Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

ÖLÜMCÜL GÜNAHLARIN GÖLGESİNDEKİ AŞKLAR…

İş yaşamında başarılı iki erkek… Medya taktiklerini ve politik entrikaları da içeren, nefes kesici bir güç oyunu… Bu güç oyununda ayakta kalmaya ve kendi hayatlarını yeniden kurmaya çalışan kadınlar…

Ölümcül Günahlar aşkını ve ailesini, hırs ve arzularına kurban eden bir adamın hikâyesini anlatıyor. Paranın satın alabileceği her şeye sahip, ancak güzel duygulardan yoksun olan bir adamın kaderle oynadığı müthiş düelloyu gözler önüne seriyor. Paranın hâkim olduğu bu zorlu dünyada aşk hâlâ mümkün mü? Kazanan kim olacak: Aşk, şefkat ve merhamet mi, yoksa kıskançlık, kibir ve nefret mi?

“Bu kitap hızlı trene binmeye benzeyen, zevkli bir yolculuk sanki… Hikâye giderek karanlık bir hal alıyor ancak kitabı elinizden bırakmanız mümkün değil.”
Mail on Sunday

“Tutku, gurur ve tehlikeyle dolu, karanlık ve muzip bir kitap.”
Charlotte Vowden, Daily Express

“Hızlı, eğlenceli, zevk veren bir roman. Kitaptaki karakterler ikna edici ve olay örgüsü okuru son sayfaya kadar sımsıkı kavrıyor”
Daily Telegraph

“Nicholas Coleridge olağanüstü tempolu ve derinlikli kitaplar yazıyor.”
Sunday Times

***

1

En sevdiği ince, yazlık takımı ve desenli ipek kravatıyla göz kamaştıran Miles Straker, terasa çıkıp manzarayı inceledi. Her şeye bakarak kavramaya çalıştı… Bahçesinin yeşil çalılardan oluşan sınırlarının mükemmelliğini, porsuk ağaçlarının sıralandığı yürüyüş yolunun sonundaki en iyi meşe ağacından yapılma David Linley bahçe kapısını, bütün Hampshire’ın kesinlikle en iyisi olan Test Vadisi manzarasını. Yalnızca zevk ve enerjiyle, doğru insanlardan alınan tavsiyelerle ve sürekli akıtılan çok büyük paralarla meydana getirmenin mümkün olduğu, bu İngiliz kırsal cennetini yaratanın kendisi olduğunu bilerek büyük bir tatmin hissiyle iç çekti.

Öğle yemeği partisi için yapılan hazırlıkların ortasında bir an için şöyle bir durdu. İkram şirketinden gelen kadın ve erkek garsonlar büyük çadırların altındaki yirmi düzine yuvarlak masaya beyaz örtüler serip yemek takımlarını ve şarap kadehlerini yerleştiriyor; çiçekçiler o sabah Covent Garden’dan alınan kucak dolusu çiçekleri düzenliyordu; iki bahçıvan merdivenlerin tepesine çıkmış, sicim ve makaslarla çalılara son biçimlerini veriyordu; kokteyl ve şampanya kadehleri yemek öncesi içkileri için limonluğun dışındaki masalara konuyordu.

Bakışlarını vadi boyunca gezdirirken ufukta park etmiş bazı arabaları fark edip kaşlarını çattı. Ne kadar garipti. Birkaç cip ve başka iki araba, yaşlı Silas’ın kulübesinin dışına park edilmişti. Oysa Silas’ın hiç ziyaretçisi olmazdı. Arabaların kaputlarından yansıyan güneş hiç hoşuna gitmedi.

Karısı Davina’nın, olayı organize eden kişiyle masaların yerleştirilmesiyle ilgili bazı ayrıntılar hakkında konuştuğunu gördü. Miles, karısının bu yazlık elbisesiyle iyi mi göründüğüne, yoksa elbisesini değiştirmesi için onu içeri göndermesi mi gerektiğine karar veremedi.

Gözlendiklerini hisseden Davina ve Gourmand Solutions’tan organizatör Nico Ballantyne, Miles’ın terasta olduğunu fark edip hızla yanına geldi. Miles insanlar üzerinde genellikle böyle bir etki bırakırdı. İnsanlar içgüdüsel olarak onun çok önemli biri olduğunu ve bekletilmeyi sevmediğini hissederdi.

“İşte buradasın sevgilim,” dedi Davina gergin bir sesle. “Nico ve ben masaya tuz yaprakları mı, yoksa tuz kristalleri mi koymanın daha iyi olacağı konusunda tartışıyorduk. Tuzluklar kırmızı camdan yapılma.”

“Tuz kristallerinin daha hoş olacağını düşündük,” dedi Nico, itiraz payı bırakan bir ses tonuyla. Ne de olsa parayı ödeyen Miles’tı.

Miles bu soruyu düşündü. “Bence tuz yaprakları daha iyi olur.” Böylece masalara tuz yaprakları kondu.

Miles Straker, kendisinin yanı sıra pek çok kişi tarafından Hampshire’ın en çekici ve karizmatik adamı olarak görülürdü. Elli üç yaşına rağmen dinç, yakışıklı, sosyal açıdan kendine güvenli, korkunç derecede sakin ve hepsinden önemlisi zengindi. Yirmi beş yıl önce kurduğu halkla ilişkiler danışmanlık şirketi olan Straker İletişim’in yönetim kurulu başkanı ve genel müdürü olarak nüfuzu, geniş çevrelerce kabul ediliyordu. Ulaşabildiği alanın ölçüsünü görmek için müşteri listesine bakmak yeterliydi (ve her yıl bütün müşterilerini listelediği etkileyici ve parlak bir broşürü, sayıları dört bini bulan komşularına ve kanaat önderlerine gönderirdi). Şirket müşterileri arasında İngiltere’nin en büyük üçüncü süpermarket grubu, en büyük ikinci havayolu, uluslararası lüks oteller zinciri, bir silah tüccarı, bir enerji holdingi, bir İspanyol sherry üreticisi ve yardım amacıyla ücret almadan hizmet verdiği Muhafazakâr Parti bulunuyordu. Ayrıca halkın gözündeki imajlarını güçlendirmek ya da gazetelerden tamamen uzak durmalarını sağlamak için FTSE 100 endeksine dâhil yarım düzine kadar yönetim kurulu başkanı ve CEO’ya da özel olarak danışmanlık hizmeti veriyordu. Ağa Han Vakfı gibi, Suud Kraliyet Hanedanı’nın da Miles’a şöhret yönetimi için bir yılda muazzam ücretler ödediği söyleniyordu. Ama Miles, gerçekten var olsalar bile, bu özel düzenlemelerin içine hiç çekilemezdi.

Strakerlar pazartesiden cumaya kadar Holland Park’taki bir bahçe içinde bulunan, on bir yıldır sahibi oldukları beyaz, yüksek bir evde yaşıyorlardı. Miles’ın evi düzenli olarak işle ilgili resepsiyonlarda kullanması; eve, özelikle de L-biçiminde kanepelerin yerleştirildiği kahverengimsi gri renge boyanmış çalışma odasına bir şirket binası hissi kazandırıyordu. Bu uygulama ona pahalı dekorasyonları vergiden düşme avantajı sağlıyordu. Miles her sabah saat tam altı buçukta alınıp önemli kişilerle kahvaltı toplantıları yapmak için kullandığı üç otelden birinin yemek salonuna götürülüyor, daha sonra da Mayfair, Charles Caddesi’nin arkasındaki şirket merkezi olarak kullandığı eve geçiyordu. Miles parası yettiği sürece, dokuz yüz Londra kökenli çalışanıyla aynı binada oturmak yerine özel ve bağımsız bir ofis tutma kuralını uygulardı. “Herhalde benimkisi Londra’nın en küçük ofisidir,” diye övünürdü. “Yedimiz zor sığıyoruz; ben, üç kız, iki analist ve şoförüm.” Miles’ın bu iki katlı Regency tarzı binada, neredeyse bütün alanı kaplayan bir yönetim ofisinin bulunduğunu söylemeye gerek yoktu.

Ama Miles’ın, görkemini ve onurunu en iyi yansıttığını düşündüğü yer, Hampshire’daki kır eviydi. Yaklaşık üç yüz yıl önce ataları tarafından yapılan evi Heathcote-Palmers’tan aldıktan yedi yıl sonra, ailesinin orada gerçekte olduğundan daha uzun süredir yaşadığını ima etmekten hoşlanır olmuştu. Bu durum, Holland Park’taki evinin çeşitli yerlerine ve Charles Mews South’daki ofisine yerleştirilmiş olan, Chawbury Malikânesi’nin deri çerçeveli siyah beyaz fotoğrafları; mektup kâğıtlarının antetlerindeki zarif Chawbury gravürleri; hem taşradaki hem Londra’daki evin girişlerinde asılı olan Miles ve Davina ile dört çocuğunu, arkada gösterişli bir şekilde yükselen aile yadigârı evin terasında resmeden yağlıboya tablolarla incelikle ortaya konuyordu.

Chawbury Malikânesi’nin bölgedeki en güzel evlerden biri olduğu herkes tarafından kabul edilirdi; üstelik Kral George dönemine ait oranları ve çakmaktaşı ve tuğladan yapılma Hampshire mimarisiyle yalnızca evin kendisi değil, en büyük gurur kaynağı olan manzarası da dikkat çekiyordu. Neredeyse bir buçuk kilometre uzunluğundaki özel mülkiyet alanı olan dik vadinin tepesinde yükselen evin bir tarafında koruluk, diğerinde aşağı doğru inen yamaç bulunuyordu. Chawbury Malikânesi’nin eğimli ve korkuluklarla çevrili terasları, Test Nehri’nin kıvrılarak ilerlediği ve Portland koyunlarının otladığı vadinin tabanına bakıyordu.

Çalışma odasının, televizyon odasının ve Miles’ın lambri kaplı kendi çalışma odasının sürgülü kapılarından çıkılan en üstteki geniş terastan bakınca vadinin tamamını görebilirdiniz. Straker’lar parti verdiğinde konuklar yemek öncesi içki için burada toplanıp manzaranın tadını çıkarırdı.

“Bütün bunlar sizin mi?” diye sorardı insanlar, boşluğa bakarak. Miles cevap verirdi: “Evet, öyle. Atalarımız ormandan önceki çite kadar uzanmıştı ama birkaç yıl önce orman satışa sunuldu ve biz de aldık. O korkunç Michael Meacher’ın planlama yönetmeliklerinde yaptığı tedirgin edici değişiklikler söz konusuyken bu orman insanın kendini daha güvende hissetmesini sağlıyor.”

“Bize o güzel, küçük kulübeden söz edin. Oraya ne diyorsunuz?”

Ufukta görünen, ahşap ve çakmaktaşından yapılma kulübeden söz ediyorlardı. Etrafında yıkık dökük bir ahır ve aralarında çok eski bir güvercinliğin de bulunduğu harap durumdaki başka yapılar vardı. Malikâneden bakınca yapıları açıkça görmek mümkün değildi çünkü görüntü tepenin eteğine karışıyordu. Ama vadiye bakınca onları görmemek de imkânsızdı. Kulübe bakımlı yeşillik içinde dikkat çeken bir manzaraydı.

“Şey, aslında burası bizim olmayan tek şey. Umarım bir gün bizim olur. Orada yaşayan ihtiyar delikanlıyla bir anlaşmaya vardık. Orayı benden başkasına satmayacak.”

“Orada kim yaşıyor ki? Terk edilmiş gibi görünüyor.”

“Sanırım yalnızca iki odası yaşanabilir halde. Adam tuhaf bir ihtiyar; ev başına yıkılıyor. Adı Silas Throw, yüz on yaşında gibi duruyor. Oraya Micheldever yolundan ayrılan bir patikayla ulaşılıyor. Orada nasıl yaşadığını Tanrı bilir. Her hafta bankaya gelen parasını biriktirdiğini biliyorum, hepsi bu.”

“Kulübeyi alınca ne yapacaksınız?” diye sorardı insanlar. “Çok güçlü bir potansiyeli var.”

Miles omuz silkerdi. “Davina hep orayı resim stüdyosu olarak kullanmak istediğini söyler. Aslında orada pek çok şey yapabiliriz.”

Miles’ın aklında, bir gün metreslerinden birini oraya yerleştirme fikri vardı. Tadilat yapıldıktan sonra orayı buluşma yeri olarak kullanabilirdi. Çok riskli, çok pervasız, eve çok yakındı, değil mi? Belki. Ama o risklerle gelişiyordu. Davina’nın yıllardır onun başka kadınlarla birlikte olduğunu bildiğini ve bıınu uzun zaman önce kabul ettiğini düşünüyordu, belki de Davina bilmiyordu ama bu ona sorabileceği bir şey değildi.

2

Straker’ların yaz partisi altı yıldır haziranın ikinci pazarı veriliyordu. Açıkça söylemek gerekirse bu tam bir şirket olayıydı ve harcanan her kuruş vergiden düşülüyordu. Bahçenin yıllık bakımı gibi bazı tartışmalı masraflar da buna dâhildi ki vergi dairesine bu şekilde ifade edilse kesinlikle itirazla karşılaşırdı. Partinin yapılma nedeni Straker İletişim’in halihazırda ve gelecekteki müşterilerini eğlendirmekti. Davetli listesi daha tercih edilen ve toplum içine çıkarılabilen pazarlama müdürlerinin yanı sıra en büyük hesaplara sahip yönetim kurulu başkanları ve üst düzey yöneticileriyle eşlerinin isimleriyle doluydu.

Miles konuk listesini son kez incelerken süpermarket zinciri Pendletons’tan dört kıdemli temsilcinin yanı sıra Longparish’ten Lord ve Leydi Pendleton’ın da geleceğini gördü. James Pendleton, Straker’ların en büyük müşterisinin aile hissedarları olan dört Pendleton kardeşten biriydi. Konuk listesinde British Regional Havayolları’nın, Trent Valley Power 4 U’nun, fotokopi dijital hizmetler holdingi olan Eaziprint’in yöneticilerinin yanı sıra Unilever, Allied Democq ve Compaq’ın stratejik açıdan faydalı yöneticileri de yer alıyordu. Miles bu konuklardan bazılarının partiye sosyal açıdan değer katacaklarından şüpheliydi. Bu yüzden engel oluşturmayacak şekilde, çadırın mümkün olduğunca kenarına oturtulacaklardı; bu kişilerin Miles’ın evine davet edilmiş olmaktan dolayı zaten yeterince onurlanmış olacaklarından emindi. Miles yine de hepsinin ismini ezberlemeye özen gösteriyordu çünkü bütün konukları şahsen hatırlaması gurur meselesiydi ve Chawbury Malikânesi’nde yaka etiketleri görmeye katlanamazdı.

Davetin müşteri kısmı halledildikten sonra Straker’lar yemekli partilerini, göz alıcı komşularıyla ve oyunu güçlendirecek olan çok uzaklardaki tanıdıklarıyla olabildiğince süslemeye çalışırlardı. Bu yüzden Muhafazakâr Parti milletvekili Ridley Nairn de karısı Suzie’yle birlikte orada olacaktı. Onların yanı sıra Miles’ın en sevilen üç danışmandan biri olduğu Merkez Ofis’in altı kıdemli Muhafazakâr Parti üyesi de gelecekti. Miles’ın altı haftada bir Ritz’de birlikte kahvaltı ettiği, partinin başkan vekili Paul Taner da üçüncü karısı Brigitte’le davet edilmişti ve masanın en başında James ve Laetitia Pendleton ile daha neşeli ve göze çarpan komşularıyla birlikte oturacaklardı. Politik dengenin sağlanması adına (çünkü Miles asla şirketinin yalnızca Muhafazakârlar ile bağdaştırılmasına izin vermezdi) İşçi Partisi’nden tanınmış birkaç isim davet edilmişti. Miles’ın yakında müşterisi olmasını beklediği Sir Vishandas Gupta da onların arasındaydı.

İlk konukların gelişinden kısa bir süre önce, Miles her şeyin kusursuzca hazır olduğundan emin olunca karısını ve ailesini son bir konuşma için topladı. Ne zaman büyük bir parti verseler bütün çocuklarının orada olmalarını ve konukları eğlendirmelerini isterdi. Gözlerini ailesinin üzerinde gezdirip yüzünü buruşturdu. Davina üzerini değiştirip güzel ve çiçekli bir şeylerle sonunda biraz daha partiye uygun giyinmeyi başarmıştı. Göbeğinin on santiminin açıkta olmasına ve suratsız ifadesine rağmen Samantha’nın çok çekici göründüğüne kimse itiraz edemezdi. Bir seksene yakın boyu, düz sarı saçları ve Heathfield’daki en güzel bacaklara sahip olmasıyla on yedisindeki Samantha hafif bir endişe kaynağıydı. İnsanı sersemletecek derecede güzel, şımarık ve huysuz olan kız aynı zamanda Miles’ın en sevdiği çocuğuydu. Bugün Chawbury partisinde bulunmak yerine Londra’da arkadaşı Pattie’nin partisinde olmayı tercih ettiğini açıkça belirtmişti.

“Tanrı aşkına Peter, kravat taksan olmaz mı? Ve şu pantolonun çok pis. Parti için bunu kesinlikle giyemezsin.” Miles en büyük çocuğuna öfkeyle baktı.

Yirmi üç yaşındaki Peter, Straker İletişim’de babasıyla çalışacak olan tek çocuktu. Miles, oğlunun halkla ilişkiler için uygun olup olmadığını sık sık düşünürdü. Ama zaten yetenekli olduğu başka bir alan da yoktu. Bu yüzden onu yaramazlıktan uzak tutmak için araştırma alanında bir iş yaratmışlardı.

“Kravat takmam gerekmiyor baba. Kimse kravat takmıyor.”

“Saçma. Archie’ye bak; kravat takmış. Hatta yanılmıyorsam benimkilerden biri o. Benim soyunma odamdan mı aldın onu?”

“Yalnızca ödünç aldım baba. Geri koyacağım.”

“Koysan iyi olur.” Ama Miles kendisini en çok hatırlatan oğluna onaylayarak bakıyordu. Archie zeki, hızlı ve son derece çekiciydi. Aynı zamanda güzel konuşan ve istediğini elde etmek için ilke tanımayan bir yapısı vardı ama babasının aksine o bu özellikleri samimiyet örtüsünün altına gizlemeyi henüz öğrenememişti.

“Sana gelince Mollie, cenaze törenleri için uygun olan bu elbisenden başka bir şeyin yok mu giyecek?” Sarkık kahverengi bir etek ve bluz giymiş olan tombul, küçük kızının gösterişsiz, ciddi yüzüne eleştirel bir şekilde baktı. “Bugün için yeni bir şey alacağını söylemiştin.”

“Aldım. Bunlar yeni.” Mollie, özellikle Basingstoke’a kadar gitmiş ama High Street’teki dükkânların ürkütücü derecede son moda ve keskin hatlı olduğunu fark edince, göze batmayan ve seksi olmayan gördüğü ilk şeyi almıştı.

“Sam, Mollie’ye ödünç verebileceğin bir şeyin yok mu? Yatak odandaki giysi yığınlarının arasında gömülü bir şeyler vardır.”

Ba-baa,” diye karşılık verdi Samantha. “Gerçekçi ol. Sanki Mollie benim giysilerimin içine sığabilirmiş gibi.”

Konuşma dışarıdaki çakıl taşlarını ezen tekerlek sesleriyle kesildi ve ilk konuklar geldi.
Ev sahibi olarak Miles’ın en büyük becerilerinden biri -aslında bu hayattaki en büyük becerilerdendi- yeni gelenleri büyük bir sıcaklık ve coşkuyla karşılayabilmesiydi. Herkesle tokalaşır, sarılırdı. Bir müşterisiyle tokalaştığında avuçlarını kavrayıp hafif rahatsızlık verecek kadar uzun tutar, göz kontağını asla kesmezdi. Önemli insanlarla ve yalnızca dolaylı olarak önemi olan insanlarla tanışmak ve sonra onlarla tekrar tekrar görüşmekten aldığı zevk olağanüstüydü. İlk önce bunu öğrenmiş, sonra da yıllar geçtikçe titizlikle alıştırmasını yapmıştı. Doğuştan, ailesine karşı bile dokunmaktan pek hoşlanan biri olmadığı için kendi kendine çabalamış, ilk izlenimde inandırıcı olursa aradaki mesafenin yarısını kapatacağına inanmıştı. Profesyonel hayatında verdiği ve cömertçe faturalandırdığı tavsiyeler stratejik ve soğuktu. Ama dünyayla “bağlantı kurmanın’’ önemini biliyordu ve bu gösterişli selamlaşmalar bunun dışavurumuydu.

Uzattıkları tepsilerle bekleyen garson kızlardan birinden aldığı şampanyayla birlikte, konukların yönlendirildiği terasta, oturma odasının açık kapısının hemen önünde dikiliyordu. Konuklar oraya varana kadar geniş merdivenlerin yer aldığı, karolarla döşeli antreden, şöminenin üstünde aile portresinin asılı olduğu salondan ve pek çok kanepe ve yağlıboya tablonun bulunduğu oturma odasından geçmiş oluyordu. Straker ailesi, arkalarında ünlü vadi manzarasıyla kravatları ve şık elbiseleriyle mükemmel şekilde konukları beklerken görüntüyü yalnızca Peter’ın kirli pantolonu bozuyordu.

Herkes öğle yemeği için yerini alıp Gourmand Solutions’ın çok sayıda garsonu, çok renkli tabaklarda ıstakoz ve istiridyeden oluşan ilk servislere başlarken Miles’ın dikkatini yine ufuktaki bir hareket çekti. Silas Trow’un kulübesinin ve harap durumdaki ahırın yanına park etmiş üç arabayı seçebiliyordu. Bu mesafeden bile arabaların Land Cruiser ve Cherokee gibi cipler olduğunu anlayabiliyordu. Diğer yapılarda dolaşan birkaç kişi vardı. Bu görüntü Miles için çok şaşırtıcıydı. Kimdi bu insanlar?

Yemek ilerliyordu. Garsonlar, fasulyeli yaban mantarı sosuna yatırılmış beç tavuğundan oluşan ana yemeği servis ederken, Miles elinde olmadan tekrar tekrar kulübeye bakıyordu. Her seferinde durum daha da can sıkıcı oluyordu. İki kişinin bazı ölçüler aldığını görüyordu. Arabalardan biri oradan ayrıldıktan sonra, arkasında bir kamyonetle geri geldi. Kamyonetten inen adamlar bilinçli hareket-

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıÖlümcül Günahlar
  • Sayfa Sayısı512
  • YazarNicholas Coleridge
  • ÇevirmenZeliha Babayiğit
  • ISBN9786055289867
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur