“Gün oldu, güneş oldu dans hayatıma. Tutunduğum dal, sevdiğim yârim oldu yalnızlığıma. Ancak parlamıyordu paylaşmadan, ısıtmıyordu beni sizsiz güneş.”
Beyoğlu’nda Süslü Saksı Sokak’ta başlayan hayat. Pencereden izlenen sokakta bir cümbüş var adeta. 1950’ler Beyoğlu’su… Tiyatrocu anne babanın peşi sıra kulislerde geçen çocukluk. Daha beş yaşında parıltılı dans elbiselerine meftun Nesrin… Kıpır kıpır içi, hep sahnede olmak istiyor. Dansın ve müziğin içinde, her bir notayı yüreğinin ta derininde, her bir ritmi bedeninin her kıvrımında hissediyor. Cep delik cepken delik, umutsuz bir günde sıkıyönetimin susturduğu evleri şenlendirmeye çalışan devlet televizyonuyla gelen yeni hayat…
Zeki Müren’den Gönül Yazar’a, Tanju Okan’dan Nil Burak’a; tanıdığımız, bildiğimiz, sevdiğimiz, özlediğimiz isimler… Bir roman gibi, kimi zaman bir Yeşilçam filmi tadında hikâyeler.
Nesrin Topkapı anılarını değil, Türkiye’nin müzikal tarihini anlatıyor adeta. Hem de yürekleri durduracak bir ritimle: Düm te ka düm tek!
Önsöz
Yaz, dedi bir dost, yazmalısın bu hikâyeleri. Acemiliklerini, zor zamanlarını, şimdi güldüğün ve güldürdüğün trajikomik anılarını paylaşmalısın, dedi başka birçokları. O zamanları tam anlamıyla yazan hiç olmadı, eksik kaldı, dediler… Ancak bu kitabı yazmaya hemen başlayamadım. Başımdan geçen o ilginç kazaları anlatınca herkes çok güldüğü için, “Yaz” diyorlardı, ama salt bu komik hallerimi yazmaktan da çekindim. Sonra aklıma Aziz Nesin geldi. Haklıydı, kabul etmek de akıllanmanın başlangıcıymış. Üstelik, gülmek de şifa… Asıl amacım da bu zaten. Peki neleri yazmalı ya da neleri yazmamalıyım? Gündeme gelmeyi de hiç sevmiyorum. Aslında istediğim kadar bilindim. Dev bir yılbaşı ağacının renkli süslerinden biriyim. Ama o ağacın her dalı hayat damarım oldu, müzik oldu, dans oldu, şarkı ve söz oldu. Karnım da, ruhum da doydu. Yazmak bilmek gerektirir, farkındayım ama yaşadıklarımı yazabilirim, onları biliyorum. Ancak yaşadıklarım bir başına değil ki, diğer insanlarla birlikte yaşandı. Onları da anlatmalıyım. Yererek ya da yargılayarak değil, anıların hoş çocuksuluğuna birlikte bakarak belki de… Sonra yazmaya başlayınca ne çok anlatacak anım olduğunu fark ettim. Şimdiyse yazmaktan kendimi alamıyorum. Umarım siz de kitabın başından kalkmakta zorlanırsınız.
Çocukluğum: Cumbdivan’da sokak temaşası
Beyoğlu’nda büyüdüm. Şık hanımlar, zarif beyler, sinemalar, pastaneler, pazar günleri bazen babamla gittiğimiz çocuk filmleri, siyahlar içindeki Madam’ın kitapçı dükkânı, balık pazarında küfe taşıyan hamallar, koluna taktığı tahta mini sandıkta nefis ama sıcaktan yumuşamış lahmacunları satanlar, tepside uluorta dilimlenmiş, üstü tek bademli güzelim Şam tatlısı, Kara Kedi plakçısı, Beyoğlu çikolatacısı, İnci Profiterol, Hacı Bekir, bademezmesi ve neler neler… Akşama kadar ucu daire bir teli, şişeye batırıp çıkarıp üfleyince baloncuklar çıkaran, kalın sesiyle uzatarak “BALOOON” diye bağıran koskoca adam ve bizim Süslü Saksı Sokak!… Hiç de öyle süslü püslü değildi. Gri beton, cumbalı evlerden ibaretti. Ama bütün evler gibi içleri sıcak; komşular, terasa çamaşır asmalar, kahve sohbetleri, kunduracı sesleri… Bakkala telefonla ya da seslenerek verilen siparişler, pencereden sarkan sepetler. Kuşlar, kediler de şişmandı hani. Çöplerden naylon torbasız faydalanırlardı. Kovalanmaları ihtimal dahilinde değildi. Evlerde, sokaklarda şefkat yemleri, kuş sulakları olurdu. Ve cumbamız… Ah, evin en sevdiğim köşesi. Üç cam ortası, kapalı balkon misali bir çıkıntı ve ortasında renkli yastıklarla süslü bir keyif ve seyir divanı. Televizyon yoktu henüz. Sokağı seyrederdim. Ortada büyük, iki yanda küçük, zarif ince çerçeveli, iki katlı pencere. İki elle kaldırıp sol elle tutarken sağ elle iki kulağını büktün mü, tamamdı, artık düşmezdi. Sokak seyri, hayatla tek bağım, tek eğlencemdi. Beyoğlu’nda çocuk olmak zordu. Çocuk yok, kardeş yok, arkadaş yok, oyun yok, sokak yok, ağaca çıkmak yok. Hatta oyuncak da yok… Yani gel de dansöz olma! “Oku…çalış…şşşşşttt!… Konuşuyoruz, görmüyor musun? Büyükler konuşurken küçükler konuşmaz.” Ahh! Bir sussalardı, ne çok konuşasım, sorasım vardı ama hiç susmazlardı ki. Neyse, sıra nihayet bana geldi… Yandınız! Çok da geniş olmayan sokağı dinlerdim cumbdivan’da. Satıcıları… “Engi…naaaaaarrrr” diye bağırırdı biri. “Engi” duyulmazdı. Ben narcı geçiyor sanırdım. Akşamın gelişini haber veren, akşam güvercinleri gibi, hüzün sesli yoğurtçu geçerdi. “Yoooorrrt…ciiiiiii… Kaymaaaaaak”… İnişli çıkışlıydı tonu. Tek tonda, tek notada, ruhsuz değildi, öyle bağırıp çağırmadandı. Sağ elinde tutup arada salladığı küçük çan sesinden de tanırdık. Çağırdığımızda, omzundaki hayat terazisinin önce bir kefesini, sonra diğerini yere oturturdu ve sırtındaki kalın uzun sopayı, yan zincirlerinden kurtarıp öne alır, kendini geri kaçırarak çıkardı altından. O daha apartmana gelmeden, ben mutfaktan kâseyi kapmış, merdivenleri üçer beşer atlamış, demir kapıyı açmış olurdum. Şirin küçük oyuncak gibi, kısa saplı yayvan, şimdiki el faraşına benzer bir kürek kullanırdı, metalden. Seyrederdim hep, daldırmazdı küreği, yanlamasına, verevine alırdı yoğurdu. Sulanmasın ya da kaymak eşit dağılsın diye mi? İki koca tahta tekerin içindeki kapta duran nefis ve hakiki yoğurdun ağzını koca bir kuyu kapağına benzeyen tahta kapakla örter, zinciri boynuna geçirip terazi dengesini ayarlayarak adaletli ticaretini, mahallenin yüzüne her gün gururla bakacak onurla, huzurla taşırdı.
Hallaç
Apartmanın dış demir kapısından girişte, iki basamak çıkar, altı yedi adımda merdivene ulaşırdınız. İleride soldaki kapı kömürlük, odunluktu. Biz birinci katta oturuyorduk, bina üç katlıydı zaten. Hafif kıvrılan merdiveni çıkınca, bizim kapı. Girişte küçük bir hol, ayakkabılık, askılık ve tam karşıdaki kapı, annemlerin yatak odası. Tam karşıda kocaman çift katlı, silmesi zor pencere, sağda gardırop, üstünde mutlaka valiz, şilte, örtüye sarılı yorgan. Geniş, yaylı ve çok sesli bir somya. İki ucu işli, uzuuun bir “tek yastıkta kocayalım” yastığı ve tabii parlak saten bir yorgan. Arada bir çağırılan hallaç, apartman girişinde yere yaydığı örtünün üstünde şilte ve yorganı söküp pamuklarını yayardı, bulut gibi. Elinde oksuz yay gibi bir aletle çıkan ritmik seslerle (sanki 2/4’lük) yapışmış, yapaklaşmış pamuğu kar gibi, bulut gibi uçucu oluncaya dek tiftikler, sonra yeni kumaşa doldurur dikerdi. Şilte şişer, şişer, bizi beğenmezdi… O kadar kabarırdı ki, yanına yaklaşmak ne kelime! Merdiven gerekirdi. Ah! Bu şilte yok mu! Aklıma neyi getirdi: Sene 1976-77’ler herhalde. Maksim Gazinosu’nda çalışıyorum. Fakat o gün, Hilton Oteli’nde Kuzey Deniz Saha Komutanlığı’nın düzenlediği özel bir kutlama var. Önce burada konuk olarak sahne almam gerekiyor. Gösteri havuz kenarında, soyunma odaları da. Odamı bulmak istiyorum. Erken gitmek, huzurla hazırlanmak istiyorum. Aceleyi hiç sevmem… Kocaman, makara bantlı TK 23 Grundig teybim var. Orkestram yani. Rahmetli şoför İhsan Abi taşıyor. Geçen garsonlara rica edip tekerlekli bir servis arabasına koydurup teybi sahneye yollayacağız. Yıllardır, gazino haricinde o emektar teyple çalışıyorum. “Huzuruma” gecikmemek için, mutfaktan dolanıp yolu uzatmak istemedim. Hem havuzu, ambiyansı görmek de önemliydi. Merdivene yöneldim. Henüz çok erkendi. Tek tük davetliler, kuyruklu, dar, bol tuvaletleriyle, takılarıyla prenses gibiler. Saçlar bülbül yuvası, papyonlu beylerinin kolunda, merdivenden aşağı süzülüyorlardı. Son iki çiftin de geçişini bekleyip o tenhalıkta aradan sıyrılırım diye merdivene gelince, merdiven başında dikilen davetiye toplayıcısıyla karşılaştım. 1.80 boyunda, takım elbiseli, soğuk, suratsız görevli, beni kolumdan tutup “Sen nereye?” dedi. Kulağına eğilip adımı, program için geldiğimi söyledim. Gecikiyorum, dedim. İnanmadı, hırsız yakalayan biri gibi zafer duygusuyla sarhoş olmuştu adeta. Kolumu da bırakmadan, geçenlere “Hoş geldiniz” diye eğiliyor, gülümsüyor ama bana hiç gülmüyordu. Sinir şey! Aslında günlük spor kıyafet ve kasketle, beni artiste ya da davetliye benzetememekte haklıydı. Neyse diğer görevliler bana yardımcı olup durumu ona anlattılar. Özür dileyerek yol verdi. Merdivenlerden koşarak indim. Odamı buldum. Hazırlık başladı. Önce yıkanmış nemli saçlarımı bigudiyle sardım. Saçlarım hafif kıvırcıktı, okul zamanı yastık üstüne erişte gibi tel tel yayıp ütülerdik. Yastığı çekince saç bir süre havada kalırdı. Saçı düz olan annem de benim buklelerime bayılır, hayıflanırdı. İki yıl sonra kıvırcık modası gelir, üç yıl sonra pırasa. Yani aslında sende olandır moda. Olmayanı oldurmaya çalışan bir kurum. Sonunda tüm bedenimizdeki Allah vergisi ne varsa, bir gün mutlaka moda olur. Ama sen bunu fark ettiğinde, maalesef senin modan geçmiş olur. Bigudili saçlarıma geri dönecek olursak… Bir ucu Ronson marka fön makinesinin ucuna hortumla bağlı torbayı kafama geçirdim. Kendimce mizanplimi yaparken makyaja zaman kalıyordu. İki gözü aynı düzgünlükte boyamak, eşit ve çekik kılmak beceri isterdi. İnsanın iki yanı aynı değil ki. Bazen biri “kalk gidelim” derdi. Sil yap, sil yap bıkar; hatta bazen “siz oturun ben giderim” diyecek hale gelirdim alışana kadar. Plastik eyeliner vardı. Kuruyunca göz kuyruğunun ucundan tutup çektin mi, çıkardı yara bandı gibi… Ama rugan ayakkabı gibi “Ben plastiğim” diye bas bas parlar, zamanla kurudukça göz kenarı kıvrımlarında kırık çizgiler oluşurdu. Sanki yol şeridi gibi kalırdı göz üstünde. Fazla terlediğinizde taktığınız takma kirpiğin de mutlaka göz pınarındaki ucu ayağa kalkar, tekrar yapıştırana kadar gölge olur ve şaşılaşan gözler daha da bir anlam kazanırdı!. Makineden çıkan saçlar yukarı kıvrılır, eski siyah-beyaz filmlerdeki gibi sabit buklelere dönerdi. Bunu önlemek için bir tutam saçı tepede tek büyük bir bigudiye sarıp kalan saçları başımın etrafına pensleye pensleye sarık gibi sarardım. On dakika sonra ters yöne sarıp yine on dakika beklerdim. Sonra açıp fırçalayınca, inanılmaz eşitlikte, fön çekilmiş gibi dökülen, çene altına eşit kıvrımlarla inen bir mucize olurdu. Kuaföre, üste başa para nerdeee! Self-made yani. Sahne kıyafetlerimi de çoğunlukla ben dikerdim. İşte bu gelişen saç tekniklerini birbirimize de söylerdik. Sahneye çıkmadan önce eğilip saçları son kez hallaç gibi havalandırıp geriye atınca dolu dolu oynaşan, yürürken benimle kalkıp inen, mis kokular yayan hareketleri çok hoşuma giderdi. Elli tel saç için tarih yazdım, neyse! Kapıya doğru yöneldim; havuzu, sahneyi ve son durumu görmek için kapıyı aralamak üzereydim ki, kapı çaldı. Kostümün sol etek ucunu, sağ omza takarak, yarı kapalı sarınıp kapıyı açtım. Yakışıklı bir denizci. Kar gibi üniforması, pırpır omuzları, ona çok yakıştığını bilip ikide bir elini götürdüğü kepi… Jilet gibi. “Sizden bir ricamız var, dansınız bitince gitmeyin, sahnede kalın lütfen. Biz hemen gelip Kuzey Deniz Saha Komutanlığı adına size bir şilt vermek istiyoruz” dedi. Olur tabii, dedim ama beni bir karalar bağladı ki sormayın gitsin. Odama döndüm. Şilt ne demek acaba? Şilte değildir inşallah! Düşündüm, neme lazım… Uçuk pembe şifon, çift kat bulut gibi eteklerim, sedef boncuklu incecik askılarım, topuklu ve dekolte gümüş sahne ayakkabılarımla ben o koskoca şilteyi nasıl taşırdım? Tek kişiliktir herhalde. Bir de çift kişilikse? Off of, kendimi ter içinde, onu sürüklerken hayal ettim. İsa gibi… Allah’ım, acaba onlar da ucundan tutar mıydı? Eee, herhalde yardımcı olurlardı… Mı?… Hediye olduğu için “Siz de ucundan taşıyın” demek abes miydi? Ayyy, ne bileyim ben? Neyse böyle karamsar düşünceler içinde kapıya geldim. Teyp hazırdı. Müzik başladı. Kaçış planlarıyla çıktım sahneye, yani indim havuz başına. Kocaman yüzme havuzunun etrafında masalar ama beni görmeleri için dürbün gerekirdi. Ya da benim yürüyerek dünya turuna çıkmam. İki garson geldi, elimden tutup buyurun, dediler. Havuzun kenarında bir sal beni bekliyordu. Sürpriiizzz! Masmavi suyun ortasında, çimen gibi yeşil halıfleks kaplı iki üç metrekarelik bir sal. Bu tabanı pizza gibi incecik sala, sağ olsunlar elimden tutarak çıkardılar beni. Sonra beyazlar içindeki garsonlar havuzun iki yanından, sala bağlı ellerindeki iple, salı havuzun etrafında gezdirmeye başladılar. Nasıl mutluyum, anlatamam. Çok hoştu. Lacivert akşam, mehtap, masmavi ışıklandırılmış suyun üstünde çimen yeşili küçük bir ada gibi sal… Veee hafif yanık tenli, uçuşan bulutsu şifonlarla, spontan “Allah’ım yardım et” dansıyla ben. Salın iki yanında hafif alüminyum borulardan tırabzan yapılmıştı. Diğer iki yanı ise boştu. Allah razı olsun düşünenden. Tutunacak başka bir dalım da yoktu zaten. Tutunuyordum ama oynuyordu. İncecik salın neresine tutturacaktınız ki onu, eğilip bükülüyordu. Yani ayakta durması bile zor olan bir yerde, dans etmeyi ben de herkes gibi, merakla kendimden bekliyordum. Attığım her adımda salın bir yanı suya batıyor, sular içindeki halı kayganlaşıyordu. Ayakkabılarım su içinde, şifon eteklerim ıslanmış, panik halinde ayak bileklerime “Bırakma beni” der gibi sarılmıştı. Selzede gibiydim. Ama herkes mutlu, garsonlar da bu günübirlik tekne turundaki manevralarıyla gururluydu sanki. Ama ben? Gözlerim doldu. Atlayıp yüzerek kaçmak istiyordum. Sal hem çevreyi dolaşıyor hem de bazen kendi etrafında döndürülerek, kuzu çevirme gibi, beni dört bir yanımdan izletebiliyordu. O tırabzanlara tutunarak, köprü kurarak ama genelde sabit durarak, biblo gibi olduğum yerde dans etmeye çalışıyordum. Sonunda garsonlara işaret ettim. Havuzda devr-i âlem bitmek üzereydi. Nihayet salimen karaya ayak basınca, huzur içinde dansımı toparlamak isterken, şilt aklıma geldi. Hah, bir bu eksikti! Dönüş adımlarıyla finalde, kaçmak kolay olsun diye çıkışa doğru yaklaştım ve tek bir dönüşle durup heykel gibi kaldım. Alkışlarrr… Eğilip reveransımı yapıp, kulise kaçarkeeen, bir el yakaladı beni kolumdan. “Sıçtık” dedim içimden, yüzüm de pek saklamaz hislerini hani! İki deniz subayı, anons eden başka bir görevliyle yaklaşıp, ahşap zemin üstündeki şık bir mini çapa sembolünü bana uzattılar. “Gecemiz adına bu şilti teşekkürlerimizle size vermek istiyoruz” dediler. Ahhh, nasıl sevindim. Hayatta adını ilk defa duyduğum ve ilk defa aldığım şilte huzurla, minnetle baktım. Hatta bu minik şey miymiş bunca telaşım, diye hayıflandım bile. Şilte değilmiş. Yastık, yorgan değilmiş… Ohhh be! Cahil katlanırmış, katlanış öğretirmiş.
Dünyaya gelirken pek nazlanmışım
1951 yılının 4 Şubat’ında, karlı bir günde doğmuşum. İkisi de tiyatro sanatçısı olan annem ve babam, aylar süren bir tiyatro ekibiyle, turne bitimi İstanbul’a eve dönerken, neredeyse otobüste doğuyormuşum. Gece annemin sancıları artmış. Kop Dağları’ndan Akşehir’e kadar kar küreyerek, dura kalka gelmişler. Tabii otobüsün konforunu da düşünün. Bir an evvel bir hastane veya sağlık ocağı bulmak için yakındaki Akşehir’de bir otele inmiş turne ekibi. Salondaki soba yakılmış. Battaniyenin içine yatırıp dört ucundan tutup doğum yoluna akış sağlamak niyetiyle, annemi çocuk gibi sallamış ekipteki hanımlar. Sabaha karşı çok zor doğmuşum. Pek meraklı değilmişim hani doğmaya, haksız da değilmişim… Yol boyu hamile rollerini canlandıran annemin yolların ve doğumun zorluğundan çok, izleyicilerin sahneye çıkanlara nasıl yargılayıcı baktığını, bu yüzden kendi ailesinden nasıl itildiğini, sanatın zorluğunu anlatışını hatırlarım. Doğduktan çok sonra tabii… Turnede bir sahne… Babam rol gereği evli bir erkeği oynuyormuş, annem de karısı rolünde. Hikâyede adam karısına deli gibi âşık; hoş, gerçekte de öyleydiler. Kadın, onu aldattığını anlayan kocasından yalvararak af diliyor, fakat adam bıçak çektiği halde kıyamıyor, kararsız bir cinnet durumu. Birden babam, bir eliyle kolundan çekip yere düşürdüğü annemi tutarken, sağ eli havaya kalkıyor. Bir çığlık… Işıklar sönüyor. Tekrar yandığında, sahnede seyircilerden bir adam, elinde bir bıçak, gözü dönmüş bağırıyormuş: “Sen öldürmeyeydin ben öldüreceeedim.” Babam Selanik doğumlu, hayatı sahne sanatlarıyla dolu bir gönüllü. İki de amcam var. Biri ressammış, hiç tanımadım, erken yaşta vefat etmiş. Diğer amcam ve ailesiyle görüştük bir süre, yeğenim Aysel’i çok sevdim. Babam, köyden kantocu bir hanım tarafından alınıp hem evde hem tiyatroda çalıştırılan annemle tiyatroda tanışıyor. 11 yaş büyük annemden. Ama öncesi, annem Manisa Kırkağaç’ın Siledik köyü doğumlu. Adı bile silik. Beş yaşında İstanbul’dan gelen bir aileye beş kardeşten bir boğaz eksilsin diye verilir annem. Ev işleri öğretilir, yerler sildirilir; küllü suda çamaşır yıkamayı, hakir görülmeyi öğrenir; bunda bit vardır diye saçları kazıtılır, yetmez! Evin oğlu tecavüze kalkınca korkudan, yaşı büyütülerek, geçici bir nikâh yapılır. 14 yaşında boşandıklarında Çengelköy’de kocaman bir konakta ev işlerine verilir. Macar bir ailedir. Gümüş parlatmayı, sofra düzenini, yemek ve mezeleri, giyim kuşamı, eşiyle ve misafirle sohbeti, ikramı yani her şeyi çok sevdiği Madam’dan öğrenir. Madam’ın eşi Mahmut Bey’in rahatsız edici yakınlıklarından da uzak durmaya çalışır. Her gün ağlayan, evini köyünü özleyen anneme dayanamaz Madam. Eşi Mahmut Bey’e annemin tren biletini aldırtır ve yıllar sonra köyüne yollar bir süre için. Köyüne sevinçle koştuğunda ise, tüm köy ona “şehirli fettan” diye laf atınca köylüsü ve kardeşlerinden soğur, ayrılır oradan, bir daha da köyüne dönmez. Bu sefer de, kendisi gibi köyünden bıkıp İstanbul’a yerleşmiş, köylüsü olan kantocu Bedriye Hanım, onu annesinden ev işleri için ister, bir an evvel İstanbul’a dönmek isteyen annemin sahneye, tiyatroya ilk adımı ve orada babamla tanıştırılması, ardından onunla evliliği gerçekleşir. Kadın… Ne kadar korunaksız bir köle. Buna direnen, sadece çalışmak isteyen yine kadın… Bazen kelimeleri böler, anlamın nereden geldiğini kendimce ararım. Mesela “kadı”… Hâkim yani, adalet bilip, doğru yargılayan demek. “Kadı”n; senin adaletin, senin içsel doğrun, demek olamaz mı? Benim “kadı”m, senin “kadı”n gibi. Şüphesiz herkes melek değil, ancak sevgi dolu bir ortamda biraz da eğitim alarak büyüyebilmiş olsa, dünya bilgili, zeki, faydalı ve sevgi doğuranlarla dolmaz mı? Tabii istersen. Kadın koruyandır, sahiplenendir; anne mutfağı ise sağlık demektir. Tencere kapağını açıp “Mmm, yine ağzım sulandı” demek çok mu zor? Anne mutfağı; avokado yatağında, incik yorganı altında, çilek yastığına serpilmiş havyar değildir. Bu bilgi ve beceriyle para kazanan değil, her şeyi bedavaya yapandır. Saf sevgiyle, olan çeşitle, eldeki imkânla bugün ne pişirsem derken, aslında hangi vitaminin sırası diye düşünür. Can neyi çekerse eksik odur bazen. Kemik suyu, turşusu, salçası, sirkeli bezi, hasta bakımı, ekonomisi, çocuk eğitimi ve ömrünce sorumluluğu, alerji karşıtı ev temizliği, mikrop öldüren ütüsü, okulu, çarşısı, bunların tümünü içgüdüsel bilgiyle yapandır. Kadın, beyinsel hiçbir eksiği olmadığını kanıtlasa, çalışsa bile, eğitim görmesi ve akıllanması istenmez. Evdeki, eldeki kıymetsizmiş gibidir ve ne tuhaftır ki, hiçbir gelir beklentisi olmadan, ömür boyu ailesine adanmış kadın, aldatılarak hatta cahil diye beğenilmeyerek horlanır. İtiraz eden de öldürülür. Kadın olmak herkesin harcı olmalı… Yaradanım yaşam dönüşümlü olsa keşke… Her gün tiyatrodaki provalar, danslar, dekorlar, müzik ve evlilik güzeldir; ama yoksulluğun tuzu hiç bitmez. Tiyatro hâlâ tadı paraya tercih edilen, fark ettiren, aydınlatıcı ve canlı izlenen insanlar manzarasıdır. Babam tiyatro sonrası da yine sahneden ayrı kalamamıştı. Sanatçılarla iç içe oluşu, muhiti, akıllıca tavsiyeleri onu yeni ya da eski sanatçılar için menajerliğe yönlendirmişti. Zaten müzik sevdasına, hemen her akşam gazino ve Türk müziği eşliğinde annem ve dostlarıyla mutluydular. Adnan Pekak’ta umut görmüş, sesi ve fiziğiyle gündeme gelişini üstlenmişti. Galiba sekiz dokuz yaşlarındaydım. Aklına koyduğunu gerçekleştirdi. Emirgan son durakta, arkası Emirgan Korusu’na çıkan bir taş binayı kiraladı. Hâlâ durur o yapı. Tüm sezon orada kalıyorduk. Kocaman bir sahne ve kulis yaptırdı. Seyirci koltukları, yan tarafta devasa bir çay bahçesi ve çocuklara kukla sahnesi. Panayır gibi, renkli ve sıcak… Programda Nusret Ersöz ve Neşe Karaböcek de vardı. Ve Adnan Pekak için bir dekor hazırlandı. Sahneye kocaman bir gemi maketi kondu. Yelkenleri, direkleri ay ışığı loşluğunda dalgalanıyordu. Tayfalar halatları sarıyor, bir yandan müzik sesiyle “heyamola” gibi mırıldanışlar duyuluyordu. Ve elleri bağlı esiri, bir direğe doğru sürükleyip bağlayanların ardından müzik değişiyor ve Adnan Pekak esir pazarı dekorunda şarkılarına başlıyordu. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla…
Bana miras kalan bu güzellikler için aileme teşekkürüm sonsuz. Ben onların sahne hallerini hatırlamıyorum ne yazık ki. Çok küçüktüm demek ki sahneyi bıraktıklarında. Ama annemin de, babamın da ailesinde sanatçının, sanatseverin S’si yokken, ikisinde de sanat aşkı vardı. Yani insan her şeyi öğrenebiliyor, yeteneğinin yönlendirmesiyle sanat onu cezbediyor; böylelikle insan seviyor, medenileşiyor ve güzeli, iyiyi takdir edebiliyor. Tekrar Beyoğlu’ndaki evimize dönmek istiyorum. Sokak kapısından girince, sağdaki kapı salona açılırdı. Uzun bir masanın arkasındaki duvarda, o bildik ceylanlı halı altında bir divan… Ben sonradan o divanda yatırıldım. O divan annemlerin odasındaydı önceleri. Annemlerden ayrı odada, yalnız yatmaya korkardım. Zorla alıştırıldım. Eh! Sonunda onlar da rahat etti tabii… Her sabah babam uyanınca, bir türlü ısıtamadığım yatağımdan beni kucaklayarak, kendi sıcacık soğumamış yerine, annemin yanına yatırırdı. O sıcaklığı, şefkatle kucaklanışın tadını unutmam. Kedi gibi büzüşür, babama minnetle bakardım. Saçımı okşar, üstümü örter, işe öyle giderdi. Başka odaya transfer olunca bu keyif bitti. Ama gelgelelim annemle uyumak çok zordu. Ben çok kıpırdanırdım, annem “Kıpırdanma” diye uykusunda söylenir, çimdik atardı. Slow motion kıpırdamayı öğrendim. Ter içinde çoook yavaş kıpırdansam da çimdiği yerdim. Evimizden misafir eksik olmazdı. Annemle babam Türk müziğine, Zeki Müren ve Müzeyyen Senar’a düşkündüler. Onlar arada bir gazinoya yemeğe giderken, ben de komşu ya da varsa evde benimle kalacak yardımcıya emanet edilirdim. Hürmüz Teyze’nin ismini evet ama kendisini hiç hatırlamıyorum. Annemle babamın turneleri sırasında aylar boyu Üsküdar’a onun evine bırakılmıştım. Dediklerine göre özlemekten, ağlamaktan yemezmişim hiçbir şey. Annem istemiş, bir resmini çektirip yolla diye. Üzerimde, bol gelse de bir bahriye kıyafetiyle çektirdiği resmi anneme yollamış Hürmüz Hanım. Ama resimde boynum bükükmüş ve annem bu büküklüğe çok ağlamış. Sonrasında da pek evde büyüdüm diyemem. Bu da hayata erken atılma zorluğuna bir ilaçtı belki de. Doğumumdan sonra birkaç yıl daha tiyatro devam etmiş tabii, o kadar yorgunlarmış ki, annem, program sonrası babamın ona sıktığı portakal suyunu bile içemezmiş, midesi almazmış. Ben de kulis arkalarında, iki sandalye arasında yatırılır, sahne boşluğu olanlara teslim edilirmişim. Aralarda “Hanimiş mini kuzuuu” diye mıncıklayan, öpen, ısıran oldukça ben de keyifle güler debelenirmişim. Hâlâ öyleyim… Kim değil ki? Pis oteller, tozlu kulisler ve o zamanki sahneler ve sahne arkasındaki imkânsızlıkları bugün anlamak, hayal etmek zor değil. Öyle bir toz ki, ömür boyu tadından, zorluklarından vazgeçilmez. Hatta inadına daha da tatlanır. Her turne dönüşü eve özlem artar, bir müddet sonra da sahneye bitmeyen hasret, yeniden yeşerir. Yeni bir proje, yeni bir karakter düşlenir. Odun ya da kömür sobası üzerinde demlenen çayla, yeni bir gösteri heyecanıyla geçim derdi ötelenirdi herhalde. Zamanla temizliği, taşıması daha kolay olan gaz sobası aldık. Adı Vezüv’dü. O da salonun sağında yerini aldı. Onun yanında en dipte kalan mini mutfak masaya yakındı, penceresi karşı duvardı. Beyoğlu’nda manzara mı olur? Taş lavabosu, musluğa takılı, ucu kesik mavi çizgili, su sıçramasın diye takılan hortum parçası… Ve tabii deterjansız yıllardı. Bulaşık, bir tas içinde sabun köpürtülerek bulaşık beziyle yıkanırdı. Sağ duvarda, dikine istifli tabaklık, üst raflarda kutular, kayık tabaklar, geniş kâseler, her şey dantel örtünün üstünde otururdu. Çıplak tahtaya temas eden yoktu. En üst katta, annemin, yani Rabiş’imin kendi kestiği ıspanaklı ve sade erişteler, salça, turşu ve reçel dolu kavanozlar diziliydi, camdandı ve çok kıymetliydi. Hâlâ kıymetlimdir. Sol taraf ocak, fayans ve taş tezgâh, üstü bardaklık, baharatlık, kahvelik, fincanlıktı. Ve tabii yine herkes, aşağı sarkarak kendini illa gösteren dantel üstüne konuşlanmıştı. Sağ köşede dört gözlü bir ocak havagazına bağlıydı. Devamında, solda mutfağa çıkış basamağına yakın, duvara asılı, teldolap vardı. Ayrıca önü bombeli bir ekmek kutusu, o canım kocaman çıtır francalalara yataklık yapardı. Ülke sınırlarımızdaki kendi suyumuz da, tabii ücretsizdi. Arada Terkos yerine, Hamidiye, Hünkar, Çırçır gibi çeşitli kaynak suları şifa ve lezzet pınarıydı. Plastik yoktu. Su, cam şişelerde dağıtılırdı. Ya da ormanlık alanda hayrat çeşmesinden su doldurma işi, birlikte keyifli bir hafta sonu geçirme bahanesiyle pikniğe dönüşürdü. Mutfak çıkışında duran su küpündeki soğuk ve iyi su, sıcak havalarda esinti gibiydi. Sonradan gelen buzdolabı onun yerini aldı. Her yeni, eskinin basamağına basar. Banyo, sağdaki ilk kapıydı. Tuvalet kâğıdının olmadığı zamanlardı. Tuvalette üçümüzün de isminin baş harfleri yazılı olan taharet bezleri vardı. Sümüklü mendiller, çocuk bezleri gibi onlar da kaynar suda yıkanırdı. Hoş, bugün muasır yoklukta, onları bile alabilmek magma pahası… Beyaz küvet plastik gelinlikliydi. Merdaneli çamaşır makinesi soldaki lavaboya, hortumu da tam karşısına denk gelen tuvalete yakındı. Kedilerimiz de tuvaleti, klozetin kenarına çıkıp sıçratmadan, işini bitirip patisiyle toprak örter gibi temizleyip de kullanıyordu. Ama çamaşır yıkamak hiç kolay değildi. Deterjanı, yani granül sabun tozunu at, sıcak suyu doldur, düğmeyi çevir, tamam. Ama koca gövdesini çok çamaşırla doldurursan, alıp başını yürüyerek banyodan kaçıyordu. Çok da homurdanıyordu, üstelik ağırkanlıydı. En zoru merdanede sıkmaktı. Koca çarşafı merdane almazdı, çarşafı sürekli açıp inceltmekten, sudan kaldıra çeke tekrar yaymaktan kollar bitap düşerdi. Bu şikâyet değiiil! Dere kenarı, külle yıkamak ya da dakikalarca çamaşır pataklamanın yanında güçlü kollara bir teşekkür belki de… Kısacası kadın işi ağırdı.
Madam Olga ile bale
Dansa olan tutkumun sonucunda, Madam Olga’nın Beşiktaş’taki bale kursuna beş yaşlarında sevinçle başladım. Altı ay kadar götürdüler beni. Bir sabah geç kaldık. Ders başlamıştı. Ben saniyesini bile kaçırmak istemediğim için, çok sıkıştığım halde sınıfa daldım ve koşarak sıraya girip nefes nefese bara tutundum. Hafif aşağı doğru meyilli gibi kalmış salon aklımda. Madam Olga’nın yüzünde sertlik yoktu. “Oh” dedim içimden. Beni geç bırakanlara kızgındım. Ah şu sıkışma da olmasa, onun yüzünden keyfini çıkaramıyorum ki. Her adım, her bacak kaldırış işkence gibi. Der
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Biyoğrafi-Otobiyoğrafi Edebiyat
- Kitap AdıNesrin Topkapı : Otobiyografi
- Sayfa Sayısı208
- YazarNesrin Topkapı
- ISBN9786255941794
- Boyutlar, Kapak13.5x19.5 cm, Karton Kapak
- YayıneviDoğan Kitap / 2025
Yazarın Diğer Kitapları
Aynı Kategoriden
- Köy Enstitüsünde Pirüpak İzler ~ Pakize Taşağır

Köy Enstitüsünde Pirüpak İzler
Pakize Taşağır
1947 yılı ilkokul 4. sınıfta, sınıf öğretmenimin ‘Ben seni Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne yollayacağım. Okuyacaksın ve öğretmen olacaksın. Ülkeyi aydınlatacaksın.’ demesi ile benim öğretmenlik serüvenim...
- Keşf-i Kadîm; İmam Gazâlîye Dâir ~ Dücane Cündioğlu

Keşf-i Kadîm; İmam Gazâlîye Dâir
Dücane Cündioğlu
Kâdim olanı keşfetmek, yeni olanı ortaya koymaktan belki daha güç ve fakat hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki çok daha asil bir çabadır! Tar,h, bugüne...
- Anılar, Düşler, Düşünceler ~ Carl Gustav Jung

Anılar, Düşler, Düşünceler
Carl Gustav Jung
Analitik psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung, 1957 baharında 81 yaşındayken, hayatını ve anılarını, meslektaşı ve yakın dostu Aniela Jaffé’ye anlatmayı kabul etti. O güne...



