Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Tam 22 dile çevrilen gerçek bir öykü.

Bu kitapta okuyacaklarınız hayal ürünü değil.
Times Bestseller

Sokaklarda yaşayan James Bowen yaralı bir sarman bulduğunda hayatının ne denli değişeceğini bilmiyordu.

Kıt kanaat geçiniyordu ve son ihtiyacı olan şey bir kediydi.
Oysa tanıştıktan sonra ayrılmaz bir ikili oldular ve birbirlerinin yaralarını sardılar.
Sokak Kedisi Bob herkesin yüreğine işleyecek, umut dolu ve sıcacık, gerçek bir hikâye…

“Yaralı bir sarmanın sokaklarda yaşayan bir adamın hayatını nasıl değiştirdiğine dair sıcak ve etkileyici bir hikâye…

Yayımlandığı andan itibaren çok satanlar listesine giren bu kitap, hayat dolu bir dostluk hikâyesi olmasının yanı sıra sokaklardaki hayatın ne denli adaletsiz olduğunu da gözler önüne seriyor.”
-The Guardian-

“Yürekleri ısıtan bir umut mesajı…”
-Daily Mail-

“James ve Bob’un ilk imza gününde hayranları metrelerce kuyruk oluşturdu. Uslu kedi Bob, sadece iki saatte tam 180 kitap imzaladı.”
-Bookseller-

***

Bryn Fox’a… ve bir dostunu kaybeden herkese..

Dost Gezginler

Bir yerlerde meşhur bir alıntı okumuştum. Yaşadığımız her gü­nün bize sunulan ikinci bir şans olduğunu söylüyordu. Bunu değerlendirmek elimizdeydi aslında, ancak çoğunlukla yapmı­yorduk.

Hayatımın büyük bir bölümünü bu alıntıyı doğru çıkararak geçirdim. Önüme neredeyse her gün birçok fırsat çıktı. Uzun süre hiçbirini değerlendiremedim, ama sonra, 2007’nin başların­da, bu durum nihayet değişmeye başladı. Bob ile arkadaşlığımı­zın başlangıcı da o günlere dayanıyor. Geri dönüp baktığımda, sanki bu onun için de ikinci bir şanstı diye düşünüyorum.

Onunla ilk defa mart ayının kasvetli bir perşembe günü karşı­laştım. Londra daha tam anlamıyla kışı atlatamamıştı ve sokak­lar hâlâ dondurucu derecede soğuktu, özellikle de rüzgâr Thames Nehri üstünden estiğinde. Gece don ihtimali bile vardı. Ben de bu sebeple, Covent Garden civarında tüm gün gitar çaldıktan sonra, Londra’nın kuzeyine düşen Tottenham’daki sosyal konut­lardaki yeni evime her zamankinden erken döndüm.

Siyah gitar kutum ve sırt çantam her günkü gibi omzumdaydı, ancak bu gece farklı olarak en yakın arkadaşım Belle de bana eşlik ediyordu. Belle ile yıllar önce bir ilişkimiz olmuştu, ama şimdi sadece arkadaştık. Evlere servis yapan ucuz bir Hint restoranından yemek ısmarlayacak ve köşedeki kermesten aldığım küçük siyah-beyaz televizyonda bir film izleyecektik.

Her zamanki gibi apartmandaki asansör çalışmadığından, be­şinci kata kadar olan uzun zorlu yürüyüşe boyun eğerek, merdi­venlere doğru yöneldik.

Holdeki floresan lambalar kırıktı ve giriş katının bir kısmı ka­ranlığa gömülmüştü, gene de merdivenlere doğru ilerleyince, karartıda parlayan bir çift gözün farkına varabildim. Uysal, bir parça da hüzünlü miyavlamayı duyunca, işi çözdüm.

İlerleyince, hole çıkan koridordaki giriş katı dairelerinden biri­nin paspasma kıvrılmış olan sarmam loş ışıkta seçebildim.

Kedilerle büyümüştüm ve onlara karşı her zaman bir parça zaafım vardı. İyice bakabilmek için yanma yaklaşınca, erkek ol­duğunu fark ettim.

Onu daha önce etrafta hiç görmemiştim ama karanlıkta dahi, farklı, karakter sahibi bir kedi olduğunu anlayabiliyordum. Bi­razcık bile tedirgin olmamıştı, aslına bakarsanız tam tersi bir durum söz konusuydu. Vakur bir havası vardı. Orada, gölgele­rin arasında sanki kendi evindeymiş gibiydi ve bana attığı sabit, meraklı ve zeki bakışlardan yola çıkarak, onun alanına girenin asıl ben olduğum anlaşılıyordu. Sanki bana, “İyi de kimsin sen ve burada ne işin var?” diyordu.

Eğilip, bir merhaba demekten kendimi alıkoyamadım.

“Selam dostum. Seni daha önce görmemiştim, burada mı ya­şıyorsun?” dedim.

Aynı dikkatli, hafif ilgisiz ifadeyle, hâlâ beni değerlendiriyormuşçasına yüzüme baktı.

Arkadaşlık kurmak, ama en çok da tasma veya bir çeşit hüvi­yet taşıyor mu diye bakmak için boynunu okşamaya karar ver­dim. Karanlıkta emin olamasam da, elime bir şey gelmediğini fark edebildim ki bu dar aklıma hemen sokak kedisi olabileceği fikrini getirdi. Londra’da bunlardan oldukça fazla vardı.

İlgimden hoşlanmışa benziyordu, hafifçe üstüme sürtünmeye başladı. Onu okşadıkça, tüylerinin yer yer döküldüğünü fark et­tim. İyi bir yemeğe ihtiyaç duyduğu çok açıktı. Sürtünme şekline bakılırsa, sevilmeye de muhtaçtı.

Sabırla merdivenlerin başında bekleyen Belle’e bakıp, “Zavallı şey, herhalde bir sokak kedisi. Tasma takmıyor ve çok zayıf,” dedim.

Kedilere karşı zaafım olduğunu biliyordu.

Başıyla kedinin önünde yattığı daire kapısını işaret ederek, “James hayır, onu alamazsın,” dedi. “Öylece içeri girip, bu nok­tayı rastgele seçmiş olamaz. Orada kim yaşıyorsa, ona ait olmalı. Muhtemelen eve gelip, onu içeri almalarmı bekliyordur.”

Gönülsüzce söylediklerine razı oldum. Tüm işaretlerin evsiz olduğunu göstermesine rağmen, bir kediyi alıp öylece evime gö­türemezdim. Buraya daha yeni taşınmıştım ve hâlâ evimi düzen­lemekle meşguldüm. Ya o dairede yaşayan kişiye aitse? Sonuçta hayvanlarını kapıp giden birini hoş karşılamazlardı herhalde, öyle değil mi?

Kaldı ki, o anda ihtiyacım olan son şey bir kedinin getireceği ek sorumluluktu. Sosyal konutlarda kıt kanaat geçinmeye çalışan başarısız bir müzisyen ve iyileşme yolundaki bir uyuşturucu bağımlısıydım. Kendi sorumluluğumu almak bile yeterince zordu.

Ertesi sabah, yani Cuma günü, aşağı inince bizim sarmanı hâlâ orada yatarken buldum. Sanki, aradan geçen aşağı yukarı on iki saat boyunca, yerinden hiç kıpırdamamıştı.

Gene diz çöküp onu sevdim. Bundan keyif aldığı gün gibi açıktı. Mırlıyor ve ona yöneltilen ilgiden zevk alıyordu. Henüz bana yüz­de yüz güvenmiyordu. Ne var ki, tehlikeli olmadığımı düşündüğü de belliydi.

Onu gün ışığında görünce çok güzel bir hayvan olduğunu fark ettim. Insanın içine işleyen yeşil gözleri ile hakikaten dikkat çekici bir yüzü vardı. Bununla birlikte, yüzündeki ve bacaklarındaki çi­ziklerden bir kavgaya karıştığı veya bir kaza geçirdiği anlaşılıyor­du. Bir gece önceki tahminim yanlış çıkmamıştı; tüyleri çok kötü durumdaydı: Tel tel olmuşlardı, yarım düzine kel alcından derisi görülüyordu. Onun için artık gerçekten endişelenmeye başlamış­tım, ama bir kez daha kendime, hayatımı düzene sokmak konu­sunda başımda yeteri kadar dert olduğunu hatırlattım. Böylece hiç istemediğim halde, sokaklarda müzik yaparak üç beş pound ka­zanmaya çabalamak üzere, Tottenham’dan Londra’nın merkezine ve oradan da Covent Garden’a giden otobüsü yakalamaya çıktım.

O gece oldukça geç döndüm, saat neredeyse on olmuştu. He­men koridorda bizim sarmanı gördüğüm yere doğru yöneldim ama ondan eser yoktu. Hafif bir hayal kırıklığına uğradım. Ona bir parça kanım kaynamıştı. Fakat ekseriyetle rahatladım. Sahiple­rinin, her nereye gittilerse dönüp, onu içeri aldıklarını düşündüm.

Ertesi gün aşağı inip de onu aynı yerde bulunca bütün ümitle­rim kırıldı. Şimdi eskisinden de savunmasız bir hali vardı, tüyleri karman çormandı. Üşümüş ve aç görünüyor, biraz da titriyordu.

Onu okşayarak, “Bakıyorum da hâlâ buradasın,” dedim. “Bu­gün pek de iyi görünmüyorsun.”

Bu durumun gereğinden fazla uzadığına karar verdim.

Dairenin kapısını aynen çaldım. Bir şeyler söyleme ihtiyacı duyuyordum. Eğer bu onların kedisiyse, yaptıkları hiç de doğru bir davranış değildi. Bir şeyler yemesi, içmesi ve belki de bir ve­terinere görünmesi gerekiyordu.

Kapıda bir erkek belirdi. Tıraşsızdı, üzerinde bir tişört ve eşof­man altı vardı ve öğlen olmasına rağmen uykudan yeni uyanmış gibi duruyordu.

“Dostum rahatsızlık verdiğim için kusura bakma. Bu senin ke­din mi?” diye sordum.

Bir anlığına bana deliymişim gibi baktı.

Kafasmı eğip paspasın üstünde top halini almış sarmanı gör­meden önce, “Hangi kedi?” diye sordu.

Ardından ilgisiz bir omuz silkmeyle, “Yo hayır,” dedi. “Be­nimle bir alakası yok.”

“Günlerdir burada,” diye karşılık verdiğimde ise boş bir ba­kışla karşılaştım.

“Öyle mi? Yemek kokusu falan almıştır. Dediğim gibi, benimle bir alakası yok.”

Sonra da kapıyı yüzüme kapattı.

O an kararımı verdim.

“Hadi dostum, benimle birlikte geliyorsun.” Sırt çantamı ka­rıştırıp sokakta müzik yaparken düzenli olarak yanıma uğrayan kedilere ve köpeklere ikram etmek için özellikle yanımda taşıdı­ğım bir kutu bisküviyi arandım.

Kutuyu ona doğru tıkırdatınca, anında dört ayağının üstünde zıplayıp beni takip etti.

Ayaklarıyla ilgili bir derdi olduğunu ve arka bacaklarından bi­rini tuhaf bir biçimde sürüdüğünü görebiliyordum. Dolayısıyla, beş kat merdiveni çıkarken biraz ağırdan aldık. Birkaç dakika sonra güvenli bir biçimde daireme yerleşmiştik.

Dürüst olmak gerekirse, dairem eski püsküydü. Televizyonun haricinde, tek sahip olduklarım; ikinci el bir çekyat, küçük yatak odasının köşesinde bir şilte ve mutfak alanında yan çalışır bir buzdolabı ile mikrodalga fırın, su ısıtıcısı ve tost makinasıydı. Ocak yoktu. Dairede, bunların haricinde sadece kitaplarım, vi­deo kasetlerim ve ıvır zıvırım vardı.

Çöpçü gibiyimdir ben biraz; sokaktan her türlü şeyi toplar, evime getiririm. O esnada, bir köşede kırık bir parkmetre, di­ğerinde kovboy şapkalı bir vitrin mankeni duruyordu. Bir kere­sinde bir arkadaşım, evimi, “antika dükkânı”na benzetmişti. Gel gör ki, yeni çevresini keşfe çıkan pisinin tek merak ettiği kısım mutfaktı.

Buzdolabmdan biraz süt çıkartıp bir kaba boşalttım ve azıcık su ile karıştırdım. Yaygın inanışın aksine, sütün kediler için za­rarlı olabileceğini biliyordum, zira kediler aslında laktoza duyarlıdırlar. Sulu sütü saniyede yalayıp yuttu.

Buzdolabında birazcık ton balığı vardı. Bunu da birkaç ezilmiş bisküvi ile karıştırıp verdim. Gene aç kurt gibi yedi. ‘Zavallı şey, tam anlamıyla açlıktan ölüyor olmalı.’ diye düşündüm.

Soğuk ve karanlık koridordan sonra, pisi için daire beş yıldızlı otel gibiydi. Orada olduğu için çok memnun görünüyordu. Mut­fakta karnını doyurduktan sonra salondaki kaloriferin yanına kıvrıldı.

Onu özenle inceleyince ayağında bir sorun olduğuna dair en ufak bir şüphem kalmadı. Sahiden de yanına çöküp dikkatlice gözden geçirince, sağ arka bacağında büyük bir apse olduğunu fark ettim. Şeklinden ve büyüklüğünden, bunu kimin yaptığını anlamak zor değildi. Muhtemelen dişlerini bacağına saplayan, kaçmaya çalışınca da sıkıca tutan bir köpek veya bir tilki tarafın­dan saldırıya uğramıştı. Ayrıca, bir tanesi gözünden çok uzakta bulunmayan, diğerleri de vücudunda ve bacaklarında olan pek çok sıyrığı vardı.

Onu küvete sokup, yarayı, etrafına bir parça alkolsüz nemlen­dirici ve üstüne vazelin sürerek elimden geldiğince temizledim. Böyle bir durumda başka bir kedi kıyameti koparırdı, ama o bir melek gibiydi.

Günün geri kalan kısmının büyük bir bölümünü şimdiden en sevdiği nokta olan kaloriferin yanında kıvrılarak geçirdi. Arada sırada da, bulduğu her şeyin üstüne atlayıp tırmalayarak daire­nin içinde turlamayı ihmal etmedi. Daha önce ilgisini çekmeyen köşedeki vitrin mankeni, şimdi bir cazibe unsuruna dönüşmüş­tü. Benim için bir sakıncası yoktu. Canının istediği gibi davra­nabilirdi.

Sarmanların çok hareketli olabildiklerini biliyordum. Onun da içinde çokça bastırılmış enerji olduğu aşikârdı. Okşamak için ya­nına gittiğimde, zıplayıp bana pati attı. Bir yerden sonra oldukça canlanıp deli gibi sağı solu tırmalamaya başladı, neredeyse elimi çiziyordu.

Onu üstümden kaldırıp yere doğru koyarak, “Tamam dostum, sakin ol,” dedim. Kısırlaştırılmamış genç erkeklerin had safhada hareketli hale gelebildiklerini biliyordum. Tahminime göre, hâlâ ‘her şeyi yerli yerindeydi’ ve ergenlik döneminin ortalarındaydı. Tabii ki emin olamazdım; gene de bu, bir evden ziyade sokaktan geldiğine dair hislerimi güçlendiriyordu.

Geceyi televizyon izleyerek geçirdim. Pisi, görünüşe göre halinden memnun, kaloriferin kenarına kıvrılmıştı. Bir tek ben yatmaya giderken hareketlendi; kalktı, beni yatak odasına kadar takip etti ve topak olup ayakucuma uzandı.

Karanlıkta nazik mırıltılarını dinlerken, varlığının bana iyi geldiğini hissettim. Bir bakıma bana arkadaş olmuştu, ki bu son zamanlarda çok sahip olmadığım bir şeydi.

Pazar sabahı epey erken bir saatte uyanıp sahibini aramak üzere sokak sokak dolanmaya karar verdim. Birilerinin “Kayıp Kedi” ilanı asmış olabileceğini düşündüm. Hemen hemen her gün mahalledeki elektrik direklerinde, ilan panolarında, hatta otobüs duraklarında bir kayıp ev hayvanı ilanı olurdu. O kadar çok kayıp kedi ilanı vardı ki, neredeyse civarda bir kedi hırsızı çetesi olduğundan şüphelendim.

Sahibini bulma ihtimalime karşılık, güvenlik nedeniyle ayak­kabı bağcığından yaptığım bir tasmayı da boynuna takarak, ke­diyi yanıma aldım. Merdivenlerden giriş katına inerken, yanım­da yürümekten mutlu görünüyordu.

Binanın dışına çıkınca, öne geçmek istercesine ipi çekmeye başladı. Çişinin geldiğini tahmin ettim. Sahiden de komşu bi­nanın bitişiğindeki çalılık alana gidip, doğanın çağrısına kulak vermek için bir iki dakikalığına kayboldu. Sonra bana dönüp, güle oynaya tekrar tasmaya girdi.

‘Bana gerçekten güveniyor olmalı.’ diye içimden geçirdim. Der­hal güveninin karşılığını vermem ve ona yardım etmeyi dene­mem gerektiğini düşündüm.

İlk uğranılacak liman, sokağın karşısında oturan kadındı. Böl­gede kedilere bakması ile tanınıyordu. Mahalledeki sokak ke­dilerini besliyor ve gerekirse kısırlaştırıyordu. Kapıyı açtığında, içeride en az beş kedi gördüm. Daha arkada kaç tane olduğunu Allah bilir. Sanki civardaki tüm kediler, biraz yemek alabilmek için en uygun yer olduğunu bildikleri arka bahçesinde toplanı­yordu. Hepsini beslemeye durumunun nasıl el verdiğini hayal bile edemiyordum.

Pisiyi görür görmez hemen kanı kaynadı ve küçük bir ikram­da bulundu.

Ne var ki bu hoş hanımın kedinin nereden geldiği ile ilgili bir fikri yoktu. Onu daha önce hiç görmemişti.

“İddiaya girerim, Londra’nın başka bir bölgesinden geliyor. Sokağa atıldıysa hiç şaşırmam,” dedi. Bir şey duyma ihtimaline karşı kulak kesileceğini söyledi.

İçimden bir ses, Tottenham’ın çok uzağında bir yerlerden gel­diği konusunda haklı olduğunu söylüyordu.

Sırf meraktan, hangi yöne gitmesi gerektiğini biliyor mu diye bakmak için, kediyi tasmasından çıkardım. Fakat sokakta yürür­ken, nerede olduğunu bilmediği belliydi. Tamamen kaybolmuş gibi görünüyordu. Sanki bana, “Nerede olduğumu bilmiyorum; seninle kalmak istiyorum,” dercesine baktı.

Birkaç saat kadar dışarıda kaldık. Yanımdan geçen mahalle­lilere onu tanıyıp tanımadıklarını sorduğum bir an, beni yalnız bırakıp çalıların araşma daldı ve tekrar işini gördü. Aldığım tek karşılık, boş bakışlar ve omuz silkmeydi.

Benden ayrılmak istemediği gayet açıktı. Etrafta dolandıkça, hikâyesini merak etmekten kendimi alamadım: Nereden geliyor ve aşağıdaki paspasın üstünde yatmadan önce nasıl bir hayat sürüyordu?

Bir yanım, sokağın karşısmdaki ‘kedi kadına’ katılıyor ve onun bir ev kedisi olduğuna inanıyordu. Güzel görünümlü bir kediydi ve muhtemelen yılbaşında veya birinin doğum gününde alınmıştı. Eski deneyimlerime göre, sarmanlar biraz kaçık olabi­liyor ve eğer kısırlaştırılmazlarsa daha da kötüye gidebiliyorlar­dı. Diğer kedilerden çok daha baskın bir kişiliğe sahip olabiliyor­lardı. İçimden bir ses, yaygaracı ve oyunbaz bir hal aldıkça, idare edilmesinin de aynı derecede zorlaştığını söylüyordu.

Ailenin, “Bu kadarı da fazla,” dediği ve onu bir barmağa veya RSPCA’ye götürmek yerine arabanın arkasma tıkarak bir gezin­tiye çıkartıp sokağa veya yol kenanna attıkları gözümde canla­nıyordu.

Kedilerin yön bulma becerileri çok iyidir, ama belli ki evden çok uzağa bırakılmış ve geriye dönememişti. Ya da orayı evi ola­rak görmediği için, yeni bir tane bulmaya karar vermişti.

Diğer teorime göre, sahibi yaşlı biriydi ve vefat etmişti.

Tabii ki, durumun hiç de böyle cereyan etmemiş olma ihtimali vardı. Tuvalet eğitiminin olmaması, evcil hayvan ihtimalini çü­rüten en büyük nedendi. Ama onu tanıdıkça, biriyle beraber ya­şamaya alışmış olduğuna daha çok ikna oldum. Sanki kendisine bakacağına inandığı insanların peşine düşüyordu. Bana aynen böyle yapmıştı.

Geçmişi ile ilgili en büyük ipucu, vücudundaki kötü görünen yaraydı. Bunun bir kavgada meydana geldiği kesindi. İltihap akıtmasından, yararım birkaç günlük, belki de haftalık olduğu anlaşılıyordu. Bu da bir başka olasılığı öne sürüyordu.

Londra her zaman geniş bir sokak kedisi nüfusuna sahipti. Ev­siz barksız hayvanlar, artıklar ve yabancıların yardımı ile yaşam­larını sürdürüyorlardı. Beş yüz veya altı yüz yıl önce, merkezdeki Gresham Sokağı ile Clerkenwell Green ve Drury Lane, “Kedi So­kakları” olarak bilinir ve onlarla dolup taşardı. Bu sokak kedileri, şehrin günbegün hayatta kalmak için savaşan ayaktakımlarıydı. Çoğu bizim sarman gibiydi: Hafif hırpalanmış, umudu kırılmış.

Belki de bende kendini bulmuştu…

“Sokak Kedisi Bob (Sıradışı Bir Dostluk Öyküsü)” için 2 yanıt

  1. çok iyi bir hikaye ama bir türlü anlamadığın şeyler ilişkiler vardı ama 2014 çok iyi bir kitap yapmasını istiyorum beni bu kitaptan kendimi bulmam lazım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSokak Kedisi Bob (Sıradışı Bir Dostluk Öyküsü)
  • Sayfa Sayısı224
  • YazarJames Bowen
  • ÇevirmenIşıl Karahanoğlu Zaimoğlu
  • ISBN9786056370809
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYabancı Yayınevi / 2013-2

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur