Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Ten ve Ateş 3: Tendeki Ateş
Ten ve Ateş 3: Tendeki Ateş

Ten ve Ateş 3: Tendeki Ateş

Jennifer L. Armentrout

Artık diyarları yalnızca Kader Perileri’nden bile daha güçlü olan kurtarabilir. The New York Times en çok satanlar listesinde altmışın üzerinde romanının yer almasıyla kırılması…

Artık diyarları yalnızca Kader Perileri’nden bile daha güçlü olan kurtarabilir.

The New York Times en çok satanlar listesinde altmışın üzerinde romanının yer almasıyla kırılması güç bir rekorun sahibi olan Jennifer L. Armentrout, çok sevilen Kan ve Kül dünyasında geçen Ten ve Ateş serisinin üçüncü kitabıyla gerçek aşkı küllerinden doğuruyor.

Şaşırtıcı bir ihanet, Sera’nın ve delicesine âşık olduğu Gölgeler Diyarı hükümdarının sahte Tanrılar Kralı tarafından esir alınmasıyla sonuçlanmıştır. Nyktos’u kurtarabilecek ve Gölgeler Diyarı güçlerinin Dalos’u işgal edip savaş çıkarmasını önleyebilecek tek bir şey vardır.

Kolis’i ikna etmek Sera için kolay değildir… yıllar süren eğitimine rağmen. Üstelik sahte kralın en sevdiği Dönen, onun bir sahtekâr olduğu konusunda ısrarcıdır. Kralın dengesiz doğası, çarpık onur anlayışı, sarayın acımasızlığı ve ortaya çıkan gerçekler onu sarsmıştır ancak Kolis’ten kurtulmak savaşın yalnızca bir parçasıdır. Yükseliş her geçen gün yaklaşıyordur ve Sera’nın hiç zamanı kalmamıştır.

Nyktos onun hayata tutunması, hak ettiği hayatı yaşaması için her şeyi yapacaktır. Diyarların tamamen yok olmasını bile göze almıştır. Ama sahip olduğu bu umutsuz kararlılığa rağmen, kaderin ipleri onların ellerinde olmayabilir.

Öngörülemeyen, bilinmeyen ve yazılmamış beklenmedik bir yol ortaya çıkacak. Kader Perileri’nden bile daha güçlü olan o yegâne şey…

**

1. Bölüm

Boğazımın ağrısı geçiyordu, kendimi artık korkunç bir acının alevleri tarafından dağlanıyormuş gibi hissetmiyordum. Tanrılar Şehri Dalos’un sıcağına ve nemine rağmen şimdi üşüyordum, hayatımda hiç bu kadar üşümemiştim. Belki de bayılmak üzereydim çünkü ikide bir gözlerim kararıyordu. Daire şeklindeki odanın kapısına odaklanmaya çalıştım, Gölgeler Diyarı kuşatmasından sonra bu odada uyanmış, kendimi bu kafese zincirlenmiş halde bulmuştum. Sanki büyük bir kurt görmüştüm. Gümüş renginden çok, beyaz bir kurt. Kurdun o olduğunu kalbimin en derininden biliyordum: Küle Çeviren, Kutsanmış Olan, Ruhların Gardiyanı, Olağan Kişiler ve Sonlar İlkeli. Gölgeler Diyarı’nın efendisi. Kocam. Nyktos. Ash. Nyktos şekil değiştirebildiğini bana hiç söylememişti ama gördüğümün biricik Ölüm İlkelim olduğunu biliyordum. Kurdu görünce benim için geldiğini düşünmüştüm. Onu son kez göreyim, son bir kez dokunayım diye, onu sevdiğimi bir kez daha söyleyeyim diye. Dilediğim gibi veda edeyim diye. Ama şimdi kapıda onu göremiyordum. Orada değildi.

Ya hiç gelmemişse? Bedenime sarılmış kollar beni biraz daha sıktı, kalbim hızla atmaya başladı. Sahte Tanrılar Kralı Kolis beni hâlâ kollarında tutuyordu. Muhtemelen kollarındakinin kim olduğunu, kimin kanını içtiğini fark edip afallamıştı. “Gerçekten sen misin?” dedi iç çeker gibi usulca. Yanaklarım gözyaşı damlalarıyla ıslandı. Bu yaşlar benden mi akıyordu? Yoksa ondan mı? “Aşkım?” Ürperdim. Yüce tanrılar aşkına, Ash korkuyu hissedebildiğimi ama asla korkmadığımı söylerken belli ki yanılıyordu. Çünkü Kolis’in sakin sesi bile ödümü koparıyordu. İçimdekinin Sotoria’nın ruhu olmasının bir önemi yoktu. Ben Sotoria değildim, o da ben değildi ama Kolis ikimizi de korkutuyordu. Görüş alanıma birden deri pantolon içinde iki bacak girdi. Gözlerimi yukarı kaldırıp belindeki gölge taşı hançerlere baktım. Sarıya çalan açık kahverengi saçlar siyah tuniğin yakasına dökülüyordu. Savaş ve Uyum İlkeli kapıya doğru bakıyordu. Ash orada olsaydı beni Kolis’e getiren alçak onu muhakkak görürdü. Öyle değil mi? Ash kurt formundayken kocamandı, gördüğüm tüm kurtlardan daha büyüktü. Ne var ki Ash buraya hiç gelmemişti, hayal görmüştüm. Birden kederlendim, içimde kabaran acı o kadar güçlüydü ki altında ezilecek gibiydim. “Majesteleri.” Attes aniden bize döndü. “Kızın durumu iyi değil” dedi. “Ölmek üzere. Bunu siz de hissediyor olmalısınız.” “Ölmeden önce o kıvılcımları çıkarmak gerek” dedi hafif ahenkli bir ses. Bu Dönen’di, Callum. Kolis’in üzerinde çalıştığı projelerden biri. “Kıvılcımları alıp…” “Kıvılcımları bırakın şimdi” diye sözünü kesti Attes, doğruca Kolis’e bakarak konuşuyordu. “Kız her an ölebilir.” Sahte kral cevap vermedi. Sadece… yüce tanrılar aşkına, sadece bana sıkıca sarılmıştı. Koca bedeni tir tir titriyordu. Şoka mı girmişti? Eğer öyleyse çok gülerdim doğrusu, sanırım ben de şoktaydım. “Kız ölürse içindeki kıvılcımlar da ölür, uğruna çabaladığınız her şey mahvolur” dedi Callum. Sesini duyunca gözlerimi ona çevirdim. İlk başta bulanıktı ama sonra netleşti. Tepeden tırnağa altın sarısıydı: saçları, teni, yüzünün iki yanından çenesine doğru uzanan kanat şeklindeki maskesi. “Kıvılcımları alın efendim. Onları alın ve yükselip Hayat ve…” “Kız ölecek” diye sözünü kesti Attes. “Gracea’nız elinizden gidecek.” Gracea. Bu, eski İlkel dilinde hayat demekti. Aşk anlamına da geliyordu. Ama belki üçüncü bir anlamı daha vardı. Saplantı. Çünkü Kolis’in Sotoria’ya beslediği duygu aşk olamazdı. Aşk canavarlar yaratmazdı. “O Sotoria değil” diye tısladı Callum, maskesinin arkasında gözlerini kıstı. “Onu dinlemeyin majesteleri. Bu…” Callum birden öne savruldu, kafesin parmaklıklarına kan sıçradı. Göğsünün ortasına saplanan gölge taşı hançere bakarken ağzı açık kaldı. Gözlerimi Attes’e çevirdim. Belinde tek bir hançer kalmıştı. Hançeri o fırlatmıştı. Neden? “Kahretsin.” Callum tökezledi, sonra da altın sarısı zemine yığıldı. Ölmüştü. Ama uzun süre öyle kalacağını sanmıyordum. Yine de nedenini o anda hatırlayamadım. Hatırlayamadım… Göğsüm sıkıştı. Gözümün önünü gölgeler kapladı. Panik içinde karanlığa yuvarlandım, kısacık rahatlama anları dağılmaya başladı. Ses yoktu. Koku yoktu. Hiçbir şey görmüyordum. Ölmek istemiyordum. Şimdi değil. İstemiyordum… Liessa. İrkildim ve aniden karanlıktan çıktım. Gördüklerim bir araya gelip tamamlandı: üstünde uyuduğum altın sarısı divan, boynumda belli belirsiz hissettiğim halkaya bağlı zincir, içinde olduğum kafesin altın sarısı parmaklıkları ve Callum’un göğsüne saplanan ama şimdi yerde olan gölge taşı hançer. Callum ayağa kalkıyordu. Ne kadar baygın kalmıştım? Dönen’in arkasına, altın tahtın ilerisine, açık kapıdan dışarıya baktım. Kurdu yine görüyordum. Bu kez tatlı esintide sallanan büyük palmiye yapraklarının arkasındaydı. Sağ elim ‒hayır, Ash’in konsortu olarak taç giyerken tenimde beliren evlilik damgası‒ ısınmıştı. Üstteki altın sarısı sarmal ve avucumun içi sızlıyordu, göğsümdeki hayat kıvılcımları uğuldamaya, sertçe titreşmeye başlamıştı. Ensem karıncalanıyordu. Kolis bana sarılarak sallanmaya devam ediyordu, bir fırtınanın yaklaştığını hissediyordum. Tüylerim diken diken olmuştu. Attes kapıya döndü. “Siktir.” Kurt başını aşağı indirdi, gümüş rengi gözleri parlıyordu. Koca pençesini altın sarısı zemine atıp dişlerini göstererek hırladı. Birden her yere karanlık bir sis çöktü. Avizenin ışığının yetişemediği tavanda gölgeler belirdi. Titreşerek mermerden ve kireç taşından sıyrılmaya, duvarlardan yere kayıp dumansı dalgalar halinde koşturmaya başladılar. Kurt havaya sıçrayıp çalkalanan karanlığa karışınca nefesim tamamen kesildi. Kurdun etrafında minik minik yıldızlar belirmişti, göğsümün ortası birden ısınıverdi. Kapının yanında çalkalanan gölgeler uzayıp genişledi. Karanlığın ardında gölgelerden ve dumandan oluşan iki yay belirdi, sonra bir şok dalgası odayı boydan boya geçerek tahta yöneldi. Altın taht kırılıp parçalanarak yok oldu. Güç dalgası Attes’e ulaştı ve onu bir kenara fırlattıktan sonra Callum’u alıp iğrenç kemik çatırtıları eşliğinde kafese çarptı. Birkaç sıra parmaklık parçalandı. Odanın tavanı çatlayarak açıldı. Gölgeler ve duman odaya dolan parlak ay ışığında ete kemiğe büründü. Etrafımızı çeviren duvarlar patladı, taş parçaları dışarı uçtu, yapının sadece birkaç metrelik kısmı ayakta kaldı, Ash daha da çok yükseldi.

Birden onu insan formunda gördüm. Yüzü sert ve biraz da acımasızdı, teni altın sarısına çalan parlak bronz renkteydi, yanaklarına düşen kahverengi saçları ay ışığında kızıla çalıyordu. Bir an sert hatlara sahip güçlü çenesini, büyük ağzını ve tenime defalarca şehvetle dokunmuş olan dolgun dudaklarını gördüm. Sonra gerçek formuna geçip az önce tahtın durduğu yerin üstünde belirdi, şimdi teni girdaplar halinde dönen karanlıktan ve titreşen ether filizlerinden ibaretti. Kendine has ferah turunçgil kokusu burnuma dolunca rahatladım. Ash dehşet vericiydi, her iki formda da vahşi ve nefes kesici bir güzelliği vardı. O, bana aitti. “Kolis!” diye kükredi. Sesi havada yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. Birden karanlık gökyüzünde bir ışık patlaması belirdi, tam Ash’in önüne düştüğünü görünce göğsümü bir ateş dalgası kavurdu. Parlak ışık bir an için gözlerimi kamaştırdı. Yeniden görmeye başladığımda… Yakut kırmızısı boynuzlardan oluşan bir taç ay ışığında parlıyordu. Bir İlkel daha gelmişti. Koyu renk saçlı, beyaz tenli, sert yüz hatlı Av ve İlahi Adalet İlkeli Hanan, Ash’in karşısında duruyordu. Sağ elinde donuk beyaz bir maddeden yapılmış, kemiği andıran bir mızrak vardı. “Çek arabanı Nyktos.” Hanan’ın mızrağı parlamaya başladı. “Çok geç olmadan buradan git.” Savurduğu tehdide rağmen sesinin titrediğini duydum, Gölgeler Diyarı’na bizzat gelmek yerine, Bele’i alması için Simeryalıları gönderen İlkel’in sesi titriyordu. Sesindeki korkuyu duydum. Hanan bir İlkel de olsa korkağın tekiydi. “Çok geç olmadan mı?” Ash’in gürleyen sesi ayakta kalan duvarları da yere serdi. “Zaten çok geç.” Hanan beyaz bir ışık içinde havaya yükselip kolunu geriye savurdu. Ether saçan mızrağını fırlattı. Nefesim kesildi…

Ash güldü. Gölgelerden ve ay ışığından oluşan devasa kanatlarını iki yana açarak güldü. Havaya kaldırdığı elinden güç kıvılcımları saçıldı, avucundan çıkan parlak ışık mızrağa çarptı. Dört bir yana ışık saçıldı, korkunç bir gök gürültüsü duyuldu. Ash birden İlkel’in önünde bitiverdi, onu kafasının arkasından tuttu. O kadar hızlıydı ki Hanan çığlık atana kadar diğer elini görmedim, tek gördüğüm Ash’in kolunu sertçe geri çektiğiydi. Nabız gibi atan kanlı bir şey yere düştü. Ash, Hanan’ı havaya kaldırdı, biri ona bağırdı. Galiba Attes’ti. Hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi görünen Kolis sonunda sallanmayı bırakıp başını kaldırdı. Ash, İlkeli çenesinin altından tuttu. Hanan’ın kafasını kopardığını görünce ağzım açık kaldı. Yere bir şey düştü, Ash’in elinden ether yayılıyordu. Göğsümdeki ilkel kıvılcımlar daha da şiddetli uğuldamaya başladı, ellerime bir sıcaklık yayıldı. Daha taç altın sarısı zemine çarpmadan bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Ash bir İlkeli daha öldürmüştü. Bir İlkel böyle mi öldürülüyordu? Kalbi sökülüp kafası koparılarak mı? Çok tuhaf ve barbarca bir yöntemdi. Ve acayip seksi. Kırmızı boynuzlardan oluşan taç titremeye başladı, boğuk bir uğultu geliyordu. Tacın düştüğü yer yarıldı, zemin sarsılmaya başladı. Kırmızı tacın içinden beyaz bir ışık akmaya başladı, sonunda boynuzlar görünmez oldu. Uğultu devam ediyordu, ses hem gökyüzünden hem de yerin altından geliyor, Kolis’i bile sarsıyordu. Taşlar dört bir yana doğru çatırdıyordu. Odanın yıkıntıları önündeki toprak bir uğultuyla yarıldı. Palmiye ağaçları kayarak açılan yarığın içine düştü. Hanan’ın tacı titredikten sonra kayboldu. Hava büyük bir patlamayla sarsıldı. Yüce tanrılar, sesin Dalos’un ötesine taştığını anladım. Büyük ihtimalle tüm Iliseeum’u sarsmış, ölümlüler diyarına kadar uzanmıştı. Anladığım bir diğer şey de, Gölgeler Diyarı’nın bir yerinde Sirta’nın yeni hükümdarının Av Tanrıçası olarak yükseldiğiydi. Bunu anlamamın sebebi Bele’in, Hanan’ın sarayındaki tek Yükselmiş ‒benim tarafımdan Yükseltilmiş‒ tanrı olması değildi, o hayat kıvılcımlarıydı. Bunu Kolis’in de hissettiğinin farkındaydım. Kolis beni yere indirirken boynumdaki halkaya bağlı olan zincir şakırdadı. Kolis başımı eliyle destekledi, bu hareketindeki sinir bozucu şefkat dikkatimi çekti. Kalbim tekler gibi oldu, gözlerim onun gözlerine kilitlendi. Kafesin içinde buz gibi bir rüzgâr esti, Kolis başımı altın sarısı döşemelerin üstüne bırakırken sarı saçları yüzüne doğru savruldu. Yanağımda hissettiğim avucunun huzursuz edici yumuşaklığı beni irkiltti. Kafes gırtlaktan gelen, tuhaf bir sesle sarsıldı. “Çek ellerini karımın üstünden.” Kolis sırıtınca içim buz kesti. Sahte kral ayağa kalktı. “Ah, Nyktos, oğlum” dedi neşeli bir sesle. Hanan’ın tacının son kez görüldüğü yere baktı, az ileride Callum bir kan gölünün içinde yatıyor, parmakları hafifçe kıpırdıyordu. “Bakıyorum da, ne kadar güçlendiğini saklamışsın.” Başını kaldırıp Ash’e baktı. “Çok etkilendim.” “Çok da sikimdeydi” diye hırladı Ash. “Ne kadar kabasın” diye mırıldandı Kolis. Kalkmam gerekiyordu. Ash’e yardım etmeli, onunla birlikte dövüşmeliydim. Kolis, Hanan gibi değildi. Sahte Hayat İlkeli de olsa hâlâ yaşayan en yaşlı İlkel’di. Son derece güçlüydü. Ash’e yardım etmeliydim. Elim ayağım ağırlaşmıştı, sanki yere yapışıp kalmıştım. Yan dönmeye çalıştım, bu basit hareket bile nefesimin kesilmesine neden oldu. Kolis hırçın bir çocukla uğraşıyormuş gibi iç çekti. “Bir aile olduğumuz için babanın benden esirgediği inceliği ben sana göstereceğim. Kendini kurtarman için bir şans vereceğim.” Kaşlarımı çattım, birkaç saç tutamı yüzüme döküldü. Kolis, Ash’in bir İlkeli daha öldürdükten sonra gitmesine izin mi verecekti? Bu hiç mantıklı değildi.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Fantastik Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıTen ve Ateş 3: Tendeki Ateş
  • Sayfa Sayısı624
  • YazarJennifer L. Armentrout
  • ISBN9786255572110
  • Boyutlar, Kapak13,7 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDex Kitap / 2025

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Haberci 2: Gazap ve Yıkım ~ Jennifer L. ArmentroutHaberci 2: Gazap ve Yıkım

    Haberci 2: Gazap ve Yıkım

    Jennifer L. Armentrout

    Milyonlarca okurun gözdesi Jennifer L. Armentrout’un haberci serisi nefes kesici hikâyesiyle sizi büyüleyecek! Tehlikeli sırlar ve yasak arzular şoke edici sonuçlara yol açacak… Yarı...

  2. Saplantı ~ Jennifer L. ArmentroutSaplantı

    Saplantı

    Jennifer L. Armentrout

    Luxenler ve Arumlar, Lux serisinden bağımsız da okunabilecek Saplantı’da çok daha baştan çıkarıcılar. Ukala, zorba ve tapılası bir adam. Korunmaya muhtaç, küfürbaz ve ateşli...

  3. Kan ve Kül Ruhu ~ Jennifer L. ArmentroutKan ve Kül Ruhu

    Kan ve Kül Ruhu

    Jennifer L. Armentrout

    Jennifer L. Armentrout’tan nefes kesici bir vampir destanı! The New York Times’ın çok satan yazarı Jennifer L. Armentrout, Kan ve Kül serisinin yeni bölümünde...

Aynı Kategoriden

  1. Ardında Bıraktığın Kadın ~ Jojo MoyesArdında Bıraktığın Kadın

    Ardında Bıraktığın Kadın

    Jojo Moyes

    Ardında bıraktığın kadını hatırlıyor musun? Paris’te Balayı devam ediyor… Genç ve güzel Sophie, savaşa giden ressam kocası Édouard’ın yokluğunda ailesini ne pahasına olursa olsun...

  2. Büyücü ~ John FowlesBüyücü

    Büyücü

    John Fowles

    Çağının yarı-entelektüel bunalımlarını geçirmekte olan, Oxford mezunu Nicholas Urfe, İngiltere’nin kasvetinden ve aşktan kaçmak için ücra bir Yunan adasına İngilizce öğretmeni olarak gider. Tek...

  3. Demiryolu Serserileri ~ Jack LondonDemiryolu Serserileri

    Demiryolu Serserileri

    Jack London

    Nevada şehrinin hatırlamadığım bir kıyısında, hiç sıkılmadan iki saat konuşarak yalan söylediğim bir kadın var. Bunu özür dilemek gibi bir niyetle anlatmıyorum, aksine ben...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur