Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen


Yolsuzluklarla zengin olmuş işadamı bir babanın kızı Nic, alkolik annesi ile kardeşlerine bakmak zorunda kalan yoksul Caryn, ablasının öldürülmesinin etkisinden kurtulamayan Tory…

Bu üç arkadaş, ömür boyu sürecek bir dostluğa sahiptir. Ta ki güzel ve acımasız bir fahişe olan Estelle ortaya çıkana dek…

Yaşama tutunmaya çalışan bu insanların yolu bir yerde kesişir. Ancak sırları açığa çıktıkça geçmişleriyle de yüzleşmek zorundadırlar…

Öteki Kızlar yaşamdan ve kendinizden izler bulacağınız sürükleyici bir roman…
Üç arkadaş ve onları paramparça edecek bir sır…

***

Giriş


Londra, İngiltere, 2007

 

Yağmur hızını artırmış, karanlık gökyüzünü sis bulutlan kap­lamış, sanki tüm ışığı içine çekmişti. Henüz sabah saat on birdi, oysa aralık ayının bu karanlık günü sona doğru yaklaşıyor gibiydi. Arabanın arka koltuğunda oturan genç kadın ürperdi, paşmina şalını omuzlarına sarıp burnunu cama yasladı. British Library ile Euston Yolu’ndaki bitmek bilmeyen binaları geçtiler. Eski kemer­ler hâlâ duruyordu, sola dönüp köprünün altından geçerken fark etmişti genç kadın.

Ama eski havagazı fabrikalarından eser yok­tu. Yeni istasyonun yolunu yapmak için her şeyi yıkmışlardı. Bir­kaç saatte St. Pancras’tan Paris’e. Gayri ihtiyari irkildi. Paris’i ne zaman düşünse yüreğine bir acı saplanırdı. Onu en son Paris’te görmüştü. Hepsi onu en son orada görmüştü. Ama bunları dü­şünmese iyi olacaktı, özellikle de şimdi.
Şoför, aracı Camley Caddesindeki küçük, eski bir binanın önüne çektiğinde, midesine kramplar giriyordu. Kuzey Londra St. Pancras Soruşturma Odası, bina kendini belli ediyordu. Sa­dece randevu İle. Kapıya baktı. Daha önce hiç soruşturma oda­sına gelmemişti. Bir soruşturmaya da tabii. “İlgili taraf” olarak katılması istenmişti, böyle demişti avukat telefonda. Bir tanık ya da şüpheli olarak değil elbette… basit bir formaliteydi, yapılması gereken bir şey. Endişelenecek bir şey yoktu, hiçbirinin endişelenmesine gerek yoktu. Çaresizce avukatına inanmak istemişti.

“Sizi bekleyeyim mi, bayan?” diye sordu şoför arkasını dö­nüp.

Yavaşça başını salladı. “Evet, lütfen. Ne kadar süreceğini bil­miyorum. Yakınlarda bir yere park eder misin? işim bittiğinde ararım. ”

“Elbette, efendim.”

Kapıyı açtı ve şemsiyesini alıp arabadan indi. Binanın üzerin­deki işarete bir kez daha baktı. Ardından araba yavaşça uzaklaştı. Omuzlarını dikleştirip derin bir nefes aldı ve basamakları çıkma­ya başladı. Korkunç olayların yaşandığı o gecenin üzerinden altı ay geçmişti. Kâbusun tekrar başlamak üzere olduğuna inanamıyordu.

Milton Bahçeleri, Hackney, Londra, İngiltere, 1993

Neden buraya “bahçe” diyorlar ki diye merak etti on altı yaşın­daki Caryn Middleton. Bisikletiyle Baberton House’un avlusuna doğru ilerlerken etrafta ne çiçek vardı ne de çim. Belediyenin arada bir eski oyuncakları ve garip şırıngaları topladığı çorak bir toprak parçasıydı, hepsi bu. Şırıngalar,

Gascoyne’dan gelen uyuşturucu satıcılarının evlerinin önünde zaman geçirdiklerinde etrafa bıraktıkları pisliklerdi. Ama artık onlar da yoktu. Hepsi git­mişti. Annesinin, Baberton ve Cheney sakinlerini toplayıp onla­rı uzak tutmak için gece hep birlikte nöbet tuttuklarını hatırladı. Annesiyle gurur duymuştu.

İnsanların kapılarını çalıyor, her şeyi organize ediyor, kimlerin neler yapması ve söylemesi gerektiğini anlatıyordu. Kulağa çok mantıklı şeyler söylüyormuş gibi gelmiş­ti. Sorumluluk sahibi. Üç gece boyunca dışarıda oturmuşlardı; herkes, tüm sakinler, birbirleriyle konuşmayanlar bile el ele otu­rup binanın çevresinde sıkı, koruyucu bir kordon oluşturmuşlardı. Belediye, sorun çıkma ihtimaline karşılık polis gönderişti ama hiç sorun çıkmamıştı. Tek bir kavga bile! 

Uyuşturucu satıcıları bu­nun fazla sorun olacağına karar verip üçüncü gecenin sonunda tüymüşlerdi. Bir sonraki hafta okulda, onların yolun aşağısındaki başka bir mahalleye dadandıklarını duymuştu. Herkesin, annesi­ne gelip sarılarak onları uzaklaştırdığı için teşekkür etmesini izle­mişti. Annesiyle öyle gurur duymuştu ki kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Onun an nesiydi!

Uzun sürmemişti elbette. Birkaç kısa ve keyifli gün boyunca sanki Alice kendini toparlayabilecekmiş gibi görünmüştü. Evin içinde koşturuyor, yüksek sesle şarkılar söylüyor, siliyor, parlatı­yor, toz alıyor, bir enerji patlaması yaşıyordu. Masanın üzerinde yemekler, ocağın üzerinde kaynayan tencereler vardı ve Caryn okuldan eve geldiğinde, küçük kardeşi Brian’ın banyo yapıp ye­mek yediğini görüyordu. 

Hatta ödevi için Caryn’e yardım bile etmişti. Bu bir mucizeydi; kendini normal hissettiriyordu, diğer herkes gibi olduğunu. Her ne kadar hiçbir zaman yüksek sesle söylemeye cesaret edemese, en azından Alice’e bile söyleyemese de tüm ailede sorumluluk sahibi olan tek birey olmak yorucuydu. Şimdi Brian’ın yemek yemesi veya yememesi, buzdolabında süt olup olmaması ya da elektrik sayacının kapanıp kapanmaması onun problemi değildi. Birkaç gün için, normal endişeleri olan normal bir genç kız oluvermişti.

Sonra Alice yine kendini kaybetti ve tüm bu rahatlık da sona erdi. Yine bütün gününü üzerinde geceliğiyle yatağında geçirir oldu. Bazı günler sadece bir şeyler yemek için odasından çık­tı. Sorununun ne olduğunu anlamak güçtü. Depresyon, diyordu herkes bilmiş bir edayla. Yatak odası beyaz kapaklı, küçük turun­cu kutularla dolmuştu.

Hapların Alice’in kendini iyi hissetmesini sağlaması gerekiyordu. Ama öyle olmadı. Caryn, sorunun sade­ce Alice’in kendini bazen üzgün hissetmesi olmadığını anlaya­biliyordu. Bundan çok daha fazlası vardı. O derin ve çözümsüz yetişkin sorunlarından biriydi bu. Alice farklıydı, yalnızdı. Arada bir Baberton’daki birkaç kadınla sohbet etse bile, orada sudan çıkmış balık gibiydi. Eskiden, hep beraber Londra’ya taşınmadan önce sanat öğretmenliği yapıyordu. O zaman Colchester’da yaşıyorlardı, ama Caryn o dönemi hatırlamıyordu. Babasını dahi hatırlamıyordu. Köşedeki barın sahibi olan çiftin on altı yaşındaki kızlarıyla kaçmıştı. “İnanabiliyor musun, on altı yaşında! Seninle yaşıt, hayatım,” derdi Alice, ta ki Caryn ona susması için yalvara­na dek. Bunu düşünmek bile Caryn’i huzursuz ediyordu.

Büyük ağabeyi Cameron da bulduğu ilk fırsatta evden ayrıl­mıştı, dolayısıyla eskiden yaşamlarının nasıl olduğunu sorabile­ceği kimse yoktu. Ortanca ağabeyi Owen teknik olarak onlarla birlikte yaşıyor ama nadiren eve geliyordu. Caryn onu önemserdi ama komik, mesafeli bir şekilde. Daha çok hiçbirini tanımıyormuş gibi hissediyordu. Hiçbirini, küçük kardeşi Brian’ı düşündüğü gibi düşünmezdi. Brian, Londra’ya taşındıktan sonra doğmuştu. Babası başkaydı, Mike. Mike inşaat işçisiydi ve arada bir uğrardı. Caryn, Mike’ı severdi.

Komik bir adamdı, sürekli gülümserdi ve Brian’ı görmeye geldiğinde Caryn’e de bir beşlik verirdi. Koyu tenliydi, kışın bile rengi koyuydu. Babası onu gör­meye Jamaika’dan geliyordu, öyle derdi Brian. Herkes Brian’m bu yüzden İtalyana ya da lspanyola, hatta Yunana benzediğini söylüyordu. Soluk tenli İngilizler gibi değildi. Caryn onun görü­nüşünü seviyordu; altın sarısı bir ten, kahverengi kıvırcık saçlar… Herkes onun gelecekte çok kalp kıracağını söylerdi, tıpkı babası gibi. Ama Mike da Alice’e pek yardımcı olamamıştı, ne yazık ki!

Alice’in ciddi bir yardıma ihtiyacı olduğunu söylerdi. “Aklının gittiğini’’ söylerdi. “Nereye gitmiş?” diye sormak isterdi Caryn. Öyle günler olurdu ki Caryn de oraya gitmek isterdi. Ama yapa­mazdı elbette. Brian’a kim bakacaktı? Caryn’in yemek pişirme­yi ve evi çekip çevirmeyi öğrenmesi iyi olmuştu, böyle demişti Alice iyi günlerinden birinde komşuları Bayan Relds’a. Sevgili küçük Caryn’im. Onsuz ne yapardım, bilmiyorum. Bunu duymak Caryn’i mutlu etmiş olmalıydı ama etmemişti.

Sadece kendini daha da huzursuz hissetmişti, sanki ona istemediği bir sorumluluk veriliyordu.

Lobiye açılan kapıyı itip bisikletini içeri soktu. Asansör bozuk­tu. Merdivenlere çıkan kapıyı açıp peşinden bisikletini sürükleye­rek sekizinci kata doğru çıkmaya başladı. İç çekti. Öyle haftalar oluyordu ki sanki hiçbir şey yolunda gitmiyordu.

2


‘Avonlea,’ Chinhoyi, Zimbabve, 1993

Nic Harte atını sessizce ahırlardan uzaklaştırıp toprak patika­ya soktuğunda, rüzgâr nazik bir fısıltıya dönüştü. Yol boyunca sı­ralanmış msasa ağaçlan çılgın öğle ışığını kesmişti. Şimdi giderek serinleyen günde her şey durgun ve sessizce, derecenin düştüğü ve zifiri karanlığın çöktüğü alacakaranlığı bekliyordu. Rüzgârla salınan ağaçlânn olduğu yolun ötesinde, dalgalanan beyaz-sarı mısır tarlalan dalgalanıyor, tepelerin yükselmeye başladığı bölge­de son buluyordu.

Yolu geçip ev gözden kaybolduğunda genç kız kolayca Simba’nın üzerine binip topuklarını atın gövdesine doğru bastırdı. Simba’nın verdiği karşılığı kalçalarında hissetti ve Simba ileri doğru atılıp dörtnala ilerledi. Evden ve üvey annesiyle arasın­da geçen şiddetli tartışmanın etkisinden uzakta, Nic göğsündeki ağırlığın giderek hafiflemeye başladığını hissediyordu.

Hâlâ masa ağaçlarının gölgesinde oldukları dar patika yol ­da, arkalarında bir kum bulutu bırakarak dörtnala ilerlediler. Mısır tarlalarının kenarından sola dönüp uzun, kuru çalıların arasından tepeye yöneldiler. Köylülerin yürüdüğü iki şeritli, rüzgârlı yolda ilerlerken uzun saplı bitkileri geçtiler ve zaman zaman başlan kalın sarı otların üzerine yükselerek çiftliklerle ücra köylerin arasın­da ilerlediler.

Sonra, daldıkları otların arasından sıyrılıp tırmanmaya başla­dılar. Simba yavaşlayarak tepelerin başladığını gösteren taşların ve küçük kayaların arasına girdi. Bir süre tırmandılar, dünya­daki tek ses onların nefesiydi; Nic’inki yumuşak ve üstünkörü, Simba’nınki ise derin ve sabırsız. Dizginlerin kaslarına değdiği yerde, boynunda terden köpüklü çizgiler oluşmuştu. Çiftliğin sınırında, hizmetkârların kaldığı evlerin arkasındaki ahırda bulunan altı atın içinde en çok Simba’yı severdi.

Yolun yarısına geldiklerinde Nic dizginleri çekti ve dönüp beyaz kayalıkların önünde uzanan san çayırların çırasına saklan­mış eve baktı. Evle çiftliğin sol tarafında işçilerin geniş bir alana yayılmış kulübeleriyle uydurma barakaları vardı; babasının nere­deyse otuz yıl önce bir hobi olarak başlattığı, çiftliğin yapılması için temizlenen dört bin hektarlık dev bir arazide minik, önemsiz noktalar. Avonlea bölgedeki en büyük mülktü. Adını büyük ola­sılıkla babasının çocukluğunun büyük bölümünü geçirdiği Avon Irmağı’nın kenarındaki yeşil tarlalardan alıyordu. Nic, babasının tam olarak nerede büyüdüğünden emin değildi.

Zaten Jim Harte bunları konuşacak türden bir adam da değildi. Kızı dahil pek çok insan onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Elbette Zimbabve’deki en zengin adamlardan biri olmasının dışında. Babasının giderek büyüyen şirketler ağı RhoMine, ülkenin en büyük özel şirketiydi. Güçlü, otoriter ve son derece acımasız olan babası, hiddetli ve adı kötüye çıkmış öfkesiyle kolay bir hedef, herkesin nefret ettiği türden bir adamdı. Tabii Jim Harte bunu ne fark ediyordu ne de önemsiyordu. Başka insanların ne düşündüğü zerre kadar umu­runda değildi.

Yine de herkes başarının da bir bedeli olduğunu söylerdi, ta­bii onun arkasından. Jim Harte bile trajediler karşısında çare­siz kalmıştı. İki evliliği de ölümle sonuçlanmıştı. İlk karısı Jane intihar etmişti. Onu intihara Jim’in sürüklediği dolaştı kulaktan kulağa, ilişkiler, gayri meşru bir çocuk, kırık bir kalp. Hiçbir şey ispatlanamadı, ortada gayri meşru bir çocuk da yoktu. Shaun ve Patrick, Nic’in üvey ağabeyleri, onun soyadını taşıyan tek evlalarıydı. Sonunda dedikodular da sona erdi. Jane, arazinin bitimindeki bahçıvanların her gün ilgilendiği gül bahçesine gö­müldü. Nic, babasının onun mezarını ziyaret ettiğini hiç görmedi. 

Ölümünden kısa süre sonra Jim Harte, Jane’in Ingiltere’deki ya­tılı okuldan en yakın arkadaşı Sarah Parker ile evlendi. Jane ve Sarah okulda ayrılmaz ikiliydi ve Jane Ingiltere’den aynldığında, Sarah sık sık Rodezya’ya geldi. Jane’in cenazesinde de bulundu, Nic onun teselli edilemeyecek kadar perişan olduğunu duydu.

Ama İngiltere’ye dönmedi. Jane’in cenazesinden altı ay sonra Jim Harte ile evlendi. Üç yıl sonra o da öldü, bir av kazasında öldürüldü. Ardında iki yaşında bir kız çocuk ile sahiplendiği iki üvey erkek çocuk bıraktı. Jim onun da adını ağzına almadı. Çeşitli evlerindeki tüm izler başanyla yok edildi.

Molly, Jim’in şimdiki ve üçüncü karısı kırk altı yaşında, iki kez dul kalmış işadamıyla evlendiğinde gerçek anlamda bir yeniyetmeydi. Shaun, Patrick ve Nic’in ilk görüşte hoşlanmadıkları İngi­liz bir aristokratın güvensiz, ürkek kızı olan Molly zaten bölünmüş olan aileyi giderek daha da böldü. 

Eve taşınır taşınmaz Shaun, Patrick ve Nic’i yatılı okullara gönderdi; önce Harare’de, sonra da daha uzakta, İngiltere’de. Mümkün olduğunca uzağa! Molly ve Jim’in şimdi dört yaşına gelmiş bir kızları vardı, Jessica. Molly ona çok düşkündü. Nic, Jessica’yı severdi ya da en azından biraz şans verilseydi sevecekti mutlaka. Ama Molly, Jessica’yı Nic’le yalnız bırakmazdı. Değerli kızı konusunda Nic’e güvenmediğini söylerdi. Nic, Molly’nin bir gün babasına Nic’in Jessica’yı incitebileceğin­den endişelendiğini söylediğini duymuştu.

Şaşkınlıktan ağzı beş karış açık kalmıştı. Jessica’yı incitmek mi? Neden bunu yapmak iştesin ki? Mutfağın dışında öfkeden kudurarak babasının onu savunmasını beklemişti. Yapmamıştı elbette. Nic’in duyamadığı bir şeyler mırıldanıp mutfaktan çıkmıştı.

Neticede Molly’nin varlığı sıcak bir yuva yaratmamıştı. Ama Jim şikâyetinizi dile getirebileceğiniz türden bir baba değildi, ço­ğu zaman evde yoktu zaten. Evde olduğunda da hepsi çenesini kapalı tutmayı öğrenmişti. Üçü de ondan korkuyordu, özellikle de Nic. Bir şekilde annesini, Sarah’yı anımsattığını biliyordu. Ne zaman odaya girse, babasının dudakları farkında olmadan gerilir, gözleri Nic’inkilerle buluştuğunda bakışlarında öfke ve nefrete ya­kın bir duygu belirirdi. Elinde değildi, bunu saklayamazdı ve Nic önemsememeyi uzun zaman önce öğrenmişti.

Nic, Simba’yı patikanın sonuna doğru iteledi ve kayalıktan dışarı uzanan büyük, pürüzsüz taş parçasının önünde durdu. Sa­at neredeyse dört buçuğa geliyordu ve gölgeler zemin boyunca simsiyah uzanıyordu. Dizginleri, yakınlardaki bir ağacın kütüğüne geçirip bir yandan yılanlara dikkat ederek taşın üzerine tırmandı. Yılanlar da sıcağı severdi ne de olsa. Günün sıcağı taşın beyaz, hafif benekli yüzeyini ısıtmıştı. Nic çıplak kollarını taşa değdirerek avuçları yerde, sırlını taşa dayadı. Kış mevsiminin son günlerinde gökyüzü mavinin derin ve parlak tonlarına bürünmüştü. Hafifçe gözlerini kapayarak güneşi göz kapaklarında hissetti. Sigarasını bulmak için elini cebine daldırdı. Birkaç gün içinde Londra’daki okula geri postalanacaktı. Shaun ve Patrick şanslıydılar. 

Nic’ten daha büyük ve dolayısıyla daha özgürlerdi. Jim onları bir süreli­ğine, daha sonra iş açısından onlara faydalı olacak çevreler edin­mek üzere Eton’a göndermişti. Şimdi ikisi de RhoMine için çalı­şıyordu. Üniversite söz konusu bile değildi. Tam bir zaman kaybı diye düşünmüştü Jim. Babalarının izinden gelmeyeceklerse erkek.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıÖteki Kızlar
  • Sayfa Sayısı632
  • YazarLesley Lokko
  • ÇevirmenMerve Duygun
  • ISBN9789751029935
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviSayfa6 Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur