Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

son-tanik-glenn-meade-kirmizi-kediYugoslavya parçalanmakta, dünyanın Nazilerden sonra verdiği bütün sözlere rağmen Avrupa’nın göbeğinde bir başka soykırım yaşanmaktadır. Koalisyon kuvvetleri, Saraybosna’nın eteklerinde bulunan Omarska Kampı’ndaki katliamdan sağ kurtulmayı başarmış, ancak yaşadığı derin travma yüzünden konuşmaktan bile aciz küçük bir kız bulur.

New York’lu bir hukukçu olan Carla Lane’in, yıllar önce Yugoslavya’da yaşanan “etnik temizlik”le ilgili pek az bilgisi vardır. Genç kadın, hamiledir ve müzisyen kocasıyla ideal bir hayat sürmektedir. Ancak kocasının gizemli bir suikastta öldürülmesiyle, Carla’nın zihnini bir süredir meşgul eden garip görüntüler şiddetlenir. Bunların izini süren genç kadın, çocukluğunda ağır bir psikolojik tedavi gördüğünü ve psikiyatristinin ona annesinin günlüğünü vermesiyle, ailesinin 20 yıl önce Bosna’daki bir ölüm kampında, büyük bir vahşetin kurbanları olduğunu öğrenir. Carla’yı zorlu bir sınav beklemektedir. Gerçek kimliklerini saklamak ve kurdukları suç imparatorluğunu muhafaza etmek adına kanlı geçmişlerinden geriye kalan son tanığı da susturmaya kararlı olan suçluları bulmalıdır.

***

1

1981

Sevdiğini işte böyle bulursun.

Adın David ve alelade bir çocuksun -21’inde pek çocuk denemez ama hâlâ masum- karşı cins karşısında mahcup ve sakarsın, erkekliğe giden yolu el yordamıyla buluyorsun.

Frankfurt yakınındaki Amerikan üssünde yaşayan fırlama asker çocuklarından birisin, kızlardan, sinemadan ve beyzboldan hoşlanıyorsun. Bütün gençler gibi, annen ve babanla pek anlaşamıyorsun.

Bu, babanla yumruklaşmaya varan şiddetli bir tartışma yaşadığın yazdı. Gelecekle ilgili planlarının olmamasıyla başlayan, dudağının yarılmasına ve duvara çarpıp yere yığılmana yol açan yumrukla sonuçlanan tartışma.

Babanın yüzündeki utancı görüyorsun.

Kendisini kaybedip sana vurmasının ani pişmanlığını.

Bu, daha önce hiç olmamış bir şey. Ama aldırmıyorsun. Öfkelisin ve babanın canının acımasını istiyorsun.

Baban, Panama’da, Grenada’da, son yirmi yılda Amerikan askerlerinin çizmelerinin bastığı her sorunlu bölgede bulunan savaşçı, o güçlü Özel Kuvvetler üyesi.

Asker olmayı hiç istemedin. Babanın yerini almayı asla düşünmedin. Sen hayalcisin. Resim yapmak, sanatçı olmak istiyorsun.

O gün, ona artık burana geldiğini söylüyorsun.

Artık seni yönlendiremeyeceğini söylüyorsun.

Baba evinden bir daha dönmemek üzere ayrıldığını söylüyorsun.

Annen ağlayarak kanepenin üzerine yığılıyor.

Baban seni durdurmaya çalışıyor. Onu yolunun üzerinden itiyor ve öfkeyle çıkıyorsun.

İkisini de seviyor, ama babanın gölgesinde yaşamaya bir son vermenin zamanı geldiğini biliyorsun. Dahası, 21 yaşının, özgürlüğün yazının keyfini yaşamak, biraz Akdeniz güneşi, bembeyaz kumsallar ve kızlar bulmak, hayatın şerbetiyle sarhoş olmak istiyorsun.

Değişimin özlemini yaşıyorsun. Kendini bulmak, kendi yolunda ilerlemek istiyorsun.

Böylece, üniversitede terlerken bir yandan yarı zamanlı çalıştığın bardan kazandıklarınla aldığın eski püskü Volkswagen Golf’ü tıka basa dolduruyorsun.

İçine boyalarını, fırçalarını, boş tuvallerini, bir uyku tulumunu ve içecekler için bir buz kutusunu yerleştirip bir cumartesi sabahı Frankfurt’tan çıkıyor, Tiroller, İsviçre ve İtalya üzerinden güneye gidiyorsun. Yunanistan’ın güneşine kavuşmak için o küçük Golf’ü coşkuyla ta Yugoslavya’nın Dalmaçya kıyılarına kadar sürüyorsun.

Oysa tıpkı farelerin ve insanların en iyi hazırlanmış planları gibi, işler hiç de tasarladığımız gibi gelişmiyor.

O gece Dalmaçya kıyısında, Dubrovnik’te mola veriyorsun.

Ucuz bir otel buluyorsun. Ay ışığının yıkadığı karşı kıyıda, bir kruvaziyer filosunun gerisinde İtalya uzanıyor. Frommer rehberi sana yakındaki Korčula Adası’nda bir zamanlar Marco Polo’nun yaşamış olduğunu söylüyor.

Bir de, etrafı surlarla çevrili kentin 7. yüzyılda kurulduğunu. Oysa ondan çok önce Romalılar ve Yunanlılar, daha sonra da Haçlılar ve Bizanslılar oraya göz dikmişti.

Güzelliğine hayran oluyorsun. Sık kaldırım taşlı sokaklarını ve ışığın koydaki safir renkli sularda yansımasını çizmek istiyorsun.

Yugoslavya tarihinin karanlık sayfaları hakkında pek bilgin yok; Balkanlar’ın Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar arasında yüzyıllar süren kan davaları, düşmanlıklar ve nefretle nasıl parçalandığını bilmiyorsun. Hayatını mahvedecek o gömülü kinden habersizsin.

Şu anda, o kente âşıksın. Akdenizin yaşam tarzı sana çekici geliyor.

Bir hafta kalıyorsun. Sabahları ve akşamları, ışık uygunken resim yapıyor, daha sonra yemeğe gidip bir ya da iki kadeh şarap yudumluyorsun.

Ve bir akşam, babasının partizanlara katılıp, buraya yerleşmek için Mussolini’nin ordusundan firar ettiğini söyleyen, ufak tefek, kambur ve neşeli Sinyor Banda’nın sahibi olduğu Marco Polo adlı restoranda otururken sana tarçın gözlü bir kız hizmet ediyor.

Koyu renk saçlarını atkuyruğu yapıp bağlamış, bluzunun beyazlığı cildinin yanıklığını ortaya çıkarıyor. Kız masandan uzaklaşırken Sinyor Banda bakışını görüp gülümsüyor.

“Bütün erkekler hoşlanır Lana’dan, ama o kimseyle çıkmaz.”

“Neden çıkmaz?”

Sinyor Banda omuzlarını silkiyor. “Boş zamanlarında hep çalışır. Yazar olmak istiyor. Ve sen, senin resim yaptığını gördüm. Ressam mı olmak istiyorsun?”

“Elbette.”

Sinyor Banda göz kırpıyor. “İki sanatçı ha? Ondan hoşlandın, değil mi?”

Kanında olduğunu biliyorsun. Gözlerinde yıldızlar uçuşmuyor, kemanlar çalmaya başlamıyor ama yüreğinin hızlanmasından içinde bir şeyler olduğunu hissediyorsun.

Sinyor Banda, Lana’nın Saraybosna ötesindeki bir kasabadan geldiğini, bölge üniversitesinde İngilizce öğrenimi gördüğünü söylüyor, ve en iyi garsonu olduğunu.

Sonra onu çağırıp sizi tanıştırıyor.

Genç kız elini sıkıyor, saçlarının kokusunu duyuyorsun. Badem kokuyor. O tarçın gözler sana bir şeyler anlatıyor.

Kusursuz İngilizcesini övdüğünde gülümsüyor ve annesinin İngilizce öğretmeni olduğunu, çocukluğundan beri İngilizce konuştuğunu anlatıyor. Sana bir şeyler söylediğinde, dünyadaki tek insanmışsın gibi hissettiriyor.

Fazladan bir hafta kalıyorsun. Genellikle kadınlara karşı çekingensin, sohbette usta değilsin ama sonunda tüm cesaretini toplayıp birlikte bir yere gitmeyi teklif ediyorsun.

Seni şaşırtıyor ve kabul ediyor.

Bir kafeye gidip kahve içiyor, pasta yiyor, saatlerce konuşuyorsunuz. Son gecen. Kafede tapon ama duruma uygun bir müzik var: KC and the Sunshine Band’in “Lütfen Gitme”si çalıyor

Daha sonra sahilde yürüyor ve biraz daha konuşuyorsunuz: Sanattan, kitaplardan ve müzikten, onun en beğendiği yazar olan Shakespeare’den ve daha bir sürü şeyden.

Ve öpüşüyorsunuz.

İlk öptüğün kız değil -bu onur ve aliterasyon ödülü Frankfurt’ta Fräulein Frieda diye birine ait- ama sana öyle geliyor.

Tutku artık ensenden yakalamış, seni bırakmıyor.

Birkaç gün daha kalıyorsun.

Bir öğleden sonra arabayla Mostar’a gidiyorsunuz, Lana da piknik sepeti hazırlıyor.

Burası onun çocukluğundan, annesiyle babasının götürdüğü pazar gezilerinden beri bilip sevdiği bir kent. Türk kahvelerinin arasında, incik boncuk ve Acem halılarının satıldığı çarşıda geziniyorsunuz.

Bir gün Sırp topçusu tarafından yıkılacak o harikulade güzel, kemerli köprünün üzerinde durup, korkuluk duvarına tırmanan delikanlıları seyrediyorsunuz. İnanılmaz yükseklikten şimdiye kadar gördüğün en mavi nehre atladıklarında kolları gergin, zarif vücutları yay gibi.

Aşağıda, nehir kenarındaki arkadaşları tarafından alkışlarla karşılanıyorlar.

Yaşlı bir adam köprünün girişinde nergis satıyor. Genç kız için bir demet alıyorsun. Lana en sevdiği çiçeğin nergis olduğunu söylüyor. Ve delikanlıların köprüden atlayarak “Mostarlı” unvanına hak kazanmak için yüzyıllardan beri buraya geldiklerini. Bazıları bunu erkekliklerini kanıtlamak için yapıyor. Kimileriyse sevdikleri kadına aşklarını göstermek amacıyla.

Gülümsüyor. “Ya da ne kadar deli olduklarını.”

“Kadınlar atlamaz mı?”

“Bazen. Çoğunlukla erkekler. Tehlikelidir. Köprüden nehre 25 metre. Ölenler oldu.”

Atlayacağını söylüyorsun ona.

Gülüyor ve deli olduğunu söylüyor. Demetten bir nergis koparıp boşluğa bırakıyor. Çiçek kanat çırparak iniyor ve mavi suda hızla akıp kayboluyor.

Ne olursa olsun, atlayacağını söylüyorsun. “Benimle atlamak ister misin?”

Ciddi olduğunu anlıyor.

“Hayır! David, gerçekten çok tehlikeli. Su her zaman buz gibi olur, en sıcak günde bile. Alışık değilsen vücudundaki şoktan dahi ölebilirsin.”

Köprüden nehre bakıyorsun.

“Atlama konusunda bir şeyler okumuştum. Yapman gereken dümdüz atlamak ve suya girmeden hemen önce kollarını biraz açmak. Düşüşü yavaşlatıyor.”

“David, idman yapmadan atlamak çılgınlık olur…”

“Üç yaz cankurtaran olarak çalıştım, atlamayı bilirim. Ama 25 metre, işte bu ilk olacak.”

Tişörtünü, sandaletlerini çıkarıyor, blucininle kalıyor ve aşağıya bakıyorsun. Akan mavi sular çok uzaktaymış gibi görünüyor. Yüreğin çarpıyor ve soluğunu tıkayan bir korku topağı var ama belli etmemeye çalışıyorsun.

“David lütfen, yalvarıyorum…”

Köprünün korkuluğuna tırmanıyorsun. Seni durdurmak için elini yakalamaya çalışıyor ama artık çok geç. Dönüp ona bakıyor ve göz kırpıyorsun. “Bana şans dile.”

“David!..”

Atlıyorsun.

Hava kulaklarının yanından ıslık çalarak geçiyor.

Uzunca bir süre, taş gibi düşüyorsun. Nehir seni karşılamak için hızla yükseliyor, ellerini açıp suya giriyorsun.

Buz gibi soğuk bir tuğla gibi çarpıyor.

Havaya kavuşmak için soluk soluğa su yüzüne çıktığında ona el sallıyorsun.

Seni nehir kıyısında karşılamak için dolambaçlı kaldırımdan aşağıya koşuyor.

Sırılsıklamsın ve gülüyorsun.

Parmaklarının ucunu öpüyor, dudaklarına götürüyor ve çıkardığın tişörtle yüzünü siliyor. “Deli olduğunu biliyorsun değil mi David Joran?”

“Olabilir. Ama harika bir duyguydu.”

Koluna girerken gerçekten mutlu görünüyor ve sen sırılsıklam blucininin içinde, birlikte yavaşça tepeye tırmanıyorsunuz. Bir çayır ve yanında da eğri büğrü bir zeytin ağacı buluyor, taze peynir, ekmek, domates yiyor, babasının çiftliğinden getirdiği şarabı içiyorsunuz.

Blucinin güneşte kururken, sana yazdığı öykülerden bahsediyor. Öyküler çok güzel değil, çok kötü de değil, zaten başlangıçta kimsenin çok iyi olamayacağının farkında. Yazılarını kaydettiği bir günlük tutuyor.

Bir gün, dünyayı değiştirecek bir kitap yazmak istiyor.

Çocukken, baba evinin mutfak duvarına keçe kalemlerle silinemeyecek bir renk cümbüşü çiziktirdiğin günden beri sanatçı olmak istediğini anlatıyorsun.

Ve ona inandığın bir gerçeği, senin için fazla güzel olduğunu söylüyorsun.

Sana bakıyor ve gözünde ilk kez ihtiyat görüyorsun.

Her şeyi mahvettiğini düşünüyorsun.

Erkeklere kolay inanamadığını söylüyor.

Aynı şeyleri hissettiğini anlatıyorsun.

Gülüyor, ama senin yüzüne baktığı zaman, o tedirgin gözlerin yalan söylemediğini biliyorsun.

Şaraptan biraz çakırkeyifsin, cebinden çakını çıkarıyor ve ona sanatçı olduğunu kanıtlamak için çocukça, aptalca olduğunu bildiğin, ama kendini tutamadığın bir şey yapıyorsun.

Zeytin ağacının gövdesine isimlerinizi kazıyorsun. Önce bir kalp çizip -kusursuz çiziyorsun- kazıyor, üzerine de iki el yapıyorsun. Kalbin iki yanına isimlerinizi kazıyorsun: David, Lana.

İşini tamamladığında sana bakıyor.

Ve seni öpmeden önce, gözlerinin ruhuna işlediğini hissediyorsun.

O gece, kaldığın liman yakınındaki ucuz otelde onunla ilk kez yatıyorsun.

Yüzünü, onunla ilgili her şeyi seviyorsun. Gülüşünü ve sesini ve parmaklarının ucuyla cildine dokunuşunu seviyorsun.

Ona sarılıyorsun ve bütün gece konuşuyorsunuz. Hayatını anlatıyorsun. Ebeveyninle tartışmanı. O da kendi anne babasıyla münakaşalarından söz ediyor ve sırrını anlatıyor. Sarsılıyor ama onu hâlâ istiyorsun. Dürüstlüğüne hayran oluyorsun. Ve ona asla acı çektirmeyeceğine, yalan söylemeyeceğine söz veriyorsun.

Ve sırrından bir daha asla bahsetmeyeceğine. Bunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine.

Gerçekten böyle mi düşündüğünü soruyor.

Böyle düşündüğünü söylüyorsun.

Ve dudaklarınız buluşmadan önce, karanlıkta adını fısıldıyor, kollarında uykuya dalarken boğmaya çalıştığı hıçkırıkları işitiyorsun.

Sonraki haftalar ve aylarda sevmenin ne olduğunu öğreniyorsun. Artık sana güvendiği için bir çiçek gibi açılıyor ve öğretiyor.

Yaz senin içinde daha öncekilere hiç benzemeyen bir türkü mırıldanıyor. Ebeveyninle yaşadığın hayata bir daha asla dönemeyeceğini biliyorsun. Bir şeylerin değiştiğini. Kendi geleceğini yaratıyorsun.

Ve hayatın bir yolculuk olduğunu da biliyorsun; zira senin yaşlı peder hep böyle derdi ve sen bu yolculuğu Lana’yla birlikte yapmak istediğini fark ediyorsun.

Çünkü aşkın arzudan daha derine gidiyor. O senin ruh ikizin.

Ve böylece aralık ayının buz gibi soğuk bir cumartesi günü, tipinin altında, minik Aziz Nikola kilisesinde, birbirinizi sevip sayacağınıza söz verirken ona gururlu gözlerle bakıyorsun.

Birbirinizin parmağına birer yüzük takıyorsunuz: Sinyor Banda’ nın düğün resminizi çekmeden önce size armağan ettiği iki basit altın halka.

Balayını Saraybosna’ya hâkim tepelerde, küçük bir otelde geçiriyorsunuz. Annen ve babana bir kartpostal gönderip hayatını burada kurduğunu yazıyorsun.

Sinyor Banda’nın restoranının üzerindeki minik bir daireye taşınıyorsunuz, ikinize de iyi davranıyor. Daire küçük -üç minicik oda- dar duvarları ve elinle dokunacağın kadar alçak bir tavanı var.

Sinyor Banda, “Neden kambur olduğumu anlamışsındır artık,” diye takılıyor sana.

Ama mavi çinili sobasıyla sıcak bir ev ve en iyi yanı Sinyor Banda’nın ikinize verdiği işlerin karşılığı olması.

Lana gündüzleri ders çalışıyor, akşamları da garsonluk yapıyor. Sen de mutfaklarda yemek yapıp yardımcılık ediyor ve boş bulduğun her an resim yapıyorsun -her çalışman bir öncekinden iyi- ve Dubrovnik’e akın eden turistlere resim satabildiğin süre işin piyasası var. İşler fena değil, geçinip gidiyorsunuz.

Sonra ilk bebek geliyor, bir kız.

Babalıktan ödün kopuyor ama koca gözlü o umarsız bücür sana bakıp parmağını emmeye koyulduğu zaman ona âşık oluyorsun.

İkincinin gelmesi tahmin edebileceğinden çok daha uzun -altı yıl- sürüyor; arada dört düşük var ve neredeyse tüm umudunuzu yitirmek üzeresiniz.

Bu seferki erkek.

Ama bu oğlan gerçekten minicik, zamanından 11 hafta önce sezaryenle doğduğu için bir kilo bile değil ve doktorlar yaşayamayacağını düşünüyorlar fakat nasıl oluyorsa başarıyor ve serpilip gelişiyor.

Pembe yanakları ve gamzeli tebessümüyle ruhunu fethediyor. Sen daha ne olduğunu anlayamadan ayaklanıp konuşmaya başlıyor. Ablası gibi iyi huylu ve her şeye rağmen yaşamayı başardığı için kalbinde ona ayrı bir yer veriyorsun.

O daracık dairede artık dört kişisiniz, yine de hayatın bu kadar güzel olacağını hiç bilmiyordun.

Yazın, havanın sıcak olduğu günlerde zamanınızı kıyıda geçiriyorsunuz, sen resim ve eskiz yaparken Lana ile çocuklar, karamel rengi ciltleri sağlıklı ve mutlu, ellerinde kova ve küreklerle kumda oynuyor.

Kış geceleri hava soğuksa hep birlikte çift kişilik yatakta uyuyorsunuz.

Ve çocuklar nihayet uykuya daldıkları zaman Lana sana sokuluyor.

Yapacaklarımızın tohumlarının içimize çok önceden serpildiğine inandığını söylüyor. Yazgınızda tanışmak olduğunu. Seni sevdiğini, sana daha ilk gördüğünde âşık olduğunu ve hayat önüne ne getirirse getirsin, hep seveceğini.

Bunları bilmeni istiyor.

Bir de, senin karın olmaktan gurur duyduğunu.

Ne olursa olsun -asla- birbirinizi bırakmamaya söz veriyorsunuz.

Ve Lana gözlerini kapadığında, gümüş parmaklarını yatağın kenarına, yere taşıran ayın ışığında yüzlerine bakıp ailenin soluğunu duyuyorsun.

Hiç olmadığın kadar mutlusun.

Bütün bunlar savaştan önceydi.

Dubrovnik’e düşen ilk top mermileri karatahta üzerindeki tebeşir gibi çığlıklar atmadan önce. Üç yıllık kuşatma Saraybosna’yı açlığa boğup sokaklarında kandan dereler akmadan önce.

Eski kin ve nefretler bu ülkedeki her şeyin ve herkesin üzerine kötücül bir gölge düşürmeden, iyi ve insanca olan her şeyi yıkıp yok etmeden önce.

Sen, Lana ve çocuklarınız ateş fırtınasına yakalanmadan, hayatlarınız ebediyen değişmeden önce.

Babanın hayatta her zaman bir tepe noktası olduğunu söylediğini hatırlıyorsun. Mutluluk eğrinde en yüksek noktaya eriştiğin, her şeyin iyi gittiği, ilahların senden yana olduğunu sandığın bir an.

Doğruysa, bu o an olmalı.

Çünkü o günün ardından hep Mostar’da nehre atladığın, sonra adlarınızı zeytin ağacına kazıdığın o öğleden sonrayı hatırlayacaksın.

Ve ısınmak için birbirinize sarıldığınız, uykudaki sevdiklerinizin yüzlerine hayranlıkla baktığınız, ayın aydınlattığı o geceleri.

Yayım tarihi

“Son Tanık” için 2 yanıt

  1. Allahim o nasil bir günlüktü öyle okurken göz yaslarima hakim olamadim hiçkiriklara boguldum…Allahim müslümanlari senin sünetinden ve kitabindan ayirma onlari taragin disleri gibi biribirlerine sikisiya kenetle hertürlü fitneden ve tefrikadan emin kil…

  2. Çok hüzünlü bir kitap. Etkisinden uzun süre kurtulamıyorsun. Sırp katliamını anlatan “Saklı Gül” “Leyla” ve “İncir Kuşları” isimli kitapları da tavsiye ederim. Ancak okurken insanın yüreği dağlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSon Tanık
  • Sayfa Sayısı436
  • YazarGlenn Meade
  • ÇevirmenAli Cevat Akkoyunlu
  • ISBN9786054927951
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKIRMIZI KEDİ / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur