Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

mutlu-insanlar-kitap-okur-ve-kahve-icerler-agnes-martin-lugand-epsilon-yayinlariDiane kocasını ve kızını ansızın bir araba kazasında kaybetmişti. Ruhu buz tutsa da kalbi atmaya devam ediyordu ama. İnatla. Acı vererek. Gereksiz yere…

Hatıraların arasında kaybolan Diane için artık hayat belirsizdi. Belki de kendi kendini sürgün ettiği İrlanda topraklarına ayak basmasıyla tünelin sonundaki ışığı görebilecekti. Her şeyini kaybeden ve hayata devam etmekten başka hiçbir seçeneği olmayan bu genç kadının bazen dramatik bazen eğlenceli yolculuğuna kayıtsız kalamayacaksınız.

“Bu kitap iyi bir espressonun aromasına sahip.” L’Express

***

“Belli bir süre sonra aşacağımızı umar ve ondan kurtulmaya çalışmanın uygunsuz, hatta zararlı olacağını düşünürüz.”

(Sigmund Freud, yas hakkında, «Yas ve Melankoli», Me-tapsikoloji içinde.)

1

—    Anne, lütfen!

—    Olmaz dedim Clara.

—    Hadi ama Diane. Bırak da benimle gelsin.

—    Beni aptal yerine koyma Colin. Clara seninle gelirse, oyalanır durursunuz ve bu da tatile üç gün gecikmeyle çıkmamıza mal olur.

—    Sen de bizimle gel, bize göz kulak olursun!

—    Hayatta olmaz. Daha yapacak ne kadar iş olduğunu görmüyor musun?

—    Clara’nın benimle gelmesi için başka bir sebep daha: Kafanı dinlemiş olursun.

—    Anne!

—    İyi o zaman. Toz olun! Kışt! Gözüm görmesin sizi.

Merdivende kopardıkları gürültüyle evden ayrılmışlardı. Kamyonun onları ezdiği sırada arabanın içinde hâlâ şakalaşmakta olduklarını öğrenmiştim. Gülerek can verdiler, demiştim kendi kendime; onların yanında olmak is-

terdim, demiştim. Ve bir yıldır her gün, onlarla beraber ölmeyi yeğleyeceğimi söyleyip duruyordum kendime. Ama kalbim ısrarla çarpıyor ve beni hayatta tutuyordu. Benim için büyük bir ıstırap olsa da.

Giriş kapısı açıldığı sırada kanepeme uzanmış sigaramın dumanının oluşturduğu halkaları seyrediyordum. Felix eve gelmek için artık benden davet beklemiyordu. Böyle ansızın çıkageliyordu, önceden haber vermeksizin veya verirse de dil ucuyla. Her gün geliyordu. Ona anahtarların bir yedeğini vermekle iyi mi etmiştim ki? İçeri girişiyle irkildim ve külüm pijamamın üstüne düştü. Bir nefesle onu yere savurdum. Felix’i günlük temizliğini yaparken görmemek için kafein takviyesi yapmak üzere mutfağa yollandım. Döndüğümde hiçbir şey değişmemişti. Kül tablaları ağzına kadar doluydu; sehpanın üzeri hâlâ boş fincanlar, hazır yiyecek paketleri ve şişelerle kaplıydı. Felix oturmuş, bacak bacak üstüne atmış bana bakıyordu. Onu böyle ciddi görmek beni bir anlığına sarssa da en çok kıyafetine şaşırdım. Neden takım elbise giymişti? Üzerinden hiç çıkarmadığı delikli kot pantolonunu ve vücuda yapışan tişörtlerini ne yapmıştı?

—    Bu kılıkla nereye gidiyorsun? Düğüne mi yoksa cenazeye mi?

—    Saat kaç?

—    Soruma cevap alamadım. Saatin kaç olduğu umurumda bile değil. Genç bir borsacıyı tavlamak için mi böyle kılık değiştirdin?

—    Keşke. Saat iki, senin gidip yıkanman ve giyinmen gerekiyor.

—    Nereye gitmemi istiyorsun?

—    Acele et. Annenler ve Colin’inkiler bizi bekliyor. Bir saat içinde orada olmamız lazım.

Vücudumu baştan aşağı bir ürpertidir aldı, ellerim titremeye başladı, sinirlerim tepeme çıktı.

—    Mümkün değil! Mezarlığa gitmiyorum. Duyuyor musun beni?

—    Onlar için, dedi bana usulca. Gel de onlara saygını göster. Asıl bugün oraya gitmen gerekli, bir yıl oldu. İnsanlar seni teselli eder.

—    Kimseden teselli istediğim yok. O ahmakça anma törenine gitmeyi reddediyorum. Onların ölümünü kutlayacağımı mı sanıyorsunuz?

Sesim titredi ve günün ilk gözyaşları döküldü. Buğuların arasından Felix’in ayağa kalkıp bana doğru yaklaştığını gördüm. Kolları vücudumu sarmaladı ve beni göğsüne bastırdı.

—    Diane, bari onlar için gel, ne olur.

Onu kuvvetle ittim.

—    Hayır dedim ya! Alık mısın nesin! Defol git buradan, diye haykırdım, bana doğru bir adım atmaya yeltendiğini görünce.

Bir koşu odama gittim. Ellerimdeki titremeye rağmen kapıyı iki tur kilitlemeyi başardım. Sırtım kapıya dayalı halde yere çöktüm ve bacaklarımı göğsüme çektim. Daireyi kaplamış olan sükûnet Felix’in iç çekişiyle bozuldu.

—    Akşam geri gelirim.

—    Artık seni görmek istemiyorum.

—    Bari git de bir duş al. Yoksa ben gelip seni duşun altına sokacağım.

Adımları uzaklaştı, kapının çarpmasıyla nihayet Felix’in evi terk ettiğini anladım.

Bakışlarımı yatağa çevirmeden evvel, uzun dakikalar boyunca başım dizlerimin üstünde bezgin bir halde öylece durdum. Sonra emekleye emekleye güçbela yatağa doğru ilerledim. Üstüne çıkıp yorgana sarıldım. Burnum, kendimi her yorganın altına atışımda olduğu gibi, Colin’in kokusunu aradı. Yatak örtülerini hiç değiştirmesem de o koku kaybolmuştu artık. Onu bir daha duyumsamak istiyordum. Hastanenin kokusunu, başımı boynuna son kez gömdüğümde tenine sinmiş bulduğum ölüm kokusunu unutmak istiyordum. Uyumak istiyordum, uyku bana unutturabilirdi belki.

Bir yıl önce, Felix’in nezaretinde hastanenin acil servisine vardığımda, bana artık her şey için çok geç olduğu, kızımın ambulansta vefat ettiği söylenmişti. Doktorlar Colin’in de aynı akıbeti paylaşmasına dakikalar, dakikalar değilse bile saatler kaldığını bildirmeden önce kusabil-mem için ucu ucuna bir vakit bırakmışlardı. Eğer onunla vedalaşmak istiyorsam, elimi çabuk tutmalıymışım. Bağırıp çağırmak, bana yalan söylediklerini haykırmak istesem de buna derman bulamadım. Kendimi bir kâbusun tam ortasında bulmuş, bundan uyanacağıma inanmak istemiştim. Fakat bir hemşire bizi alıp Colin’in yerleştirildiği odaya götürmüştü. Bu odadan içeri girdiğim andan itibaren her sözcük, her jest hafızama kazındı. Colin oradaydı, bir yatağın üzerine uzanmıştı, gürültü çıkarıp bip-bip öten bir dizi makineye bağlıydı. Vücudu güçlükle hareket ediyordu, yüzü morluklarla, çiziklerle kaplıydı. Bu manzara karşısında birkaç dakika boyunca öylece kalakaldım. Felix bana eşlik etmişti; zaten yere yıkılmamı da onun yanımda oluşu engelliyordu. Colin’in başı benden tarafa hafifçe dönmüş, bakışları benimkileri yakalamıştı. Gülümseyecek dermanı bulmuştu. O gülümseme bana onun yanına gitme cesaretini vermişti. Elini tutmuştum, o da benimkini sıkmıştı.

—    Clara’nın yanında olmalısın, demişti bana güçlükle.

—    Colin, Clara…

—    Ameliyat odasında, diye sözümü kesmişti Felix.

Kafamı kaldırıp bakmıştım ona. Bakışlarını benden kaçırarak Colin’e gülümsemişti. Kulaklarımda çınlamıştı bu; vücudumun her zerresi titremeye başlamış, gözlerimin önüne perde inmişti sanki. Colin’in elinin benimkini daha sıkıca kavradığını hissetmiştim. Ona bakıyordum, Felix ona Clara’nın durumunu bildirip yakında ameliyattan çıkacağını anlatıyordu. Bu yalan bana birdenbire gerçeği anımsatmıştı. Colin, kısık bir sesle, kamyonun yaklaştığını görmediğini, o sırada Clara ile şarkı söylediklerini anlatıyordu. Dilim tutulmuştu. Ona doğru eğilmiş, ellerimi saçlarının arasında, alnının üzerinde gezdirmiştim. Yüzü bir kez daha benden tarafa dönmüştü. Gözyaşlarım yüz hatlarını bulanıklaştırıyordu; Colin şimdiden yok olmaya başlamıştı, boğulmuştum. Yanağıma dokunmak için elini kaldırmıştı.

—    Şşş, aşkım, demişti bana. Sakin ol, Felix’i duymadın mı? Clara’nın sana ihtiyacı olacak.

Küçük kızımız için umutla dolan bakışlarından kaçabilmemi sağlayacak hiçbir şey bulamamıştım.

—    Peki ya sen? demeyi başarmıştım.

—    Önemli olan o, demişti yanağımdan süzülen bir damla gözyaşını silerken. Hıçkırıklarım artmıştı, yüzümü hâlâ sıcak olan avucuna dayamıştım. Hâlâ oradaydı. Hâlâ. İşte bu “hâlâ”ya sıkı sıkı sarılmıştım.

—    Seni kaybedemem Colin, diye fısıldamıştım ona.

—    Tek başına değilsin, Clara var yanında. Hem Felix sizinle ilgilenecektir.

Ona bakmaya cesaret edemeden başımı sallamakla yetinmiştim.

—    Her şey iyi olacak, aşkım. Cesaretini toplayacaksın, kızımız için…

Sesi birdenbire kesilivermişti, panikleyip kafamı kaldırdım. Bir hayli yorgun görünüyordu. Her zaman yaptığı gibi, vücudunda kalan son kuvveti yine benim için harcamıştı. Onu öpmek için yanına sokuldum; kalan azıcık canlılığıyla cevap verdi. Ona doğru boylu boyunca uzandım, başını vücuduma dayamasına yardım ettim. Kollarımda olduğu müddetçe beni bırakamazdı. Colin son bir defa daha beni sevdiğini fısıldadı, o usulca uykuya dalmadan önce cevap verecek vakti bulmuştum. Ona sarılmış bir halde saatlerce öylece kalmıştım; onu sallamış, öpmüş, koklamıştım. Annemle babam beni uzaklaştırmaya çalışmışlardı, haykırmıştım. Colin’in anne-babası oğullarını görmeye gelmişti, ona dokunmalarına izin vermemiştim. Yalnızca bana aitti o. Ama Felix sabrıyla beni vazgeçirmeyi başarmıştı. Beni yatıştırmak için uygun anı kollamış, sonra Clara’yla da vedalaşmam gerektiğini hatırlatmıştı. Kızım her zaman bu dünya üzerinde beni Colin’den ayırabilecek tek varlık olmuştu. Ölüm hiçbir şeyi değiştirmemişti. Ellerim çözülmüş, Colin’in vücudunu bırakmıştı. Dudaklarımı son defa dudaklarının üzerine kondurmuş ve odadan çıkmıştım.

Beni Clara’ya götüren yolun üzerinde buğulara bulanmıştım. Tepkimi kapı önünde vermiştim.

—    Hayır, demiştim Felix’e. Yapamam.

—    Diane, girip onu görmen lazım.

Gözlerimi kapıdan hiç ayırmadan birkaç adım gerilemiş, sonra kendimi alelacele hastanenin koridorlarına atmıştım. Kızımın ölüsünü görmeyi reddediyordum. Ona dair aklımda gülümseyişinden, yüzünün üzerinde efil efil dönen birbirine geçmiş sapsarı buklelerinden, babasıyla beraber evden çıktığı sabah muziplikle parıldayan o gözlerinden başka bir şey kalmasın istiyordum.

Bugün, bir yıldır olduğu gibi, dairemizde sessizlik hüküm sürüyordu. Artık ne müzik sesi vardı, ne gülüşmeler ne de bitimsiz sohbetler.

Ayaklarım beni kendiliğinden Clara’nın odasına götürdü. Her şey kıpkızıldı. Bir kızımız olacağını öğrenince, odanın bütün dekorasyonu bu renkten olsun diye tutturmuştum. Colin beni kararımdan döndürmek için sayısız bahane saymıştı. Vazgeçmemiştim.

Hiçbir şeye dokunmamıştım; ne rulo halindeki yorganına, ne odanın dört bir yanına dağılmış oyuncaklarına, ne yerde duran geceliğine, ne de tatilde oynayacağı oyuncak bebeklerini içine koyduğu o tekerlekli küçük valizine. İki oyuncak ayıcık orada değildi artık: Giderken yanına aldığı ayıcıkla geceleri benim yanımda uyuyan ayıcık.

Kapıyı sessizce kapattıktan sonra, Colin’in gömme dolabının yolunu tuttum. Oradan bir başka gömleği çekip aldım.

Felix’in geldiğini işittiğimde duş almak üzere kendimi banyoya henüz kapatmıştım. Banyoda aynanın üzerini büyük bir örtü örtüyordu, Colin’in parfüm şişeleri dışında etajerlerde hiçbir şey yoktu. Kadınsı hileler yoktu, makyaj yoktu, kremler ve takılar yoktu artık.

Fayansların soğukluğuna aldırış etmiyordum. Su bana herhangi bir rahatlama hissi vermeksizin vücudum boyunca akıyordu. Avucumun içini Clara’nın çilekli şampuanıyla doldurdum. Şekerli kokusu bana marazi bir avuntuyla yüklü birkaç damla gözyaşı döktürdü.

Ritüelim başlayabilirdi artık. Cildimi Colin’in parfümüne buladım; birinci korunma katmanı. Gömleğinin düğmelerini ilikledim; ikinci katman. Kapüşonlu kazağını giydim; üçüncü katman. Çilek kokusunu korumak için ıslak saçlarımı ördüm; dördüncü katman.

Salonda, çöplerim ortadan kaybolmuştu, pencereler açıktı, mutfakta bir savaş başlamış gibiydi. Felix’in yanına gitmeden önce oturma odasını yeniden kapattım. Loş ışık benim en iyi arkadaşımdı.

Felix başını dondurucunun içine gömmüştü. Kapının pervazına dayanıp onu incelemeye koyuldum. Takım elbisesi yine üzerindeydi, ıslık çalarak kalçalarını sallıyordu.

—    Seni bu denli neşelendiren şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim acaba?

—    Geçen gecem. Yemeği hazırlamama müsaade et de sana her şeyi anlatayım.

Döndü ve bana baktı. Yanıma yaklaşıp birkaç defa derin derin kokladı.

—    Beni köpek gibi koklamayı bırak, dedim.

—    Buna bir son versen iyi olacak.

—    Hoşuna gitmeyen şey ne? Yıkandım.

—    Yıkanmak daha önce bir lüks değildi ama.

Yanağıma bir öpücük kondurup işinin başına döndü.

—    Ne zamandan beri yemek yapabiliyorsun sen?

—    Ben yemek yapmam, mikrodalga kullanırım. Üstüne bir de kemirmeye değer bir şeyler bulmam gerekecek. Buzdolabın Gobi Çölü’nden beter.

—    Açsan pizza söyle. Hiçbir şey hazırlayamazsın sen. Dondurulmuş bir yemeği hazırlamayı dahi beceremezsin.

—    Colin ve sen bu yüzden geçen on yıl boyunca beni beslediniz ya. Dâhiyane bir fikir attın ortaya, böylelikle sana daha fazla vakit ayırabileceğim.

Gidip kendimi kanepenin üzerine bıraktım. Geçirdiği o muhteşem geceyi anlatmasına maruz kalacaktım. Derken, gözlerimin önünde bir şişe kırmızı şarap belirdi. Felix karşıma oturdu ve sigara paketini bana fırlattı. Anında bir tane çıkarıp yaktım.

—    Annenler sana öpücüklerini yolluyorlar.

—    Aferin onlara, diye cevap verdim, sigara dumanını ona doğru üfleyerek.

—    Senin için endişe ediyorlar.

—    Zorunda değiller.

—    Seni görmeye gelmek istiyorlar.

—    Ben istemiyorum. Sen de kendini mutlu saysan iyi olur: Hâlâ katlanabildiğim tek kişi sensin.

—    Ben yeri doldurulamaz olanım, benden vazgeçemezsin.

—    Felix!

—    Harika, ısrar edersen, dün akşam yaşadıklarımı en küçük ayrıntılarına dek anlatırım.

—    Ah hayır, cinsel hayatını anlatma da ne anlatırsan anlat!

—    Ne istediğine karar ver. Ya benim hovardalıklarım ya kendi annen baban.

—    Pekâlâ, anlat hadi, dinliyorum.

Felix müstehcen ayrıntıları anlatırken hiç de cimri davranmıyordu. Onun için hayat, ölçüsüz bir cinsellikle ve herkesten önce denediği maddelerin tüketimiyle çeşnilenmiş dev bir şölenden ibaretti. Maceralarını anlatmaya koyulmuştu; ona yanıt vermemi dahi beklemiyor, durmaksızın konuşuyor da konuşuyordu. Kapının zili çaldığı sırada da anlatmayı bırakmadı.

Felix’in yirmi yaşında bir öğrencinin yatağına nasıl giri-verdiğini pizzacı da öğrenmişti.

—    Yüzünün halini bir görseydin o zavallı küçük yavrucağın, neredeyse yine gelip onunla meşgul olmam için bana yalvaracaktı. Çok dokundu doğrusu, diye ekledi gözyaşını silermiş gibi yaparak.

—    İğrençsin hakikaten.

—    Onu uyarmıştım, ama ne bekliyorsun, Felix’in tadına bir kez olsun bakmayagör, müptelası olursun.

Ben ancak iki ya da üç yudum içebilmişken, o patlama noktasına gelmişti. Gitmeyi kararlaştırmış gibi bir havası yoktu henüz. Tuhaf bir şekilde sessizliğe büründü, boşları topladı ve mutfağa girip gözden kayboldu.

—    Diane, bana bugünün nasıl geçtiğini dahi sormadın.

—    Beni ilgilendirmiyor.

—    Fazla ileri gidiyorsun. Nasıl kayıtsız kalabilirsin?

—    Kes sesini, kayıtsız falan değilim ben. Bana böyle bir şey söylemene müsaade etmiyorum! diye bağırdım birden ayağa kalkarak.

—    Lanet olsun, dön de bir haline bak, bir berduştan farkın kalmamış. Hiçbir işe yaradığın yok. Çalışmıyorsun. Hayatın sigara tellendirip kafayı çekmekten ve yatıp zıbarmaktan ibaret. Daireniz sığınma evine döndü. Seni her gün biraz daha dibe çökerken görmeye artık tahammül edemiyorum.

—    Kimse anlayamaz.

—    Elbette hepimiz senin ne çektiğini anlıyoruz. Ancak bu kendini harap etmen için bir sebep değil. Onlar öleli bir yıl oldu, artık hayata dönme vakti. Savaş! Colin ve Cla-ra için yap bunu.

—    Savaşmayı beceremiyorum, hem zaten hevesim de yok.

—    Bırak da yardım edeyim sana.

Buna daha fazla tahammül edemiyordum, kulaklarımı tıkayıp gözlerimi yumdum. Felix beni kollarına aldı ve oturmaya zorladı. Bir kez daha o boğucu kucaklamalarından birine maruz kaldım. Beni kollarının arasında sıkıştırma ihtiyacını oldum olası anlamamıştım.

—    Bu akşam benimle dışarı çıkmaman için bir sebep var mı? diye sordu.

—    Hiçbir şey anlamamışsın, diye cevap verdim, istemesem de ona sarılarak.

—    Evden dışarı çık, insanlarla tanış. Münzevi bir hayat süremezsin artık. Yarın benimle “Mutlu İnsanlar”a gel.

—    “Mutlu İnsanlar” umurumda değil!

—    O zaman tatile çıkalım ikimiz. Dükkânı kapatabilirim. Mahalle bizsiz de yapabilir… yani bensiz, birkaç haftalığına.

—    Tatil istemiyorum.

—    Ben istediğinden eminim. Çok eğleniriz, yirmi dört saat seninle ilgilenirim. Kendine gelmen için ihtiyacın olan şey de bu.

Onun daima dizimin dibinde olacağı fikriyle gözlerimin yuvalarından fırlamıştı, Felix bu halimi görmedi.

—    Bak, biraz düşüneyim, dedim onu sakinleştirmek için.

—    Söz mü?

—    Evet, şimdi gidip yatmak istiyorum, toz ol.

Yanağıma sesli bir öpücük kondurdu ve telefonunu cebinden çıkardı. Steven, Fred ya da Alex diye birilerini aramadan önce, o hayranlık verici ajandasını göz önüne serdi. Hovardalık gecesinin ufukta belirmesiyle içi içine sığmaz bir haldeyken beni nihayet bıraktı. Kapıya yönelmeden önce ayaktayken bir sigara yaktım. Felix telefondaki muhatabına veda etti, beni son bir kez öpüp kulağıma fısıldadı: “Yarın görüşürüz, çok erken gelmemi bekleme ama, bu gece kopuş var.”

Yanıt niyetine gözlerimi yukarı kaldırmakla yetindim. “Mutlu İnsanlar” yarın sabah yine vaktinde açılmayacaktı galiba. Orada yapacak çok bir şeyim yoktu. Benim işlettiğim kitap kafe başka bir hayattaydı.

Felix beni yorgun düşürmüştü. Allah var onu seviyordum sevmesine, ama artık katlanamıyordum.

Yatakta Felix’in sözlerini kendi kendime tekrar ettim. Beni harekete geçirmeye kararlı gibi görünüyordu. Ne yapıp edip ondan kurtulmak için bir çözüm yolu bulmalıydım. Felix böylesi fikirlere kapılmayagörsün, hiçbir güç onu durduramazdı. İyi olmamı istiyordu, fakat ben istemiyordum. Ne bahane uydurabilirdim ki?

Yayım tarihi

“Mutlu İnsanlar Kitap Okur ve Kahve İçerler” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıMutlu İnsanlar Kitap Okur ve Kahve İçerler
  • Sayfa Sayısı191
  • YazarAgnes Martin, Lugand
  • ÇevirmenGökberk Çapraz
  • ISBN9789944828864
  • Boyutlar, Kapak14 x 22 cm , Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2014-07

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur