Bu kitap depresyonunu tamamen iyileştirmek isteyenler için faydalı bir rehber değil. Fakat birinin içindeki en derin yaraları göstermek, okurun kendi iç karanlığına bakmasına yardımcı oluyorsa, bu benim için yeterli.
Baek Sehee, psikiyatristiyle yaptığı seansları kaydetmeye başladığında, bu kayıtların yalnızca kendisi için bir referans kaynağı olacağını düşünmüştü. Sesinin bu kadar çok kişiye, özellikle de gençlere ulaşacağını hiç beklemiyordu. Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum başta Güney Kore, Japonya, Çin olmak üzere pek çok ülkede büyük ilgi gördü; depresyon ve kaygıyı bu denli içtenlikle ele alışı, geniş bir okur kitlesi tarafından takdir edildi.
İyileşmek kolay değil; Baek’in tedavi sürecinde yaşadığı içsel çatışmalarsa daha derin ve karmaşık. Ölmek İstiyorum Ama Hâlâ Tteokbokki Yemek İstiyorum ile Baek Sehee, çaresizlikle ve umutsuzlukla baş etmeyi yaşam boyu süren bir yolculuk olarak gören herkese elini bir kez daha uzatıyor.
“Çarpıcı biçimde dürüst ve savunmasız.” –Glamour
#anksiyete #panik #depresyon #yalnızlık
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ ……………………………………………..9
1 SEVİLMEYİ İSTEMENİN NESİ YANLIŞ?……………………11
2 ZAYIFLIK: KAÇAMADIĞIM BASKI………………………..25
3 BAŞKALARININ GÖZÜNDEN KENDİME BAKMAK ……………….35
4 GÖZÜMLE GÖREBİLECEĞİM BİR YARAYA İHTİYACIM VARDI …….45
5 HEM YAŞAMAKTAN HEM ÖLMEKTEN KORKTUĞUM İÇİN…………..57
6 BİRİNİN GÜVENDE OLMAMI DİLEMESİ…………………….71
7 YILDÖNÜMÜ………………………………………..79
8 İÇİMDEKİ ORTA NOKTAYI GENİŞLETMEK…………………..87
9 BAŞKALARI BENİM HAYATIMI YAŞAMIŞ DEĞİL Kİ …………..97
10 DÜRÜSTLÜĞÜMLE DE İKİYÜZLÜLÜĞÜMLE DE KENDİM OLMAK….. 105
11 BENDE CESARET VAR MI YOK MU?……………………..113
12 ESNEK DÜŞÜNME VE DİNLENME CESARETİ………………..123
13 PARLAYAN YANLARIMI GÖREBİLMEK…………………….133
14 ÇÜNKÜ HAYAT DEVAM EDİYOR…………………………141
SONSÖZ …………………………………………..149
Yalnız değilsiniz.
Elinizde tuttuğunuz bu kitap, sizi derinden
etkileyebilir. Kendinizi çaresiz, umutsuz veya yalnız
hissediyorsanız, lütfen profesyonel destek almaktan
çekinmeyin.
Aşağıdaki kurumlar size yardımcı olabilir:
ALO 182/MHRS – Psikolojik Danışmanlık
Randevu Hattı
Psikiyatrist Randevusu > Psikiyatrist Muayenesi –
Psikolog Randevusu seçenekleriyle devam edin.
ALO 112 / 155 / 156 – Acil Yardım Hatları
İstanbul Üniversitesi Rehberlik Araştırma ve
Uygulama Merkezi https://sks.istanbul.edu.tr/
rehberlik-randevu-sistemi
Marmara Üniversitesi Rehberlik Araştırma ve
Uygulama Merkezi https://marpam.marmara.edu.tr/
notice/randevu
Unutmayın, destek istemek güçsüzlük değil,
cesarettir.
GİRİŞ
SAHİP OLDUĞUMU BİLMEDİĞİM
YARALARIMLA YÜZLEŞMEK
İkinci kitap için hazırlanırken kendine acıma üzerine çok düşündüm. Aşırıya kaçan bir kendine acıma duygusu, bende çoğu zaman depresyona yol açıyor. İçimde henüz iyileşmemiş yaralar var ve terapi sürecim, bu yaraların ne tür yaralar olduğunu ve neden var olduklarını yavaş yavaş fark etmemi sağladı. Ama bir insanın yaralarını tanımasıyla, o yaralar için kendine acıması farklı şeyler. Kendine acımak her zaman kötü bir şey değil ama belki de kötülenmesinin nedeni, kendine acıyan insanların genellikle yalnızca kendi acılarına odaklanıp başkalarının acılarını görmezden gelmeleridir. Ben de böyle biri olmaktan ya da böyle birine dönüşmekten korkuyordum. Terapi sürecim ilerledikçe, iyileşen yaralarımın izleri silikleşmeye başladıkça, acıya karşı daha da savunmasız hâle geldim. Derinlere gömülmüş yaraları yeniden aşındırmak ve depresif düşüncelere kapılmak fazlasıyla kolaydı. Aşina olmak bana güvende olmak gibi geliyordu. Bu yüzden depresyon ya da boşluk hissi kapımı çaldığında, o kendine acıma kapısını açıp içeri girmeye fazlasıyla hevesliydim. Daha önce uzun zaman geçirdiğim, tanıdık ve rahat bir odanın kapısıydı bu. Hayatıma devam etmek için oradan çıkmak aslında çok kolayken, çoğu zaman kendimi içeri kilitliyordum: Sanki bu tanıdık acının tadını sonuna kadar çıkarıp ancak ondan sonra hayatıma dönebilirmişim gibi. Artık depresyonu “zihin gribi” olarak tanımlamıyorum; benim kadar uzun süre –neredeyse ikinci bir gölge gibi– depresyonla yaşamış biri için bu hastalık, kısa süreli gripten ziyade, tedavisi olmayan kronik bir rahatsızlığa benziyor. Sürekli kontrol gerektiriyor ve bazen insan daha iyiye gidebiliyor ama ömür boyu sürecek bir yolculuk bu. Bu yüzden zihnimden “tamamen iyileşmek” kavramını silmeye karar verdim. Bu durumu kabullenip hep böyle olacak demiyorum elbette. Kendimi kötü hissettiğimde eski, tanıdık ve bencil eğilimlere başvurmamak için yollar arıyorum; yaralarımdan ötürü kendime acımamak, o karanlık kendine acıma odasına girmemek için çabalıyorum. Hissettiğim şeyleri gerçekten hissetmek istiyorum, acımı başkalarının acılarıyla kıyaslamak değil. Bu kitap depresyonunu tamamen iyileştirmek isteyenler için faydalı bir rehber değil. Fakat birinin içindeki en derin yaraları göstermek, okurun kendi iç karanlığına bakmasına yardımcı oluyorsa, bu benim için yeterli. Şimdiye kadar birçok insanın elinden tuttum, daha fazlasının elinden tutmaya da hazırım.
1
SEVİLMEYİ İSTEMENİN NESİ YANLIŞ?
İnsanın acısının “büyüklüğü” tamamen görecelidir
—Viktor Frankl, Man’s Search for Meaning
Bir cumartesi sabahı, en sevdiğim yazarlardan Roxane Gay’in yeni çıkan kitabını elime aldım. Hunger isimli bu kitap, otobiyografik denemelerden oluşuyordu ve yazarın bu tarz bir metnini ilk defa okuyacaktım. Tam da bu yüzden kitabın ilk sayfalarını beklenti dolu bir hisle çevirdim ama şaşırtıcı -benim için bile şaşırtıcı- şekilde, önsözü okur okumaz gözyaşlarına boğuldum; kitabın geri kalanı acı içinde, ara ara soluklanan ama hiç dinmeyen gözyaşlarıyla aktı gitti. O an fark ettim ki, karanlığın içinden geçerek özgürleşeceğimi, tek yolun bu olduğunu açık açık dile getirmiş olsam da aslında kendime karşı hiç de dürüst olmamışım. Sevgi eksikliğinden mustarip, yalnız, kırgın ve üzgün hissettiğim çocukluk anılarımın her biri (belki hepsi değil ama birçoğu) canlı sahneler hâlinde gün yüzüne çıktılar. Ortaokuldan beri hep birilerinden hoşlansam da hislerim karşılık bulmazdı. Üçüncü sınıfta hoşlandığım çocuğun kolunu şakacı bir şekilde çekiştirmiştim. Yanımızdaki arkadaşı ilgimi fark edince çocuğa takılarak, “Baek Sehee sana aşık galiba!” demişti. Hoşlandığım çocuksa mahcup hâle bürünmüştü. Lisede ondan hoşlandığımı fark ettikten sonra beni yoksaymaya başlayan biri vardı. Duygularımla oynayan da oldu. Ve tabii istediğim o duyguları arkadaşlarıma karşı hisseden de… Sevildiğim zamanlar da oldu elbette. Ama Hunger’ı okurken aklıma yalnızca canımı yakan anılar geldi. Hafıza güvenilir değildir; her bir anıyı dilediğiniz gibi yeniden kurgulayabilirsiniz, uçlara çekerek ya da dayanılmaz derecede çarpıcı hâle getirerek. Ama sanki bu koca yapbozun birkaç parçası –ilişkilerdeki pasifliğimin nedeni ya da ilk adımı attığım durumlarda hissettiğim kaygının kaynağı– yerine oturuyordu. “Hoşlandığım kişi beni sevmiyor. Bu kişinin beni sevmesini istedim, belki de herkesin beni sevmesini istedim ama asla sevilmeyeceğim.” Bu düşünceler, kendinden nefret etme duygusunun ve değersizlik hissinin pençesinde tutuyordu beni. Bir yandan da gerçekten birini sevip sevemeyeceğimi sorguluyordum. Dün tüm bunları uzun uzun partnerime anlattım. Neden anlattığımı kendime hiç sormamıştım; sorsaydım bile buna verecek bir cevabım yoktu. Bunları dile dökerek iyileşebilir miydim? Geçmişte ne kadar değersizleştirildiğimi, ne kadar sevilmediğimi ve görmezden gelindiğimi öğrendiğinde partnerimin hayal kırıklığına uğramasından korkuyordum.
Psikiyatrist: (Boğazı ağrıdığı için konuşmakta zorlanıyor.)
Ben: Yani, aslında genel olarak iyiyim ama kendimi bir anlığına darmadağın hissettiğim oldu. Terapi bu gibi durumlarda toparlanmamı kolaylaştırıyor mu sizce? Çünkü sanki toparlanma hızım biraz arttı. Geçenlerde Roxane Gay’in Hunger isimli kitabını okudum. Yazar, bedenine ve hayatına dair son derece açıkyürekli bir dille yazmış; satırlarında sık sık derinlere iniyor. Daha önsözü okurken gözyaşlarımı tutamadım. Ve sonra bazı anılar –tamamen silmediğim ama unutmak, yırtıp atmak, bastırmak istediğim anılar– birden etrafa saçıldı âdeta. Böyle bir şey olması mümkün mü?
Psikiyatrist: Elbette.
Ben: Gerçekten büyüleyiciydi. O kitabı okurken anılar zihnimde âdeta bir panoramaya dönüştü. Hatırladıklarımı o anda not aldım. Ve fark ettim ki, kendime karşı dürüst değilmişim. Yani şunu demek istiyorum; elbette her zaman tamamen dürüst olmak zorunda değiliz. Ama ben kendime bile, yalnızca dayanabildiğim ölçüde dürüst olmuşum. O an öyle sarsıcıydı ki, içimde dayanılmaz bir his oluştu, anlatabiliyor muyum? (Notlarımı karıştırıyorum.) Yani şunu fark ettim: “Kendimi hiç olduğum gibi, tam anlamıyla kabul etmemişim. Geçmişimi de kucaklamak yerine ondan kurtulmak istemişim. Bu yüzden onu bastırmışım ve şimdi geçmişteki ben ile şimdiki ben ne tam olarak bağ kurabiliyor ne de birbirinden kopabiliyor; arada bir yerde, boşlukta kalmış gibiler.” Yani şöyle: Eğer geçmişteki hâlimi kucaklamayacaksam, o zaman onu tamamen gömmeli ve bugünkü hâlimle yetinerek yaşamalıyım. Ama bunu da yapamıyorum. Ve geçmişimden farklı, ondan daha güçlü olması gereken bugünkü hâlim, sonunda geçmişteki hâlimle yekpare oluyor. Bu da bana şunu düşündürüyor: “Ben hâlâ aynı kişiyim. Bu yalnızca bir kabuk.”
Psikiyatrist: Geçmişteki sizden biraz daha bahseder misiniz?
Ben: (Sevgiye layık görülmediğim zamanları anlatıyorum.) Dün, önce size mi yoksa partnerime mi anlatmalıyım diye çok düşündüm ama şu an ne kadar hasta olduğunuzu görünce, iyi ki önce partnerime anlatmışım diyorum (çünkü bugün konuşmakta zorlanıyorsunuz). Eğer dün içimi dökmemiş olsaydım, bugün hiç iyi durumda olmazdım. Sanırım herkesin iyileşme yöntemi farklı. Her zaman mutlak doğruyu söylemeye de gerek yok bence. Ve birinden istemediği bir gerçeği zorla çekip çıkarmaya çalışmak, ona bunu itiraf ettirmeye çabalamak kadar şiddet içeren bir şey yok. Ama yine de kendimi tanıyorum. Özgürlüğü ve ferahlamayı kaçmakta ya da bastırmakta değil, içeriye ışığı almakta buldum hep. Ne kadar zor olsa da. Bu ışığı içeri almak beni güçlendirdi ve geçmişte gözümde büyüyen birçok şeyi küçülttü. Mesela yoksulluk içinde büyümek ya da egzama sahibi olmak gibi. Bence gömülü kalmasını istediğim geçmiş, yalnızca henüz ortaya çıkmaya hazır değildi. En azından ben böyle yorumluyorum. Onu bilinçdışıma kilitlemiş, geçmişin geride kaldığını ve o eski hâlimin benimle ilgisi olmadığına kendimi inandırmıştım. Ama bu iyileştiğim anlamına gelmiyordu; o yara tüm bu zaman boyunca oradaydı. Olumlu tarafından bakacak olursam, belki de o anıların şimdi yeniden su yüzüne çıkmasının nedeni, artık onlarla yüzleşmeye hazır olmamdır?
Psikiyatrist: Partnerinizle bunu konuşmak zor muydu? O esnada neler düşündünüz?
Ben: Beni küçümseyip küçümsemeyeceğini düşündüm tabii. Gergindim ama yine de anlatmayı çok istiyordum. Daha önce de söylediğim gibi, kendimi saklamak yerine kendim olmayı tercih ediyorum. Ve eğer biri bu yüzden gitmek isterse, gidebilir. Ama partnerim neden böyle düşüneceğimi, neden onu hayal kırıklığına uğratmaktan korkacağımı anlayamadı. Hatta neden herhangi birinin böyle düşünebileceğini varsaydığımı da anlayamadı. Geçmişte bu kadar hor görüldüğümü anlattığımda, “Ben hayatım boyunca kimseyi ne çirkinliği, ne kilosu ne de cilt problemi yüzünden küçümsemedim,” dedi. “Çünkü bunlar insanın elinde olan şeyler değil.” (Keşke herkes böyle düşünse.) Bunu öyle bir tonda söyledi ki, sanki bu zaten normal olanmış, başka türlü düşünmek şaşırtıcıymış gibi. Cildim yüzünden sınıf arkadaşlarımın benden iğrenmiş olması onu şoke etti. Kendimi –belki çirkin değil ama– kilolu bulduğum için yetersiz kabul etmem, hoşlandığım kişilerin benden utanmasından utanmam… Kendime şöyle diyordum: “Ben tiksinti uyandıran biriyim, değerim bundan ibaret.” Ama asıl iğrenç olan şey, bu bakışı içselleştirip sürdürmemdi. Benden hoşlanan birini küçümseyebiliyor, kilo takıntım yüzünden kilolu gördüğüm insanlardan nefret edebiliyordum. Bu nefret çarpık bir hâl almıştı ama sonunda şunu fark ettim: Aslında kendimi yansıtıyor, onlarda kendimi görüyordum. Bunları söyledikten sonra, her şey sanki yaşanıp geçmiş, hatta neredeyse hiç yaşanmamış gibi hissettirdi. Ya da… tam olarak “hiç” değil ama, sanki “O kadar da büyütülecek bir şey değilmiş,” dedirten bir hafiflik. Bir anlamda aydınlanmıştım, sanki artık başka biri olmuştum; “Bunu neden böyle hissettin ki?” diyecek kadar uzak, yabancı biri.
Psikiyatrist: Çünkü düşünürken duygular da işin içine karışır; hâlâ o ânın “hissetme hâli”nin içindesinizdir. Ama durumu kelimelere döküp somutlaştırdığınızda, ona dışarıdan bir gözle bakmanız mümkün olur. Akılcı bir gözle.
Ben: Değil mi? Konuşmadan önce anılarla utanç iç içe geçmişti ve her şey çok büyük, çok ağır geliyordu. Ama dışavurduğum anda o duygular dağıldı, geriye yalnızca kelimeler kaldı. Canımı sıkan da bu oldu aslında, “Vay be, bunca acı dile getirince bu kadar mıymış?” dedim. Düşündüklerim ergenlik döneminde herkesin aklından geçebilecek şeyler gibi görünmeye başladı. Sanki bu zamana kadar her şeyi fazla büyütmüşüm gibi.
Psikiyatrist: O zamanlar bu acıyı taşıyacak kapasiteniz yoktu. Bu yüzden acınızı içinizde bir yerlere –gizli bir kutuya– kapatıp ortalıktan kaldırdınız. Ve belki günün birinde o acıyla yüzleşebileceğiniz ânı beklediniz. Muhtemelen aklınızdan şu geçiyordu: “Zaten günü atlatmakta zorlanırken şu an yaralarımla ilgilenecek hâlim yok, hem bir daha canımın yanmayacağı ne malum?” Ve o tehlikeyle yüzleşmek yerine, hissetmeyi sevdiğiniz duyguları bile bir kenara koydunuz. Onları öyle derinlere sakladınız ki artık o duyguları bizzat oraya koyduğunuzun farkında bile değilsiniz. Ama artık hayatınız tamamen farklı. Yanınızda sizi seven biri var, çevrenizdeki insanlar değişti. Cildiniz iyi ve cilt sorunlarınız da kontrol altında. Gençken bu sizin için gerçekten çok zordu. Ama şu anki bakış açınızla, fiziksel bir yara sadece şöyle düşündürüyor, “Olduğunda çok acımıştı ama şimdi izi bile kalmamış.” Ya da bir yara izine mesafeli bir bakış atıp “Evet, bu bir zamanlar bayağı acıtıyordu,” diyebiliyorsunuz.
Ben: (Gözyaşlarına boğuluyorum.) Evet… Tam olarak öyle.
Psikiyatrist: Sesim için özür dilerim.
Ben: Hiç önemli değil. Gerçekten de o kitabı okurken sanki uzun süredir sakladığım kutunun üzerindeki sargı bir anda çözüldü. Belki de o sargıyı çözen bendim, kimbilir. Büyük bir ferahlama hissettim. Zamanla daha da kolaylaşacak ama şimdilik biri bana iltifat ettiğinde gayet rahat bir şekilde, “Teşekkürler. Çocukken pek bir şey değildim, kimse de beni sevmezdi ama olsun,” diyebilecek gücüm var.
Psikiyatrist: Evet. Ve demin partnerinize anlatmanızdan bahsederken söylediğiniz gibi, onun tepkisini gözlemlediniz. Yani artık bunu yapabildiğiniz bir noktaya geldik; bu çok anlamlı bir şey. Bence şunu fark etmelisiniz, geçmişten bugüne öyle yol almışsınız ki hem birine bunu anlatabiliyor hem de o kişinin tepkisini merak ediyorsunuz. Şu anki siz, artık geçmişteki siz değilsiniz.
Ben: Evet, kendimi çok daha güçlü hissediyorum. Açıkçası, travmaların ve yaraların bugünkü hâlimle bağ kurabilme ihtimalini hiç sevmezdim. Sanırım geçmişi asla geride bırakamayacağımdan korkuyordum. Bu yüzden, “Geçmişte kim olduğun değil, şimdi kim olduğun önemlidir,” gibi sözler bana ilham veriyordu. Ama şimdi bizzat deneyimledim ki, geçmiş yalnızca şimdiyle bağ kurarak var olabiliyor…
Psikiyatrist: Güzel bir deneyim olmuş. Kitabı nasıl keşfettiniz? Biri mi önerdi?
Ben: Hayır, yeni çıkan kitaplara bakma alışkanlığım var. Zaten okumayı da severim. Bir çevrimiçi kitap satış sitesinin yeni çıkanlar sayfasında gezinirken Hunger ismi dikkatimi çekti, bir de “beden ve açlık üzerine itiraflar” şeklindeki tanıtımı. Otobiyografik denemeleri severim. Özetini okuyunca da çok dokunaklı geldi ve okumak için içimde güçlü bir istek uyandı. Ama komik olan şu ki, içgüdüsel olarak okumak istememe rağmen, kitabı alışveriş sepetine attım ve günlerce almadım. Sonra bir an, “Boş ver, al gitsin,” deyip satın aldım. Tesadüfen o gün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ydü. Kitabın kapağının fotoğrafını çektim, ilk sayfaları açtım ve… inanamadım. Daha önsözü okurken ağlamaya başlamıştım.
Psikiyatrist: Peki kitabı okumadan önce nasıl hissediyordunuz?
Ben: Bir saniye (günlüğüme bakıyorum). Perşembeymiş. Biraz yorgun hissediyordum.
Psikiyatrist: Neden yorgun hissediyordunuz?
Ben: Her şeyden önce meşguldüm. İşyerinde toplantılar vardı, bir de kendi kitabımla ilgili bir görüşme. Üç gün boyunca akşamları hiç dinlenememiştim. O perşembe günü işyerinde bir eğitim vardı, bu yüzden akşam yediye kadar ofisteydim. Üstüne üstlük yetenekli görünme konusunda biraz takıntılıyım. İşimi kötü yapıyor gibi görünmek istemiyorum. İşyerinde biri iyi bir fikirle geldiğinde tepkim, “Vay, harika fikirmiş!” olmalı, “Ben bunu neden düşünemedim ki?” değil. Neden böyleyim bilmiyorum. Atölye günlerinde bütün gün süren toplantılar yapıyoruz ve herkes gün boyu harika fikirler ortaya atıyor. Bu da bende şöyle bir düşünce uyandırıyor: “Off, benim gibi biri kitap falan mı yazacak yani?” sonra içten içe bir umutsuzluk çöküyor. Ama iyi bir şey var! Bugün öyle hissetmiyorum. O zamanlar zordu, evet. Üzerimde ciddi bir baskı vardı.
….
Bu kitabı en uygun fiyata Amazon'dan satın alın
Diğerlerini GösterBurada yer almak ister misiniz?
Satın alma bağlantılarını web sitenize yönlendirin.
- Kategori(ler) Popüler Bilim Psikoljik Danışma Psikoloji
- Kitap AdıÖlmek İstiyorum Ama Hâlâ Tteokbokki Yemek İstiyorum
- Sayfa Sayısı
- YazarBaek Sehee
- ISBN9786259720562
- Boyutlar, Kapak13,5*21, Karton Kapak
- YayıneviNova Kitap / 2025