Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Şükür Ağacının Sırrı
Şükür Ağacının Sırrı

Şükür Ağacının Sırrı

Rabia Elif Özcan Beydemir

1995 yılında Konya’da doğdu. Kitaplar ve kelimelerle geçen bir çocukluğun ardından edebiyatın yolunu izleyerek Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. ODTÜ’de İngiliz…

1995 yılında Konya’da doğdu. Kitaplar ve kelimelerle geçen bir çocukluğun ardından edebiyatın yolunu izleyerek Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. ODTÜ’de İngiliz Edebiyatı yüksek lisansını tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünde doktoraya başladı. Hâlen Boğaziçi Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Öğrenim hayatı boyunca çeviriden editörlüğe, yazarlıktan eleştirmenliğe edebiyatın hemen her kapısından geçen Özcan-Beydemir, kendi müzikal masallarını sahnelemekte, bu sahnede hem çocuklara hem yetişkinlere masalın sesini duyurmaktadır.

Bütün bolluğun ve bereketin doğduğu söylenen, Yaşam Vadisi’nde kuruluymuş krallık. Fakat türlü yiyecek ve içecek, ticaret malları, ambarda un, ahırda hayvan ne kadar çoksa insanların bunlara karşı iştahı da bir o kadar çokmuş. Ve üstelik doymak bilmeyen bir iştah… Dolayısıyla krallıkta en çok söylenen şey, ‘Daha yok mu?’ sorusuymuş.

Gördük Görmedik
Demeyin!

Tıp tıp tıp. Pencereye çarpıp resimler çize çize kayan damlalar. Çukurlar, koyu sularla dolmuş bile. Tam, durgun bir göl gibi derken… Şlooop! Gitti güzelim spor ayakkabılar. Aferin sana çocuk, tebrik ederim. Çoraplarına kadar ıslandığını kendi ayaklarımda hissettim. Hatta ıslak çoraplarından çıkan sesleri buradan bile duyuyorum. Bisikletli de geldi, hoooop! Sana da aferin abi, tebrik ederim. Annesiyle çocuğun, bugün de duş almasına gerek kalmadı çok şükür. Arkana bakmadan kaçarsın tabii. Aman! Foşuurtt! Dur sana da madalya takmaya geliyorum kargocu amca, sakın bir yere gitme. Koca tekerlekli kamyonetinle bisikletli abiye yüzme dersi verdin.

Offf! Şapııırt! Pırıl pırıl camlar, çamurlu suyla ne de güzel süslendi ama! Bu durumda şapıdık çoraplı çocuğa gidiyor altın madalya; kimse kusura bakmasın. Sokak boşalmıştı. Yağmurlu günlerde, zaman geçmek bilmez gelirdi Bahar için. Gerçi yağmur olmadığında da durum bundan farklı sayılmazdı. Bugün olduğu gibi bazen anne babası gelene kadar camdan yolu seyreder, gördüklerini içinden seslendirirdi.

Mutlu olmak için oynadığı bu oyun bile son zamanlarda Bahar’ın sıkıntısını gidermez olmuştu. Her şeyin onu sıktığını düşünüyordu: Köşedeki kuaförün kirli beyaz tabelası. Manavın tezgâhında duran meyve ve sebzelerin kendi aralarındaki tiyatrosu. Hiç, hiçbir şey onun sıkıntısını gidermeye yetmiyordu. İçindeki bu huzursuzluğu, şikâyetçi tavrı çözmeye çalıştı. Ne olmuştu da her şey ona sıkıntı verir hâle gelmişti. İşte tam o anda karşıdaki kiralık yazısındaki harflere bir şeyler olmaya başladı. Yazıdaki harfler afişten kopuyor, ufalıp daha başka şekillere dönüşüyorlardı sanki. Bahar’ın donuk bakışları arasında bir güzel titrediler. Üzerlerindeki tozu, çamuru atıp okunaklı bir cümle hâline geldiler. Bahar gözlerini iyice kıstı ve küçük harflerin oluşturduğu cümleye odaklandı: “Neden korktuğunu biliyorum.”

Amanın! Kendine gel kızım, hayal görüyorsun. Sayın seyirciler, siz de bir şey söyleyin. Hayal görüyorum değil mi? Sonra harfler yeniden uçuşup bu kez başka kelimelere büründüler. “Söyleyeyim mi?” Önce hayır anlamında başını salladı Bahar. Bilmek istemiyordu. Daha doğrusu, itiraf etmek istemiyordu. Ama daha sonra başını istemsizce aşağı yukarı salladığını fark etti. Evet demek miydi bu? Harfler yeniden hareketlendi.

Hoop birden yeni bir cümle daha oluşturdular. “Başka bir yer hayal edemediğin için korkuyorsun!” O da ne? Karşıdaki binayla aralarındaki yolda ufak bir hareketlilik olduğunu gördü o sıra. Asfalt yol, sanki alttan iten bir güçle kımıldanıyordu. Ama neler olup bittiğini tam olarak kestiremedi Bahar. Hemen masasının çekmecesine koştu. İçi tıka basa eşyayla doluydu. Annemin haklı olmasından hiç hoşlanmıyorum ama gerçekten çok eşyamız var. Allah’ım bu kadar tokayı ben mi aldım? Şu kalemleri daha önce görmediğime çok eminim. Çorba gibi karmakarışık eşyaların içinde boğulmamaya çalışırken bir yandan kendine söylendi: “Of ne zaman arasam bulamam zaten. Aha! İşte buldum.” Yeniden pencerenin dibine geldi, elindeki dürbünü soluk soluğa cama dayadı. Asfalttaki hareketli yeri bulmaya çalıştı.

Nereye kayboldu bu? Biraz daha sağa. Aşağıda mıydı yoksa? Heh, tamam. Ne! Ne! Ne! Kapkara, kımıl kımıl bir karınca sürüsü. Yolun ortasındaki ufak bir delikten konvoy hâlinde yukarı çıkıyorlardı. Bununla da kalmıyor her karınca başını kaldırıp Bahar’a bakıyordu. Bahar elindeki dürbünün doğru çalışıp çalışmadığını kontrol ettikten sonra gözlerini ovuşturdu. “Kendine gel kızım, sakin ol!” Delikten çıkan son karıncayla birlikte sürü tamamlanınca hepsi birden tempo tutmaya başladılar: “Ar-tık ha-yal e-de-mi-yor-sun! Ar-tık ha-yal e-demi-yor-sun!” “Susuuuun!” deyince elindeki oyuna kilitlenmiş kardeşi Tarık cevap verdi: “Sen bana karışamazsın abla! İstediğim gibi konuşurum. Gelin bakalım minik karıncalar bu yemler sizin için.” Yerinden sıçradı Bahar. Tarık ise bir yandan oyun oynuyor bir yandan da Bahar’a laf yetiştiriyordu. Oyuna öyle dalmıştı ki ne ablası Bahar’ı görüyor ne de duyuyordu.

Bu İşte Bir Tuhaflık Var 

Uzunca bir süredir bu oyuna kaptırmıştı kendini Tarık. Oyunun kuralına göre her oyuncuya boş bir arazi veriliyordu. Oyuna, isteyen ufak bir kümes kurmakla isteyen de bütçesine uygun tohumu ekmekle başlıyordu. Her gün hayvanları beslemek, tarla veya bahçe yapılmışsa bitkilerin bakımıyla ilgilenmek gerekiyordu. Günü gününe bakılmazsa tavuklar birer birer eksiliyor yahut meyveler dallarında çürüyordu. İşe önce domates yetiştirmekle başlamıştı Tarık. Sonra işlerini büyütüp karpuz, göbek göbek lahana, salkım salkım üzüme geçmişti. Ama işleri bir süre sonra sarpa sarmıştı belli ki. Şimdi kaşlarını çatmış, dilini dışarı çıkarmış, öfkeli öfkeli soluyordu. “Şu böceklerden bıktım! Yeter, her yeri sardılar! Of, günlerdir uğraşıyorum ben bu bahçeyle.”

Bahar, alnını yasladığı yerden başını doğrultup donuk bakışlarla kardeşine döndü. “Her saniye bir böcek sayesinde on yeni bitki tohumu oluştuğunu biliyor musun?” diyecek oldu ama sonra vazgeçti. “Bıktım diyorum bıktım! Aaaayyyy!…” Bağırdıkça Tarık, hırçınlaşıyordu. Bahar, yüzünü buruşturdu. Son zamanlarda Tarık’la karşılıklı konuşabilmişler miydi? En son ne zaman küçüklüklerindeki gibi oyuncaklardan hayvan çiftlikleri, pastane, park yaptıklarını hatırlayamadı. Hatta Tarık’ın çocukluğunu bile hatırlamakta zorlandı. O sırada yanında telefonuna odaklanmış bu yabancı çocukta tuhaf hâller olmaya başlamıştı. Bahar, yerinden sıçradı. Tarık’ın bu hâline daha fazla dayanamadı ve kalkıp odadan çıktı. Ablası Defne, telefonla mutfakta epeydir konuşuyordu. Konuşurken kendinden geçiyor, arada kahkahalar atıyor, sonra üzüldüğünü belli eden bir sesle ah vah ediyordu. Her gün o kadar çok arkadaşıyla konuşuyordu ki artık her birinin hayatını ailecek tüm detaylarıyla biliyorlardı. Kim kiminle nereye gitmiş, kimler kimlerle tartışmış, yeni gelenler nereden gelmiş… Bu konuşmalar sebebiyle bazen akşam yemeklerine bile gelmez olmuştu. Bu yüzden anne ve babasıyla sıkça tartışıyordu. Yine de meraklı Bahar, ablasının konuşmalarına kulak misafiri olmaktan geri kalmıyordu. Mutfak tezgâhının üzerindeki cips paketini alıp yiyor gibi yaptı. Kulağı ablasının telefon konuşmasındaydı.

“Ah canım sana söylüyorum ya, burada kalarak ne doğru düzgün bir hayat sürersin ne de bir iş bulup kendi yaşamını kurabilirsin. Biz, bu şehre fazla geliyoruz, inan. Zaten şurada birkaç ay kaldı sınava. Sonra ver elini…” Defne, neden yanlarından gidip uzaklaşmak istiyordu? Kocaman bir evleri, geniş, renkli, ferah odaları, boydan pencereleri, dev ekranlı televizyonları, dilediğini yiyip içebileceği buzdolapları vardı. Neyine yetmiyordu acaba bunlar? Ama Bahar bu konuyu biraz daha düşününce ablasına hak verir gibi oldu. Bunca eşyanın arasında ne yapsalar, yine dört duvar arasında kalıyorlardı. Bahar bir an kendini el ve ayak bileklerinden, duvarlara zincirlenmiş gibi hissetti. Dahası, zincirlerin ağırlığını hissediyor, şıngırtıları duyuyordu sanki. Evet evet! Ellerinde sahiden zincirler vardı. Ayaklarını kımıldatmak istedi, onlar da bir adım ileri gitmiyordu. Korkuya kapıldı. Hemen ablasına seslendi: “Hey! Abla, buraya bak! Ellerimle ayaklarıma bak!” Yerinde zıplıyor, ellerini havaya kaldırıyor, sallıyor, Defne’nin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Ancak Defne, telefon konuşmasına kendini öyle kaptırmıştı ki ne Bahar’ın gördüğü zincirlerden haberi vardı ne de çağrıldığını duyuyordu. “Ah canım! Sahiden mi? Yok artık! Ay kız neler diyorsun? Biliyorum sabretmesi zor ama… Zaten şurada birkaç ay kaldı sınava. Sonra ver elini…”

“Abla gitme! Bana yardım et! Ellerimle ayaklarımı kımıldatamıyorum, zincirlerimi çöz!” Defne deminden beri tezgâh taburesinin üzerinde durmadan zıplayan, bas bas bağıran Bahar’a döndü. Telefondaki kişiye huzursuz bir sesle, “Bir dakika şekerim.” dedi. Kaşlarının ortasında çoktan sert bir çizgi oluşmuştu. “Ne var Bahar, Allah aşkına? Şurada arkadaşımla iki dakika konuşturmuyorsun. Ne diye bağırıp duruyorsun?”

“Abla ellerime baksana! Görmüyor musun? Buraya zincirlendim kurtulamıyorum. Yardım et!” Defne, bir müddet donuk bakışlarla Bahar’ı süzdü. İçinden, ne zaman büyüyecek bu çocuk, diye geçirdi. Sonra telefona geri döndü. “Ay bir an önce şu yıl sonu gelse de uzaklaşsak buralardan. Artık daha fazla dayanamayacağım.” Telefondaki arkadaşı da Defne’ye arka çıkıyordu. Bahar fena hâlde bozulmuştu. Umursamaz bir tavırla mutfaktan çıkıp giden ablasının ardından bakakaldı. İyi de kalın zincirleri nasıl görmemişti Defne? Şıngırtısını da mı duymamıştı? Neden sonra Bahar, hayal kırıklığını bir kenara bırakıp el ve ayak bileklerine tekrar baktı. Gerçekten de ortada zincir falan olmadığını gördü. Oysa biraz önce zincirlerin ağırlığından adım bile atamayan, ta kendisi değil miydi? “Bana neler oluyor böyle?” diye yeni bir korku kapladı içini.

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Çocuk Kitapları Dini
  • Kitap AdıŞükür Ağacının Sırrı
  • Sayfa Sayısı176
  • YazarRabia Elif Özcan Beydemir
  • ISBN9786256360099
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviGülce İlk Genç / 2023

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur