Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

2007 yılında Edgar Ödülü’nü kazandığı bu ilk romanıyla Alex Berenson kısa sürede adından söz ettirmeyi başardı.

Gözü kara ABD ajanı John Wells, El Kaide’ye sızmak üzere CIA tarafından görevlendirilmiştir. Bundan iki yıl sonra gerçekleşen 11 Eylül saldırısı, konu hakkında Amerika hükümetine hiçbir bilgi vermeyen Wells’in sadakatinin yanı sıra faydasının da sorgulanmasına sebep olmuştur. Oysa Wells’in konuyu bildirmemesinin tek sebebi planlardan bihaber olmasıdır. Buna rağmen ajanımız gizli kimliğini korumaya ve bin Ladin’e yaklaşmaya devam eder.

Sonunda El Kaide’nin iki numaralı adamı Eymen el Zevahiri, Wells’i büyük bir operasyon için Amerika’ye geri gönderir. Wells ülkeye geldiğinde durumu rapor eder, ancak CIA artık ona güvenmemektedir.
Adını temize çıkarmakta son derece kararlı olan Wells, El Kaide ile temasa geçer. Sayısız masumun hayatına mal olacak korkunç planı bu sefer her ne pahasına olursa olsun durduracaktır.

“Le Carré’ye layık bir gerilim romanı.”
Kirkus Revıews

“Tüm zamanın en iyi casusluk romanlarından biri.”
William Stevenson

***

ABD Gemisi Starker, Atlas Okyanusu

Yolculuk sorunsuz geçmişti ama Jennifer Exley, helikopter Virginia Norfolk’un yaklaşık 100 km doğusunda duran Starker’ın gri metal güvertesine konduktan sonra güverteye adım attığı anda midesinin kasıldığını hissetti. Gemi elbette uluslararası sulardaydı, böylelikle kıymetli kargosu Amerikan mahkemelerinin yetki alanı dışında kalıyordu.

Eski bir donanma amfibiyen hücum gemisi olan Starker şimdi yüzen, askeri bir hapishaneydi. Gemide bugün bir mahkûm vardı, Tim Keifer, namı diğer Muhammed Faysal. Kuzey Afganistan’daki Mezar-ı Şerif’te Taliban için savaşırken yakalanan yirmi iki yaşındaki Amerikalı. AmerikaBirleşik Devletlerine karşı Taliban için savaşmak. Exley hâlâ bunu algılamaya çalışıyordu.

Diğer bir Amerikalı Taliban olan John Walker Lindh’in yakalanması dünya çapında yayınlanmıştı. Keifer’in tutukluluğu ise kimseye bildirilmemişti. Başkan Bush, Keifer’in “düşman savaşçısı” olduğunu bildiren bir emri imzalamış ve onun tüm haklarını askıya almıştı. Amerikan mahkemelerine başvurmak da yasakların içerisindeydi. Keifer şu anda Amerikan yasalarının geçerli olmadığı, yüzen, çelik bir Araf’ta bulunuyordu. Exley bu karardan hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyordu, ama belki de şu an İnsan Hakları Beyannamesi konusunda endişelenilmesi gereken anlardan biri değildi. Gemi ayaklarının altından kayarken, metal güvertede yalpaladı. Kılavuzu olan genç asteğmen elini uzatarak onun dengesini bulmasına yardım etti.

“İyi misiniz, Bayan Exley?”

“Evet.”

Teğmen onu güverteden son derece iyi aydınlatılmış olan koridora soktu. “Muhammed hastanede,” dedi denizci.

“Dikkatli olmamız gerekiyor, sürekli olarak bir kaza geçiriyor. Kafasını kapılara vurup duruyor, bo…” Bir anda bir kadınla konuştuğunu fark ederek hemen kendini tuttu.

Bu tür şeyler yapıyor.”

Tahmin edilebileceği gibi, diye düşündü Exley. Onu öldürmedikleri sürece sorun yoktu.

“Mürettebat onu denize atmayı tercih ederdi herhalde.”

“Bu şansı elde etmek için kura bile çekerdik,” dedi gözleri parlayarak. “İşte geldik.”

Exley CIA kimliğini ve özel bahriye iznini Keifer’in odasının önünde duran iki denizciye uzattı. Adamlar belgeleri dikkatle inceledikten sonra onu selamladılar. Asteğmen cebinden kalın, metal bir anahtar çıkararak onu kapıdaki kilide soktu. Kapıyı yavaşça itti ve Exley penceresi olmayan odaya girdi.

“Dilediğiniz kadar kalabilirsiniz, efendim,” dedi asteğmen kapıyı arkasından kapatırken. “Muhammed nasıl olsa bir yere gitmiyor.”

Keifer dar bir hastane karyolasında yatıyordu, elleri ve bacakları yatağın kenarlarına zincirlenmişti, koluna intravenöz sıvı bağlıydı. Sakalı kabaca tıraş edilmiş, saçları kırpılarak kesilmişti. Sol gözünde sarı bir çürük vardı. Sıska ve ufak tefekti, bir felsefe ya da onun kadar gereksiz bir dalda okuyan bir üniversite öğrencisine benziyordu. Kaçma riski yoktu, ama yatağın üst köşesinde yine de bir kamera bağlıydı ve kapıda da iki denizci bekliyordu. İkisi de Keifer’ı tek eliyle Atlantik’e savurabilecek kapasitedeydi. Exley bir an onun için üzüldüyse de bunu hemen unuttu.

NORMAL ŞARTLAR altında Exley, Keifer ile konuşmazdı. O sorgulayıcı değil, denetçiydi. Zaten CIA ve DIA (Rumsfeld’in adamlarından oluşan Savunma İstihbarat Teşkilatı) Keifer’ı haftalar boyunca sorgulamıştı. Exley ile Yakın Doğu Bölüm Başkanı olan patronu Ellis Shafer, Keifer’ın sorgu transkriptini okuduktan sonra Exley’in onunla görüşmesi gerektiğine karar vermişlerdi.

Exley onun annesi olmaya karar verdi. Yaşı yeterliydi ve oğlan muhtemelen uzun bir süredir bir kadınla karşılaşmamıştı. Yatağa giderek elini oğlanın omzuna koydu. Uyuşturulmuş gözler bir anda açıldı. Keifer omuzlarını kasarak geri çekildi, sonra kadının ona gülümsediğini görünce biraz gevşedi.

“Tim. Ben, Jen Exley.”

Keifer gözlerini kırpıştırdı, ama bir şey söylemedi.

“İyi misin?”

“Nasıl görünüyor?”

İnanılmaz. Bu salak çocuk hâlâ oyunu sert oynamaya çalışıyordu. Hem de o altmış kiloluk ağırlığıyla. Neyse ki damarlarında dolaşan morfin ve pentotal onu biraz yumuşatmıştı. Uluslararası Af Örgütü duruma itiraz edebilirdi, ama oy hakları yoktu. Exley hissettiği nefrete rağmen yüzüne bir şefkat ifadesi oturtmaya çalıştı. “Oturabilir miyim?”

Oğlan yatağa bağlı kelepçelerini şıkırdatarak omuz silkti. Exley bir iskemle çekti.

“Avukat mısın?”

“Hayır, ama sana bir tane bulabilirim.” Küçük bir yalan.

“Avukat istiyorum,” dedi Keifer, dili sürçüyordu. Gözlerini kapatarak başını iki yana salladı, ağır ağır, bir metronom gibi, bu hareketi yaparak rahatlamaya çalışıyor gibiydi.

“Avukat yok dediler. Ben haklarımı biliyorum.”

Bunu benden çok daha yetkili biriyle konuşmak zorundasın, diye düşündü Exley.

“Sana yardım edebilirim,” dedi. “Ama sen de bana yardım etmelisin.”

Keifer yine başını iki yana salladı, bu kez suratını asmıştı. “Ne istiyorsun?”

“Bana oradaki diğer Amerikalıdan bahset. John Walker Lindh değil. Üçüncü adamdan. Daha yaşlı olandan.”

“Sana söyledim.”

Exley onun yüzüne dokundu, başını kendine doğru çevirdi, mavi gözleriyle ona baktı. Gözleri vücudunun en güzel yeriydi, ona hep bunu söylerlerdi. Etraflarına yerleşmeye başlayan kırışıklara rağmen hâlâ güzellerdi.

“Bana bak, Tim. Bunu başkasına söyledin. Bana değil.”

Oğlanın gözlerinin içindeki savaşı görebiliyordu. Belki de içinde dolanan uyuşturucular ona tartışmaya değmeyeceğini söylüyordu. “Ona Celal diyorlar. Bir ya da iki kişi asıl adının John olduğunu söylemişti.”

“John mu?”

“Belki de onu John Walker Lindh ile karıştırdılar. Ben onun Amerikalı olduğundan bile emin değilim. Onunla hiç konuşmadım.”

“Bir kez bile mi?” Hayal kırıklığının sesine yansımadığını umuyordu.

“Hayır,” dedi Keifer. Gözlerini yumdu. Exley yeniden bekledi. “Mekân çok büyüktü. Sürekli girip çıkıyordu.”

“Giriş çıkışı serbest miydi?”

“Öyle görünüyordu.”

“Neye benziyordu?”

“İri bir adamdı. Uzun boyluydu. Herkes gibi sakalı vardı.”

“Ayırt edici herhangi bir özelliği var mıydı?”

“Varsa da ben görmedim. O tür bir kamp değildi.”

Exley ona doğru eğilerek gülümsedi. Nefesi çürük portakal gibi kokuyordu, ekşi ve kokuşmuş. Muhtemelen dişlerini sık sık fırçalamıyorlardı. “Başka bir şey hatırlayabiliyor musun?”

Düşünüyormuş gibiydi. “Biraz su alabilir miyim?”

Exley kapıda duran denizciye baktı. Adam omuz silkti.

Odanın bir köşesindeki metal lavabonun içinde bir sıra plastik bardak duruyordu. Birini doldurduktan sonra Keifer’a götürerek dudaklarına doğru usulca bastırdı.

“Teşekkür ederim.” Keifer gözlerini kapadı. “Amerikalının, Celal, gerçek asker olduğunu söylüyorlar. Sert biri. Çeçenistan’da bulunmuş. Öyle diyorlar.” Gözlerini açarak Exley’e baktı. “Başka ne söyleyebilirim?”

Aslında Exley sormaması gereken sorularının cevaplanmasını istiyordu: Ne kadar Kur’an okudun? Amerika’dan gerçekten nefret mi ediyorsun yoksa bu bir macera mıydı? Bu arada dostların bizi bir daha ne zaman vuracak? Nereden? Nasıl?

Asla sorulmaması gereken bir soru daha vardı: Kimden yanaydı? Bu Celal denen adam. John Wells. El Kaide’ye sızmayı başaran tek CIA ajanı. Varlığı sadece bir düzine yetkili tarafından bilinen adam. Tek başına ulusal bir varlık.

Bu tek başına ulusal bir varlık olan şahıs son iki yıldır CIA yetkilisiyle (başka bir deyişle Exley ile) görüşmek gibi bir sıkıntıya katlanmamıştı. Bu da 11 Eylül’ü durdurmak adına hiçbir yardımda bulunmadığı anlamına geliyordu. Neden John? Yaşıyorsun ve hapiste değilsin. Bu çocuk başka bir şey söylememiş olsa da bunu onayladı. Bilmiyor muydun? Yoksa onlardan bir mi oldun? İçinde her zaman bir delilik vardı, aksi takdirde asla o dağlara gitmezdin. Belki de kötü adamlarla birlikte halılara kapanıp dua ederek çok vakit geçirdin. Belki de artık onlardan birisin.

“Daha başka?” diye sordu Exley. “Şu an aklıma bir şey gelmiyor.” Ecley boş bardağı bırakarak gitmek üzere ayağa kalktı. Keifer’ın gözleri onunkilerle buluştu, oğlan şu an gerçekten de çok korkmuş bir çocuğa benziyordu. İçinde bulunduğu durumun ciddiyetini daha yeni anlıyor, diye düşündü Exley. Tanrı’ya şükür ki benim sorunum değil.

“Peki ya avukat? Söz vermiştin…”

“Bu işle ilgileneceğim,” dedi Exley kapıdan çıkarken.

“İyi şanslar, Tim.”

WELLS İLE adamları Amerikalılardan yaklaşık bir buçuk kilometre uzakta duruyordu. Atlarını birkaç dakika önce bırakmışlardı. Adamlarını, Amerikalıların onları görmesine engel olan dar bir kovuğa sokmuştu. Oradan ayrıldıkları anda korunacakları bir yer kalmayacak, düşmanla aralarında sadece açık bir alan olacaktı. Wells’in de istediği buydu. Ekibini oraya görülmeden yaklaştırmak gibi boş hayallere kapılmıyordu. Tepede neredeyse hiç ağaç yoktu ve Özel Kuvvetlerin gece görüş donanımı onun dürbününden çok daha gelişmişti.

Adamlarını iki guruba ayırdı. Ahmed üç adamla doğruca kuzeyden saldırı pozisyonuna geçerken Wells, Hamid ve birimin en sert savaşçısı olan Abdullah kuzeybatıya doğru dönecek ve daha da yukarı tırmandıktan sonra Amerikalıların tepesine binecekti.

“Hızlı hareket etmeliyiz,” dedi Wells. “Onlar uçaklarına haber veremeden önce bu iş bitmeli. Uçakları olmadan son derece zayıflar.” Etrafına toplanan adamlarının parmakları silahlarının tetikleri üzerinde heyecanla seğiriyordu.

Şimdi önemli bölüm geliyordu. “Komutanınız olarak bu görevin şehit olmaya kadar varacağını söylüyorum,” dedi Wells. Büyülü kelimeler. Ölene kadar savaşacaklardı. Geri çekilme, teslim olma yoktu. “Herkes anladı mı?” Wells adamlarının yüzlerinde koku izleri aradı. Görmedi. Bakışları sabitti. “Allah ve Muhammed adına zafer için savaşacağız. Düşman kendini avuçlarımıza bıraktı. Allah’a hamdolsun, onları yok edeceğiz. Allahu ekber.”

Allahu ekber,” dedi Wells’in adamları usulca. Allah büyüktür. Korkuyorlardı, ama aynı zamanda çok da heyecanlılardı, Wells bunu görebiliyordu. Bir Amerikalıyı öldürerek ya da en azından öldürmeye çalışarak ölmekten daha büyük bir zafer yoktu.

Ahmed AK’sına sarılarak adamlarını kovuktan çıkardı. Wells tepeye doğru dönerek onların peşinden çıktı. Dakikalar sonra, Amerikalılarla aralarında hâlâ beş yüz metre varken, parçalanmış bir kayanın altına uzanarak Hamid ile Abdullah’a aynısını yapmalarını işaret etti. “Bekleyin,” dedi. “Önce Ahmed saldıracak.” Bundan sonra her şey hızla gerçekleşecekti. Kayanın yanından baktı. Dürbünüyle Özel Kuvvetlerin saldırıya hazırlanmakta olduğunu gördü. 50 kalibrelik silahlarını kulübelerin ve kayaların arkasına yerleştiriyorlardı, koşmuyorlardı ama hızlı ve bilinçli hareketlerle işlerini yapıyorlardı. Ne kadar tecrübeli oldukları attıkları her adımdan belli oluyordu.

Ahmed ve adamları yüz metreye kadar yaklaşınca Özel Kuvvetler onların üzerine tepelerden yankılanan bir yaylım ateşi açtı. Ahmed ilk dalgadan canlı kurtulmayı başardı. Diğer üç adam o anda yere serildi, bedenleri yere düşmeden önce 50 kalibrelik silahlarla delik deşik edildi.

Allahu ekber,” diye bağırdı Ahmed. Cesurdu ve ölüme mahkûmdu. AK’sı ile ateş açarak Amerikalıların üzerine doğru koştu. Birkaç saniye sonra Wells’in de beklediği gibi öldü. Wells, Amerikalıların yeteneklerine hayran kalmaktan kendini alamadı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıÖlümcül Şüphe
  • Sayfa Sayısı452
  • YazarAlex Berenson
  • ÇevirmenEmre Onat Gürel
  • ISBN9786056328909
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviASPENDOS YAYINCILIK / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur