Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Suspiria de Profundis
Suspiria de Profundis

Suspiria de Profundis

Thomas De Quincey

“Yalnızlık ışık kadar sessiz olsa da tıpkı ışık gibi en kudretli aracılardandır; zira yalnızlık insan için vazgeçilmezdir. Her insan dünyaya yapayalnız gelir, yine her…

“Yalnızlık ışık kadar sessiz olsa da tıpkı ışık gibi en kudretli aracılardandır; zira yalnızlık insan için vazgeçilmezdir. Her insan dünyaya yapayalnız gelir, yine her insan dünyayı yapayalnız terk eder.”

19. yüzyıl İngiliz yazını ile romantik akımın önemli ismi Thomas De Quincey, ustalık eseri Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları’nın devamı niteliğindeki Suspiria de Profundis’te “psikolojik fantezi” türünün en çarpıcı örneklerini sunuyor. De Quincey’nin çocukluk çağına ait kişisel trajedileriyle afyon bağımlılığını birleştiren eser, okura rüya ile gerçek arasında gidip gelen, yer yer puslu ve karanlık ama derinlemesine bir felsefi irdeleme sunuyor. Mitolojik ve dinî imgelerle harmanlanmış sürrealist anlatımıyla bilinçaltının karmaşık yapısını, insanın içsel yolculuğunu ve toplumsal bağlamdaki varoluşunu sorguluyor.

Suspiria de Profundis yalnızca bir bağımlılık hikâyesi değil, aynı zamanda kendi karanlık köşelerinde kaybolmaya yüz tutmuş bir zihnin de yansımasıdır.

İÇİNDEKİLER

Giriş ………………………………………………………………………. 11
I. Bölüm
Çocukluk Çağı Istırapları ……………………………………… 25
Palimpsest ………………………………………………………….. 93
Levana ve Elem Anaları ……………………………………… 105
Brocken’ın Hayaleti …………………………………………… 117
I. Bölümün Sonu –Savannah-La-Mar ……………………. 123
II. Bölüm ………………………………………………………………. 129

GİRİŞ

1821’de bir mecmua çalışmasına katkı olarak, ertesi yıl ise ayrı bir kitap halinde “Bir Afyon Tiryakisinin İtirafları” yayımlandı. Bu eserin gayesi gizil biçimde insani düşlerin bir parçası olan ihtişamın bir kısmını gözler önüne sermekti. Yüreğinin derinliklerinde söz konusu muhteşem hayale dalma yetisi yatan kimselerin sayısı her ne kadar bilinmezse de bu meziyeti gelişkin kişilerin sayısı muhtemelen pek azdır. Öküzlerden bahsedip duran kişi büyük ihtimalle rüyasında da öküz görecektir; düşüncenin yüceliğiyle pek bağdaşmayan gündelik tecrübelere haddi hesabı olmayan bir çoğunluğu mahkûm eden insanlık hali, üretken rüya görme yetisinin niteliğini habire etkisiz hale getirir; bu durum zihinleri mukaddes imgelerle dolu olanlar için bile geçerlidir. Görkemli düşler görmek alışkanlığına sahip olmak için ise insanın fıtratında bir hülyaya dalma eğilimi olması gereklidir. Bu temel şart, güçlü biçimde mevcut olsa bile, günümüz İngiliz yaşantısının günbegün artan telaşı yüzünden ziyadesiyle örselenmeye müsaittir. Zaten daha şimdiden, yani 1945 yılında, yeryüzü krallıklarında son elli yılda peş peşe gerçekleşen muazzam devrimler, ayrıca –onca alana tatbik edilen buhar gücü ve ışığın insanın hizmetkârı haline getirilişi, gökten inen nimet misali eğitim ve matbaacılıkta görülen büyük ilerlemeler yanı sıra cehennemden gelen güçlerce besleniyormuşçasına (görünüşte öyle olsa da bunlar da şüphesiz göksel nimetlerdendir) ağır silahlar ve yıkım gücünde görülen gelişmeler gibi– süregiden muazzam fiziki atılımlar en sakin gözlemcinin bile içini daraltmaktadır; sanki aramızda dolaşan hayalet gibi bazı varlıklar kıskançlıklarıyla beynimize musallat olmuştur; öte yandan şurası aşikârdır ki söz konusu devasa ilerleme hızı yavaşlatılmazsa (ki bunu beklemek boşuna) veyahut ne mutludur ki daha muhtemel olan, merkezden çevreye yayılacak eşit büyüklükteki mukabil güçler, yani dinî ya da derin felsefi güçlerle, salt insani tasaların girdabına fevkalade vahim biçimde merkezcil bir kuvvetle etki eden bu hayat kasırgasıyla mukabele edilmedikçe, kendi haline bırakıldığı durumda, böylesi bir kargaşa doğal olarak kötüye meyledecektir; öylesi bir durum da bazı zihinler için delilik, diğerleri için ise dünyevi bir uyuşukluğa teslim olmak demektir. Ziyadesiyle insanlık dertleriyle sınırlanmış bir alanda sürüp giden bu aman vermez ebedî telaşlı halin, her insanın bağrında yatan ihtişamı ne denli yok edebileceği, sürekli çeşit çeşit insanlarla bir arada yaşamanın olağan etkilerinden anlamak mümkündür. Dağılma sözcüğünün bir anlamı bahsi geçen etkiyi ifade etmektedir; düşünsel ve duygusal kuvvet dağıtılıp çarçur edilmektedir. İki kuvveti bir noktada toplayıp derin düşünme alışkanlığına dönüştürmek için gözlem yetisine sahip herkes bazen kalabalıklardan uzaklaşma zorunluluğu duyar. Hiç kimse, hayatını en azından yalnızlıkla bezemeden kendi aklının yetilerini geliştiremez. Münzevilik oranında güç de artar. İşin aslı, bu ifade o katı anlamıyla doğru olmasa bile hiç kuşku yoktur ki bilgece yaşama kuralı bu kaideye yakındır.

Toplumsal içgüdülerin bu aşırı yoğun canlılığından dolayı zarar gören insani yetilerinin hiçbiri hayal kurma yetisi kadar zarara uğramaz. Kimse buna önemsiz bir mesele gözüyle bakmasın. İnsan beynine yerleştirilen rüya görme mekanizmasının varlığı boşuna değildir. Bu yeti, karanlığın gizemiyle birlikte hareket ederek insanın gölge âlemiyle iletişim kurduğu o büyük kanal görevini görür. Söz konusu rüya görme organı, kalp, göz ve kulakla işbirliği halinde ebediyeti insan beyninin odacıklarına sıkıştıran ve tüm yaşamın temelinde yatan ebedî derinliklerden çıkardığı karanlık yansımaları o esrarlı karanlık odanın –uyuyan zihnin– aynalarına aksettiren muhteşem vasıtayı oluşturmaktadır.

Ne var ki bu yeti, İngiltere’de günbegün hayalperestçe bir fikir haline gelmekte olan yalnızlık düşüncesinin zevale yüz tutmasından ötürü bazı salt fiziki etkenlerin rüya görme yetisine handiyse doğaüstü bir biçimde yardımcı olabileceği ve olduğu kesindir. Etkenlerin arasında yoğun egzersiz bulunur ki bu da en azından bir dereceye kadar ve bazı kimseler için geçerlidir; ancak afyon hepsinden öte bir pekiştiricidir, öyle ki bu yönde gerçekten de belirli bir güce sahipmiş gibi görünmektedir; yalnızca rüya manzarasının renklerini daha göz alıcı hale getirmekle kalmaz, gölgelerini de derinleştirir; en önemlisi de rüyanın dehşet verici gerçeklik hissiyatını kuvvetlendirir.

Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları, afyonun rüya görme yetisi üzerindeki bu özel gücünü gözler önüne sermek gibi kısmen yan bir amaçla yazıldıysa da bilhassa bu yetinin özünü ortaya koymak gayesiyle kaleme alındı; dolayısıyla eserin ana hatları bu doğrultuda çizilmiştir. İtirafların burada belirtilen asıl amacından, yani rüya görme yetisinin aydınlatılması meselesinden haberdar bir okurun şu soruyu sorduğunu varsayalım:

“Peki, nasıl oldu da diğer insanlarınkine nazaran böyle muhteşem düşler görmeye başladınız?”

Sorunun cevabı ise şu olurdu:

“Çünkü (praesmissis praemittendis)1 aşırı miktarlarda afyon kullandım.”

Aynı okurun peşi sıra, “Fakat neden bu denli çok afyon kullandınız?” dediğini varsayalım.

Bu soruya cevaben, “Çünkü hayatımın ilk yıllarında başıma gelen bazı hadiseler bir organımda bu uyarıcıya ihtiyaç duymama (ya da ihtiyacım varmış gibi hissetmeme) sebebiyet veren bir zafiyet bıraktı,” derdim.

İşte o vakit, mevzubahis hadiselere dair bir bilgi olmadan afyon kaynaklı rüyalar anlaşılamayacağından bunları anlatmak zaruri oldu. Dolayısıyla bu iki soru ve cevap eserin kaidesini, yani biçimini belirleyen ilkeyi, ancak tam olarak tersine ya da geriye doğru bir sırayla ortaya koymaktadır. Eserin kendisi ilk maceralarımın anlatılmasıyla başlamaktadır. Söz konusu maceralar da, hayatın doğal akışı içinde, onların sonuçlarından kurtulmak için bir şifa kaynağı olarak afyona başvurmama neden oldu; afyon da tabii olarak o rüyaların husule gelmesine sebebiyet verdi. Ne var ki gerçekleri yapay bir sırayla sunarken gelişim dizisinde en sonda yer alan şey amaç sıralamamda en başta yer aldı.

Bu küçük eserde nihayetinde okur afyonun boyunduruğundan kurtulduğuma inanmaya, üstelik içtenlikle davet edilmektedir. Doğrusu iki kez galip geldim, hatta ikincisinde ilkine nispeten fevkalade büyük bir gayret gösterdim. Gelgelim her iki seferde de aynı hatayı yaptım. Her koşulda sabrı müthiş zorlayan afyondan uzak durma çabasını, (o günden sonra öğrendiğim üzere) bunu katlanılabilir kılabilecek tek çare olan itidali aşan idmanla ilişkilendiremedim. O günlerde zaferi kalıcı hale getirebilecek yegâne sine qua non1 şartı gözden kaçırmıştım. İki kez dibe vurdum, iki kez düştüğüm yerden kalktım. Derken üçüncü kez dibe vurdum; kısmen bahsi geçen sebepten (idman konusundaki ihmalden) kısmen de başka sebepler yüzünden ki artık okuru bunlarla meşgul etmenin hiç lüzumu yoktur. İsteseydim ahlak dersi verebilirdim; öte yandan belki de istesem de istemesem de okur buradan ahlaki dersler çıkaracaktır. Lakin bu arada ne ben ne de okur olayın koşullarına tam olarak hâkimiz: Ben tarafgir bir muhakeme yürüttüğümden tamamen hâkim değilim, okur ise (izniyle söylüyorum) hiç değil.

Bu gaddar putun önünde üçüncü kez secdeye kapandığım sırada, birkaç sene sonra, yeni ve korkunç olağanüstü hadiseler yavaş yavaş peyda olmaya başladı. Bir müddet bunlara tesadüf gözüyle bakıp göz ardı ettim ya da duyduğum bazı çarelerle etkilerini geçiştirdim. Ne var ki bu tüyler ürpertici belirtilerin kararlı adımlarla, ciddiyetle, sürekli muntazam bir hızla ilerlediğini artık saklayamadığımda hafif bir telaş hissiyle aynı yoldan geri dönüp üçüncü kez olayın kökenine dönmeye çabaladım. Gelgelelim geldiğim yoldan geri dönmeye kalkalı birkaç hafta olmamıştı ki bunun imkânsız olduğunu sugötürmez biçimde kavradım. Daha doğrusu, her şeyi kendi lisanlarına çeviren rüyalarımın imgeleri içinde kasvetin uçsuz bucaksız bulvarlarında şimdiye hep ardına kadar açık duruyormuş gibi görünen o kule gibi yükselen giriş kapılarının artık nihayetinde kapanıp geri dönüşüme olanak vermediğini, cenaze törenlerindeki matem tülleriyle kaplandığını gördüm. O zaman, bu muazzam duruma (yani ötelerde kendisini kapmak için kükreyen girdaptan uzaklaşan bir akıntıyla kaçan birinin, aniden söz konusu akıntının aynı girdabın etrafında fırıl fırıl dönen bir küçük bir girdap olduğunu fark etmesi durumuna) benzeyen çağdaş bir romandaki çarpıcı bir olayı hatırladım. Bir manastırın başrahibesi olan, kendisinin de Protestan eğilimlerinden şüphelenilen, dolayısıyla tesiri olabilecek her türlü yetkiden yoksun bırakılan bir hanımefendi sorumluluğu altındaki rahibelerden (masumiyetini bildiği) birinin cezaların en korkuncuyla sonuçlanabilecek bir suçla itham edildiğini öğrenir. Rahibe suçlu bulunursa diri diri duvarların arasına gömülecektir; üstelik daha önce bilinmeyen bir bilgi sızdırılmazsa aleyhindeki deliller güçlü, hâkimler de düşmanca davrandıklarından suçlu bulunmama ihtimali de yoktur. Her şey okurun korktuğu şekilde gelişir. Şahitler ifade verir, kanıtlar etkili bir itirazla karşılaşmadan sunulur, hüküm verilir; geriye infazın yerine getirilmesini görmekten başka bir şey kalmıyor. O kriz anında, etkili bir müdahalede bulunmak için çok geç harekete geçen başrahibe kendi kendine düşünüp taşınır, normal usullere göre mahkûm, başrahibenin şahsi yetki alanından çıkarılamayacağı tek bir gece serbest olacaktır. İşte bu yüzden başrahibe her türlü tehlikeyi göze alarak arkadaşını kurtarmak için o geceden istifade edecektir. Gece yarısı, manastırın hepten sessizliğe gömüldüğü vakitte kadın mahkûmların hücrelerine giden geçitlerden geçer. Mesleği gereği giydiği kıyafetin altında bir ana anahtar taşır. Anahtar her koridordaki her kapıyı açacağından daha şimdiden, özgürlüğüne kavuşmuş arkadaşını kollarının arasında tutmanın hazzını hisseder. Derken aradığı kapıya ulaşır; karanlık bir nesne gözlerine ilişir, fenerini havaya kaldırır, girişin köşesine dizilmiş engizisyon mahkemesinin cenaze sancağını ve merhametsiz yetkililerinin simsiyah cüppelerini görür.

Sanıyorum ki, böyle bir durumda, yani gerçek bir olay olduğunu varsayarsak, başrahibe hanımefendi irkilmez, görünürde herhangi bir afallama ya da dehşet emaresi göstermezdi. Durum bunun ötesindeydi. Umut ışığının büsbütün söndüğünün aniden anlaşılmasıyla gelen o ince his usul usul yürekte biriktikçe birikir; jestler ve sözcüklerle dile getirilemeyecek denli derinlerdedir, öyle ki en ufak bir parçası bile dışarıya yansımaz. Şayet yıkım bir şarta bağlı olsaydı ya da herhangi bir aşamada kuşku barındırsaydı feryat figan merhamet ummak doğal olurdu. Ne var ki yıkımın kaçınılmaz olduğu, merhametin avuntu, istişarenin ise umut olamayacağı anlaşıldığında durum tersine döner. İnsan dilini yutar; insanın eli ayağı buz kesilir, ruhu gerisingeri kendi merkezine doğru geri uçar. En azından ben, o korkunç kapıları kapalı, sanki oradan çoktan bir cenaze kaldırılmışçasına kapılara elem örtülerinin gerildiğini görünce ne konuştum ne irkildim ne de figan ettim. Yüreğimden kopan derin bir iç çekişle günlerce suspus oldum. Şimdi giriştiğim iş afyonun bu üçüncü ya da son aşamasının kaydıdır, zira üçüncüsü diğerlerinden derece haricinde bambaşka bir farklılık göstermektedir. Öte yandan söz konusu nihai belirtilerin doğru yorumlanması konusunda vicdani bir tereddüt baş göstermektedir. Başka bir yerde, diğer afyonkeşleri uyarmak gibi hususi bir amacımın, hatta neden hususi bir amacım olmadığını açıklamıştım. Yine de birkaç kişi bu kaydı bir uyarı mahiyetinde yorumlayabileceğinden, aynı aşırılıklara kendilerini kaptırsalar bile diğer afyonkeşlerin aynı duruma düşme ihtimalinin ne olduğunu kestirmek ilgi çekici bir mesele haline gelmektedir. Kendimdeki sözümona herhangi bir ayrıksı mizaca vurgu yapmak niyetinde değilim. Muhtemelen her insanın mizacında ayrıksı bir yön vardır. Bazı mevzularda olduğuna hiç kuşku yok. Nitekim bugüne dek biri diğerine benzeyen kimse görülmemiştir zira insanlar içsel doğalarının sayısız türlü özelliği bakımından birbirlerinden farklıdır. Oysa işaret ettiğim hususlar, yaradılış veya yapının belirgin acayipliklerinden ziyade kendi şahsi tecrübemi şekillendiren tuhaf durum ve olaylardır. Bunlardan bazıları zihnimin tüm işleyişini değiştirecek nitelikteydi. İster vicdan ister korku ister keder, isterse irade mücadelesinden kaynaklanan, sebebi ne olursa olsun büyük sarsıntılar bazen kendileri kaybolup gittiğinde bile yol açtıkları değişimleri beraberinde alıp götürmezler. İnsanın hayatında yaşadığı bu büyüklükteki her çalkantıyı ne anlatması gerekir ne de anlatabilecek gücü vardır. Lakin çocukluğuma tesir eden çalkantılardan bir tanesi ayrıcalıklı bir istisnadır. Bir yabancının kulağına uygun bir bilgi olmasından dolayı ayrıcalıklıdır çünkü insanın gerçek benliğiyle ilişkili olsa da kişinin mevcut benliğine öyle uzak bir benliktir ki bu ince hisleri ya da haklı çekinceleri incitemez. Anlatıcının duygudaşlık kurabilmesine uygun bir konu olarak da ayrıcalıklıdır. Yetişkin biri kendi çocukluk haliyle duygudaşlık kurar zira hem aynı kişidir hem de (aynı olmakla beraber) aynı kişi değildir. Yetişkin ve çocuk haliyle kendi arasındaki derin, gizemli özdeşliği kurduğu duygudaşlığın zemini olarak kabul eder; bununla birlikte, yine de bahsi geçen genel mutabakata ve mutabakat gerekliliğine rağmen iki benliği arasındaki farklar duygudaşlık kuruşunun ana körükleyicileridir. Gençlik halinde zuhur eden, belki de artık sahip olmadığı zayıflıklara acır; artık çoktan aştığı kavrayış yanılgılarına ya da bakış açısı noksanlıklarına ise hoşgörüyle bakar; bazen de o zamandan beri bazı ayartmalar karşısında sürdürmenin ne kadar zor olduğunu hissetmiş olabileceği, çocukluluğundaki o irade faziletine hürmet eder.

Sözünü ettiğim, çocukluğumda başıma gelen hususi olay katlanılmaz bir kederdi; işin aslı, yaşı ne olursa olsun insanların çoğunun katlanmak zorunda kaldıklarına nazaran çok daha çetin bir imtihandı. Bu imtihanın ileri yıllardaki afyon deneyimlerimle ilişkisi şudur: Afyon tiryakiliğinin her safhasında rüyalarımı saran, sonuncu aşamadaysa ıstırapların en beterine dönüşen o iç karartıcı ihtişamın uçsuz bucaksız bulutları ve son dönemlerde büyüyüp bir lanet gibi üzerime çöken, bana bir nevi musallat olan o insan yüzleri kısmen de olsa çocukluk deneyimlerimden kaynaklanmıyor muydu? Şurası muhakkak ki çocukluğumun geçtiği zorunlu yalnızlıktan, hassas kişiliğimin derinliklerinden, vaktinden çok önce gelişmiş bir aklın direnciyle bu hassasiyetimin yüceltilmesinden bu dehşetli keder doğdu; çektiğim o keder ki içimde ölüm ve karanlığın hüküm sürdüğü âlemlere bir daha hiç kapanmayan ve denebilir ki haletiruhiyeme göre canımın istediği zaman o âlemlere girip çıkabildiğim bir kapı açtı. Düş dünyamda peyda olan söz konusu olağanüstü hadiselerin bir kısmı, hiç kuşkusuz ki çocukluk çağımdaki deneyimlerin tekrarlanmasından başka bir şey değildir; ötekiler ise anladığım kadarıyla muhtemelen o zamanlar ekilen tohumların büyüyüp meyve vermesinden ibarettir.

Dolayısıyla, afyon ölçüsüzlüğünden husule gelen korkunç bir musibetin kaydının önüne çocukluğumdaki bir “olay”ın hikâyesini eklememin sebepleri şunlardır: Öncelikle, renklendirme itibarıyla bu kayıtla uyum içindedir, o nedenle de en azından hissiyat açısından onunla alakalıdır; ikincisi, söz konusu kayıttaki bazı özelliklerin kökü kısmen de olsa buraya uzandığından, bu bağlamda mantıksal olarak belirli bir noktaya kadar hikâyeyle ilişkilidir; üçüncüsü afyonun son taarruzunun hekimlerin ilgisini çekecek nitelikte olması münasebetiyle böylesi bir illetin köklerine

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Deneme
  • Kitap AdıSuspiria de Profundis
  • Sayfa Sayısı160
  • YazarThomas De Quincey
  • ISBN9789750765438
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2025

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Ahkamsız Hükümler ~ Mehmet Ali BulutAhkamsız Hükümler

    Ahkamsız Hükümler

    Mehmet Ali Bulut

    Bu yazılar kaleme alındığında, benden başka okuyucum yoktu. Zaten birileri okusun diye de yazmamıştım. Yazdıklarım, evvel zaman içinde, çoğu, yaşanan hadiselere karşı tepki olarak...

  2. Firarperest ~ Elif ŞafakFirarperest

    Firarperest

    Elif Şafak

    Tadına doyulmaz, kimi zaman kışkırtıcı, kimi zaman sakinleştirici ama ruhu hep özgür kalan yazılar… İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür. Çıkacaksın...

  3. Yürüyen Kelimeler ~ Eduardo GaleanoYürüyen Kelimeler

    Yürüyen Kelimeler

    Eduardo Galeano

    Zamanın ve mekânın içinden devşirilmiş, Latin Amerika’nın bilinç örgüsünü oluşturan düşler, efsaneler ve anekdotlarla örülü Yürüyen Kelimeler, Eduardo Galeano tarafından yaratılan dünyaya sayısız pencere...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur