Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

sir-muhafizi-kate-morton-artemis-yayinlariYaşadığınız hayatın zaten yaşayacağınız hayat olduğuna emin misiniz?

1961: Laurel sıcak bir yaz gününde, çocukken oynadığı ağaç eve saklanmış, Billy adında bir gencin, Londra’ya taşınmanın ve parlak bir geleceğin hayalini kuruyordu. Fakat bu huzurlu gün sona ermeden, Laurel, hayatını değiştirecek bir cinayete tanık olacaktı.

2011: Laurel artık çok sevilen bir oyuncuydu ama geçmişin gölgesinden bir türlü kurtulamıyordu. Tanık olduğu günahları aklından çıkaramadığı için aile evine dönerek geçmişin gizli parçalarını bir araya getirmeye karar verdi.

Bambaşka dünyalardan üç yabancının, Dorothy, Vivien ve Jimmy’nin yolu, savaş dönemi Londra’sında şans eseri kesişecekti.

Ve hiçbirinin hayatı eskisi gibi olmayacaktı.

***

1

İngiltere taşrasında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, 1960’ların başlarında bir yaz günü. Mütevazı bir ev: Beyaz boyalı, yarı ahşap. Batı tarafında boyası yer yer soyulmuş, sıvanın arasından yaban asması yükseliyor. Baca tepelerin­den duman tütüyor. Bir bakışta, üstündeki ocakta içten içe kaynayan leziz bir şey olduğunu anlarsınız. Sebze bahçesi evin arkasına doğru uzanıyor. Vitraylı pencerelerin kıvançlı pırıltısı, çatıdaki kiremitlerin özenli dizilişi…

Rustik bir çit evi çevreliyor, ahşap bir kapıysa işlenmiş bahçeyi öte taraftaki çayırlıklardan, arkadaki çalılıklardan ayırıyordu. Sık ağaçların arasında nehir, taşların üstünden süzülerek akıyor, yüzyıllardır olduğu gibi ışılda ve gölgeler arasında geçip gidiyor, ancak sesi buradan duyulamıyor. Çok uzakta. Ev, oldukça sessiz. Uzun, tozlu, ağaçlı araba yolunun ucunda duruyor. İsmini paylaştığı taşra yolundan görünmüyor.

Ara sıra esen rüzgâr dışında tam bir durağanlık, bir ses­sizlik hâkim. Geçen senenin modası bir beyaz hulahop, mor salkımlı kemere dayanmış duruyor. Gözü yamalı ve ağırbaşlı bir hoşgörüye sahip görünen bir oyuncak ayı, ye­şil bir çamaşır arabasına tutturulmuş sepetteki gözetleme yerinde bekçilik ediyor. Saksılarla dolu bir el arabası da sa­bırla hangarda bekliyor.

Bunca sakinliğine rağmen -hatta belki tam da bu yüz­den- bütün bu manzara, bir beklenti, heyecan dolu bir his veriyor. Tıpkı oyuncuların kulisten çıkmasından hemen önceki tiyatro sahnesi gibi. Tüm olasılıklar insanın gözü önünde serilince, kader henüz koşullarla kısıtlanmamışken, işte o zaman…

“Laurel!” Uzakta gelen bir çocuğun sabırsız sesi. “Laurel, neredesin?”

Sanki büyü bozulmuş gibi. Evin ışıkları sönüyor ve per­deler kalkıyor.

Bir grup tavuk aniden ortaya çıkıp bahçe yolundaki tuğlaların arasında yemlenmeye koyuluyor. Bir kestane kargasının gölgesi bahçe boyunca geziniyor, yakındaki bir çayırlıkta duran traktör çalışmaya başlıyor. Ve bütün bunları tepeden gören, ahşap bir ağaç evin döşemesinde sırtüstü uzanan on altı yaşındaki bir kız, emdiği limonlu Spangle’ını ağzına iyice ittirip iç geçiriyor.

Acımasızlık bu, diye düşünüyordu, beni aramayı sürdür­melerine izin vermek. Fakat sıcaklık ve sakladığı sır yü­zünden, oyun oynamaya -hem de çocukça oyunlar- gücü yoktu. Üstelik tüm bunlar mücadelenin bir parçasıydı ve babasının dediği gibi, insan verdiğinin karşılığını alırdı, denemediği sürece öğrenemezdi. Saklanacak yerleri bul­mak konusunda daha iyi olması, Laurel in suçu değildi.

Doğru, diğerleri ondan daha küçükçü ama bebek de sa­yılmazlardı.

Her halükarda, kimsenin onu bulmasını da istemiyor­du. Bugün değil. Tek istediği, burada yatmak, zihni sadece onunla dolarken, elbisesinin ince keten kumalının çıplak bacaklarına değdiğini hissetmekti.

Billy.

Gözlerini kapattı. Kararmış göz kapaklarının altında, ismi kendiliğinden beliriverdi. Neondu, canlı pembe neon. Teni ürperdi ve Spangle’ı ağzında öyle bir çevirdi ki oyuk olan orta yerini dilinin ucunda dengeledi.

Billy Baxter.

Siyah güne; gözlükleri üzerinden ona bakışı, o kaba, eğri gülümsemesi, siyah, güzel saçları…

Bir anda olmuştu. Gerçek aşkı nasıl bilirse öyle. Shirley’yle birlikte beş cumartesi önce otobüsten indiklerinde, Billy ve arkadaşlarını dans salonu merdivenlerinde sigara içerken görmüştü. Göz göze gelmişler ve Laurel, haftalık harçlığını bir naylon çoraba verdiği için Tanrıya şükretmişti.

“Hadi ama Laurel.” Iris’ti bu. Konuşması, havanın sı­caklığından ağırlaşmıştı. “Neden dürüst oynamıyorsun?”

Laurel gözlerini daha da sıkı kapattı.

Her dansta birlikte dans emişlerdi. Grup, müziği daha da hızlı çalmaya başlamıştı. Laurel’in Bunty’nin kapağından dikkatle taklit ettiği Fransız topuzu gevşemişti. Ayakları ağrıyordu. Yine de dansa devam etmişti. Sonunda Shirley gelip kimse onunla ilgilenmediği için küsünce, teyzesi gibi yanında bitti. Laurel, eğer izin saatine yetişmek istiyorsa eve dönen son otobüsün yaklaştığını söylediğinde dur­muştu -Shirley gelse de gelmese de sorun değildi. Derken, Shirley ayağını yere vururken, Laurel yüzü kızararak veda etti. Billy elini tutup onu kendine çekmişti. Laurel’in için­de bir şeyler, bu zamanı, bu güzel, görkemli anı, hayatı bo­yunca beklediğini çok net görebiliyordu.

“Ah, keyfîn bilir.” iris artık kısa ve sinirli konuşuyordu. “Ama doğum günü pastası bittiğinde beni suçlama.”

Öğle vakti geçmiş, ağaç evin penceresinden sıcak hava giriyor, Laurel’in göz kapaklarının içini yakıyordu. Laurel dik oturdu, fakat saklandığı yerden çıkmak için hiçbir giri­şimde bulunmadı. Makul ama -Laurel’in, annesinin yaptığı Victoria kekine karşın, zayıflığı efsaneviydi- boş bir tehditti bu. Laurel kek bıçağının mutfak masası üstünde unutuldu­ğunu, ailecek piknik sepetlerini hazırlarken -evden kilimler, köpüklü limonata, yüzme havluları, yeni transistörü alıp uçar gibi kapıdan fırladıklarında- çıkan kargaşa arasında unutulduğunu çok iyi biliyordu. Biliyordu çünkü saklam­baç oynarmış gibi oraya geri dönmüştü. Paketi almak için, serin, loş eve gizlice girdiğinde, bıçağı meyve kâsesinin ya­nında, üzerine kırmızı bir kurdele bağlanmış hâlde buldu.

Bıçak bir aile geleneğiydi. Tüm doğum günlerinde, Noellerde, Nicolson aile tarihindeki, binlerinin neşelenme­ye ihtiyacı var pastalarını hep o kesmişti. Annesi gelenekle­re çok bağlıydı. Dolayısıyla birisi bıçağı almaya gönderile­ne dek, Laurel özgür olduğunu biliyordu. Neden olmasın? Sakin geçen dakikaların çok nadir bulunduğu, birisinin her zaman bir kapıdan girip diğerini çarparak kapadığı, onla­rınki gibi bir evde yalnız kalabilmek, âdeta günahla eşti.

Özellikle de bugün, yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.

Paket Laurel’e geçen perşembe günü, postayla gelmişti. Şans eseri, postacıyı karşılayan Rose olmuştu; iris, Daphne ya da -Tanrı’ya şükürler olsun- annesi değil. Laurel bunun kimden geldiğini hemen anlamıştı. Yanakları kıpkırmızı olmuş, fakat bir şekilde Shirley’ye, bir grubun albümü ol­duğunu gevelemişti. Laurel’in olayı gizleme çabasını Rose anlamamıştı çünkü o sırada, en iyi hâliyle bile güvenilmez olan dikkati, parmaklık dikmesine çevrilmişti.

O akşam geç saatlerde, televizyon karşısında toplaşmış Juke Box Jury’i izliyorlar, Iris’le Daphne, Cliff Richard ve Adam Faith’in göreceli yeteneklerini karşılaştırırlarken, babaları ise İkincisinin kötü Amerikan aksanından, İngiliz İmparatorluğunun genel israfından dert yanıyordu. O sı­rada Laurel gizlice dışarı sıvışmıştı. Banyo kapısını kapatıp yere oturmuştu. Sırtını kapıya yaslamıştı.

Parmakları titreyerek paketi ucundan açtı.

Kucağına, mendile sarılmış bir kitap düşmüştü. Kâğıttan, başlığını okumuştu -Harold Pinter’dan Doğum Günü Partisi’ydi. İçini bir ürperti aldı. Laurel, ciyaklama­mak için zor duruyordu.

O günden beri, yastık kılıfının içinde kitapla birlikte uyuyordu. Pek rahat olduğu söylenemezdi ama kitabı ya­kınında tutmak istiyordu. Yakınında tutması gerekiyordu. Önemli bir şeydi o.

Laurel’in büyük bir ağırbaşlılıkla, insanın bir yol ayrımı­na geldiğine inandığı anlar olurdu. Hiç umulmadık bir anda, kişinin hayatının akışını değiştiren bir şey gerçekleşirdi. Pinter’ın oyununun galası tam da böyle bir anda yapılmıştı. Laurel haberi gazeteden almış ve gitmek için çok heveslenmişti. Annesiyle babasına Shirley yi ziyarete gideceğini söy­lemiş, Shirley’ye ise kimseye bir şey dememesi için yeminler ettirmiş, ardından Cambridge’e giden otobüse adamıştı.

Herhangi bir yere, ilk kez yalnız yolculuk yapıyordu. Karanlık Sanat Tiyatrosu’nda oturup Stanley’nin doğum günü partisinin bir kâbusa dönüşünü izlerken, daha önce hiç benzerini yaşamadığı bir aydınlanma yaşadığını hisset­mişti. Her pazar sabahı kızarmış yüzlü Bayan Buxton’ın görünüşte keyfîni çıkardığı türden bir İfşaydı bu. Laurel heyecanlarının, Tanrı kelamından ziyade, yeni gelen genç papazla ilgili olduğunu düşünüyordu. Sahnedeki drama en can alıcı noktasında içine işlerken ucuz koltuğunun kena­rında oturuyor, yüzünün mutluluktan kızardığını hissedi­yor ve anlıyordu. Tam ne olduğu belli değildi belki ama emindi: Hayatta çok daha fazlası vardı ve onu bekliyordu.

Ne yapması gerektiğini bilmeden bu sırrı kendine sak­lamıştı. Üstelik bunu bir başkasına nasıl anlatabilirdi, bile­miyordu. Nihayet ertesi akşam kolunu ona dolayıp yanağı deri ceketine dayalıyken, her şeyi Billy ye itiraf etmişti…

Laurel kitabın içindeki mektubu alıp tekrar okudu. Kısaydı, cumartesi öğleden sonra iki buçukta, yolun so­nunda motosikletiyle onu bekleyeceğini söylüyordu -ona göstermek istediği şu küçük mekân vardı, sahilde en sev­diği yerdi.

Laurel kol saatine baktı. Gitmesine iki saatten az bir süre kalmıştı.

Ona Doğum Günü Partisi oyunundan ve kendini na­sıl hissettiğinden bahsettiğinde, Billy başını sallamıştı. Londra’ya tiyatroyu, adını unuttuğu bir sürü gece kulü­bünü anlatmış, Laurel bu pırıl pırıl olasılıklar karşısında gülümsemişti. Ardından Billy, kızı öpmüştü. Laurel in ilk doğru düzgün öpüşmesiydi bu. Başında bit ışık patlamış, içindeki her şeyi aydınlatmıştı.

Daphne’nin tuvalet masasına dayadığı küçük el aynası­na dönüp kendine baktı. Her iki gözünün ucuna büyük bir titizlikle çizdiği siyah çizgileri karşılaştırdı. Eşit olduklarına kanaat getirince kaküllerini düzeltti ve içini bulandıran, çok önemli bir şey unuttuğu hissini bastırmaya çalıştı. Plaj havlusu gelmişti aklına. Mayosunu zaten elbisesinin içine giymişti. Annesiyle babasına, Bayan Hodgkins’in dükkânı silip süpürmek için ona biraz daha uzun süre ihtiyacı oldu­ğunu söylemişti.

Laurel aynadan dönüp tırnak etini ısırdı. Gizlice iş yapmak hiç ona göre değildi, tyi bir kızdı o, herkes böy­le söylerdi -öğretmenleri, arkadaşlarının anneleri, Bayan Hodgkins. Ancak başka şansı var mıydı? Bunu annesiyle babasına nasıl açıklayabilirdi ki?

Severek anlattıkları tanışma hikâyesi ne olursa olsun, annesiyle babasının aşkı hiç tatmadığına neredeyse emindi. Ah, birbirlerini yeterince seviyorlardı, fakat bu daha çok, omuz ovuşturmalar ve sürekli çay içerek ifadesini bulan, yaşlı birinin güvenilir sevgisiydi. Laurel hararetli bir şekil­de iç geçirdi. İkisinin de diğer türlü bir aşkı, içinin kıpır kıpır olduğu, kalbinin güm güm çarptığı ve fiziksel arzular duyulan aşkı -Laurel kızardı- bilmediğini söylemek yerindeydi.

Sıcak bir rüzgârla birlikte, annesinin uzaktan gelen kahkahasını işitti. Ne kadar belirsiz görünse de hayatının uçurumunda durduğunu fark etmek hoşuna gitti. Sevgili anne. Gençliğinin savaşta heba olması onun suçu değil­di. Kocasıyla tanışıp evlendiğinde yirmi beş yaşındaydı. İçlerinden birinin keyfi bozuk olduğunda, hâlâ kâğıttan gemi yapma becerilerini gösterip dururdu. Yazın Bahçecilik Kulübü ödülünü kazanmış ve gazeteye çıkmıştı. (Sadece yerel gazete değildi -makale, bölgesel olaylarla ilgili özel bir sayı için, Londra basınına da dağıtılmıştı. Shirley’nin babasının avukatı, bu konuyu gazetesinde çıkarmaktan, getirip onlara göstermekten büyük bir zevk almıştı.) Babası gazete kupürünü yeni buzdolabının üstüne asınca, annesi utanmış gibi yapmış ve karşı çıkmıştı. Tabii yarım ağızla. Üstelik kupürü indirmemişti de. Hayır, kadın upuzun taze fasulyeleriyle gurur duyuyordu. İşte Laurel’in demek iste­diği şey, tam da buydu. Tırnağından söktüğü parçayı yere tükürdü. Anlatılmaz bir şekilde, taze fasulyeleriyle gurur duyan birini, dünyanın değiştiğine zorla ikna etmektense, aldatmak daha kibarcaydı.

Laurel’in yalancılık konusunda pek deneyimi yoktu. Birbirlerine yakın bir aileydiler. Arkadaşlarının hepsi böyle söylerdi. Yüzüne karşı da arkasından da. Dışarıdan insanla­ra göre Nicolsonlar birbirlerini gerçekten sevme günahını işliyor ve bu, herkese çok şüpheli görünüyordu. Ancak son zamanlarda işler değişmişti. Laurel her zamanki hareket­liliğin içinde olmasına rağmen, yeni, tuhaf bir mesafenin oluştuğunun farkındaydı. Yaz esintisi tutam tutam saçla­rını yanaklarına doğru savururken hafifçe kaşlarını çanı. Akşamları, yemek masasının başına oturduklarında ve ba­basının komik olmayan o tatlı şakalarına güldüklerinde, kendini dışarıdan içeri bakan biri gibi hissediyordu. Sanki diğerleri, bir tren vagonunda her zamanki gibi ailecek ta­kılıyor, Laurel ise onlar uzaklaşırken, tek başına oturmuş, seyrediyordu.

Gerçi onları terk edecek olan kendisiydi. Hem de çok yakında. Araştırmasını yapmıştı: Gitmesi gereken yer.

Diksiyon ve Oyunculuk Okuluydu. Evden ayrılmak is­tediğini söylediğinde ailesi ne diyecekti acaba? İkisi de o kadar çok yönlü değillerdi. Annesi, Laurel doğduğundan beri Londra’dan uzağa gitmemişti. Üstelik en büyük kızla­rının, bırakın tiyatroda belirsiz bir hayat yaşamayı, oraya taşınmayı düşünmesi bile, sırf bir öneri olarak dahi ikisini de felce uğratmaya yeterdi.

Aşağıda ıslak çamaşırlar ipe asılıydı. Büyükanne Nicolson’ın nefret ettiği kotunun bir bacağı -“Ucuz görü­nüyorsun Laurel. Oradan oraya savrulan bir kızdan daha beter bir şey yoktur”- bir diğerine çarpıyor, tek kanatlı tavu­ğu korkutarak ciyaklamasına, daireler çizerek dönmesine neden oluyordu. Laurel, beyaz çerçeveli güneş gözlüklerini burnunun üstüne kaydırıp ağaç evin duvarına çöktü.

Sorun, savaştı. Biteli on altı sene olmuş -yaşadığı haya­tın bütünü- ve dünya değişmişti. Artık her şey bambaşkay­dı: Gaz maskeleri, üniformalar, karneler ve geri kalan her şey, babasının tavan arasında tuttuğu haki sandığa aitti. Ne yazık ki bazı insanlar bunu anlamıyordu. Aslına bakılırsa, yirmi beş yaşın üstündeki herkes.

Billy onların anlamasını sağlayacak sözleri asla bulama­yacağını söylüyordu. Buna, “kuşak farkı” deniliyordu ve kendini ifâde etmek anlamsızdı. Sürekli her yere taşıdığı Alan Sillitoe kitabında yazıldığı gibiydi. Yetişkinler çocuk­larını anlayamazlardı ve anlarlarsa da bir şeyleri yanlış ya­pıyorsun demekti.

Laurel, alışkanlıktan gelen bir özelliğiyle -annesiyle ba­basına sadık, iyi kız- Bill’e karşı çıkmak için atılmış, fakat bunu yapmamıştı. Zira düşünceleri son zamanlarda, kız kardeşlerinden kaçtığı o akşamlara kaymıştı: Transistörlü…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSır Muhafızı
  • Sayfa Sayısı600
  • YazarKate Morton
  • ÇevirmenZeynep Arıkan
  • ISBN9786051424491
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviArtemis Yayınları / 2014-05

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur