Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Üç Tarihi Roman / Beyaz Kale – Benim Adım Kırmızı – Veba Geceleri
Üç Tarihi Roman / Beyaz Kale – Benim Adım Kırmızı – Veba Geceleri

Üç Tarihi Roman / Beyaz Kale – Benim Adım Kırmızı – Veba Geceleri

Orhan Pamuk

“Tarihi roman yazmayı seviyorsunuz, neden?” sorusuna, “19. yüzyıl Romantiklerinde olduğu gibi, şu anki dünyaya bir tür tepki, insanın bu yüzyılda yaşamaktan duyduğu bir tür hoşnutsuzluk…

“Tarihi roman yazmayı seviyorsunuz, neden?” sorusuna, “19. yüzyıl Romantiklerinde olduğu gibi, şu anki dünyaya bir tür tepki, insanın bu yüzyılda yaşamaktan duyduğu bir tür hoşnutsuzluk var bende… Ama ‘kaçış’ duygusu kısa bir süre sonra… günümüze bir mânâ ile dokunma sorumluluğuna da yol açıyor” cevabını veren Orhan Pamuk’un romanlarının Delta dizisindeki 3. cildi okurla buluşuyor.

Üç Tarihi Roman adını taşıyan bu ciltte Beyaz Kale, Benim Adım Kırmızı ve Veba Geceleri bir araya getirildi. Sonda yer alan ve Orhan Pamuk’la yapılmış, her üç romanın kaynaklarını, anlatım stratejilerini, araştırma ve yazılış süreçlerini enine boyuna tartışan özel bir söyleşi içeren Üç Tarihi Roman, meraklısı için hem roman türü ve tarihi romana hem de yazarın dünyasına dair kapsamlı, özel bir davet niteliğinde.

İçindekiler

BEYAZ KALE. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11
Giriş. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15
1. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 19
2. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 25
3. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 37
4. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 46
5. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 56
6. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 67
7. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 77
8. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 87
9. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 96
10. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 108
11. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 124
Beyaz Kale Üzerine. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 137
Beyaz Kale. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 145
Beyaz Kale’nin Farsça Çevirisine Önsöz. . . . . . . . . . . 149
BENİM ADIM KIRMIZI. . . . . . . . . . . . . . . . . 151
1. Ben Ölüyüm. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 153
2. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 156
3. Ben, Köpek. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 161
4. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 166
5. Ben Eniştenizim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 173
6. Ben, Orhan. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 178
7. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 182
8. Benim Adım Ester. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 186
9. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 190
10. Ben Bir Ağacım. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 198
11. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 202
12. Bana Kelebek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 214
13. Bana Leylek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 221
14. Bana Zeytin Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 227
15. Benim Adım Ester. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 234
16. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 239
17. Ben Eniştenizim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 244
18. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 249
19. Ben, Para. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 255
20. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 260
21. Ben Eniştenizim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 264
22. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 269
23. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 274
24. Benim Adım Ölüm. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 279
25. Benim Adım Ester. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 283
26. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 290
27. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 304
28. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 310
29. Ben Eniştenizim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 321
30. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 335
31. Benim Adım Kırmızı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 343
32. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 347
33. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 352
34. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 365
35. Ben, At. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 377
36. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 380
37. Ben Eniştenizim. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 390
38. Üstat Osman, Ben. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 394
39. Benim Adım Ester. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 402
40. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 407
41. Üstat Osman, Ben. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 412
42. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 427
43. Bana Zeytin Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 437
44. Bana Kelebek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 439
45. Bana Leylek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 441
46. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 442
47. Ben, Şeytan. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 451
48. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 455
49. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 459
50. Biz, İki Abdal. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 472
51. Üstat Osman, Ben. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 474
52. Benim Adım Kara. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 490
53. Benim Adım Ester. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 507
54. Ben, Kadın. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 519
55. Bana Kelebek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 524
56. Bana Leylek Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 536
57. Bana Zeytin Derler. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 544
58. Katil Diyecekler Bana. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 553
59. Ben, Şeküre. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 578
SONSÖZ Tarih, Resim, Edebiyat. . . . . . . . . . . . . . . . . 587
Kronoloji. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 603
Benim Adım Kırmızı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 636
Benim Adım Kırmızı Üzerine. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 647
Benim Adım Kırmızı’nın İlk Halinden Bir Bölüm. . . . 650
VEBA GECELERİ. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 665
GİRİŞ. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 673
1. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 677
2. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 681
3. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 687
4. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 692
5. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 697
6. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 705
7. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 713
8. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 722
9. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 729
10. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 739
11. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 747
12. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 752
13. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 755
14. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 763
15. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 770
16. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 776
17. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 780
18. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 784
19. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 790
20. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 797
21. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 804
22. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 813
23. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 819
24. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 824
25. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 828
26. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 837
27. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 847
28. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 857
29. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 862
30. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 871
31. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 880
32. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 887
33. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 896
34. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 902
35. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 905
36. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 913
37. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 919
38. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 923
39. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 927
40. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 935
41. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 940
42. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 947
43. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 951
44. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 955
45. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 962
46. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 971
47. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 978
48. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 983
49. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 987
50. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 994
51. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 997
52. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1004
53. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1010
54. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1017
55. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1027
56. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1031
57. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1040
58. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1047
59. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1054
60. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1059
61. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1066
62. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1072
63. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1079
64. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1083
65. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1089
66. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1096
67. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1102
68. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1112
69. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1120
70. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1126
71. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1132
72. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1136
73. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1140
74. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1146
75. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1155
76. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1162
77. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1169
78. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1175
79. BÖLÜM. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1182
YILLAR SONRA. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1191
Üç Tarihi Roman vesilesiyle
Orhan Pamuk ile Konuşma. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1235
DİZİNLER. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1261
Beyaz Kale. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1261
Benim Adım Kırmızı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1265
Veba Geceleri. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 1286

BEYAZ KALE 

Giriş

Bu elyazmasını, 1982 yılında, içinde her yaz bir hafta eşelenmeyi alışkanlık edindiğim Gebze Kaymakamlığı’na bağlı o döküntü “arşiv”de, fermanlar, tapu kayıtları, mahkeme sicilleri ve resmi defterlerle tıkış tıkış doldurulmuş tozlu bir sandığın dibinde buldum. Rüyaları hatırlatan mavi ebrulu zarif bir ciltle ciltlendiği, okunaklı bir yazıyla yazıldığı ve soluk devlet belgelerinin arasında pırıl pırıl parladığı için hemen dikkatimi çekti. Sanırım, yabancı bir el, kitabın birinci sayfasına, sanki beni daha da meraklandırmak için, bir başlık yazmıştı: “Yorgancının Üvey Evladı”. Başka bir başlık yoktu. Kenarlarına ve sayfa boşluklarına bir çocuk elinin bol düğmeli elbiseler giyen küçük kafalı insanlar çizdiği kitabı hemen, büyük bir keyifle okudum. Çok hoşlandığım, ama bir deftere de kopya etmeye üşendiğim için, elyazmasını, genç kaymakamın bile “arşiv” diyemediği o mezbeleden, beni gözaltında tutmayacak kadar saygılı hademenin güvenini kötüye kullanarak, kaşla göz arasında çantama tıkıp çaldım. İlk zamanlarda kitabı yeniden, yeniden okumaktan başka, ne yapacağımı bilmiyordum pek. Tarihe olan kuşkum hâlâ sürdüğü için, elyazmasının bilimsel, kültürel, antropolojik ya da “tarihsel” değerinden çok, anlattığı hikâyenin kendisiyle ilgilenmek istedim. Bu da beni, hikâye yazarının kendisine götürüyordu. Arkadaşlarımla birlikte üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımız için, dede mesleği olan ansiklopediciliğe dönmüştüm:

Tarih kısmından sorumlu olduğum bir “meşhurlar” ansiklopedisine kitabın yazarı üzerine bir madde koyma düşüncesi bu sırada aklıma geldi. Böylece, ansiklopediden ve içkiden artan vakitlerimi bu işe verdim. Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm: Sözgelimi, Köprülü’nün beş yıllık başvezirliği sırasında İstanbul’da büyük bir yangın çıkmıştı, ama kayda değer bir hastalık, hele kitaptaki gibi, geniş bir veba salgınının hiçbir kanıtı yoktu. Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı,bazıları birbirleriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşıların adları ise Saray kayıtlarında gösterilenleri tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” genellikle doğruluyordu.

Küçük ayrıntılarda bile, bazan bu “doğruluğu” gördüm: Müneccimbaşı Hüseyin Efendi’nin katlini, IV. Mehmet’in Mirahor Köşkü’ndeki tavşan avını, Naima’nın benzeri biçimde anlatması gibi. Okumaktan ve düşlemekten hoşlandığı anlaşılan yazarın hikâyesi için bu tür kaynakları, başka bir yığın kitabı elden geçirmiş, onlardan bir şeyler almış olabileceği de aklıma geldi. Tanıdığını söylediği Evliya Çelebi’nin belki yalnızca kitaplarını okumuştu. Başka örneklerde de görülebileceği gibi bunun tersi de doğru olabilir diye düşünüyor, hikâyemin yazarının izini bulmaktan umudu kesmemeye çalışıyordum, ama İstanbul kütüphanelerinde yaptığım araştırmalar umutlarımın çoğunu suya düşürdü. 1652 ile 1680 arasında IV. Mehmet’e sunulan bütün o risalelerin, kitapların hiçbirini ne Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde ne de oradan dağılmış olabileceğini düşündüğüm başka bazı kütüphanelerde bulabildim.

Bir tek ipucuna rastladım: Hikâyede sözü geçen “solak hattat”ın bu kütüphanelerde başka eserleri vardı. Bir süre onların peşinden gittim, ama bıkmıştım artık, mektup yağmuruna tuttuğum İtalyan üniversitelerinden umut kırıcı cevaplar geliyordu: Gebze, Cennethisar ve Üsküdar mezarlıklarında yazarın kitabın kendisinden çıkan, ama üzerinde yazmayan adına dayanarak yaptığım araştırmalar da başarısız çıkmıştı: İz sürmeyi bıraktım, ansiklopedi maddesini hikâyenin kendisine dayanarak yazdım. Korktuğum gibi, basmadılar bu maddeyi, ama bilimsel kanıt yokluğundan değil, anlattığı kişi yeterince ünlü bulunmadığı için. Hikâyeye olan tutkum belki de bu yüzden, daha da arttı. Bir ara istifa etmeyi bile düşündüm ama işimi ve arkadaşlarımı seviyordum. Böylece, bir dönem, önüme gelen herkese, hikâyemi, sanki onu bulmuş değil de, yazmışım gibi, coşkuyla anlattım. Onu ilgi çekici kılmak için simgesel değerinden, aslında bugünkü gerçeklerimize değindiğinden, günümüzü bu hikâye ile anladığımdan, vb.’den söz ettim. Bu sözlerim üzerine,daha çok politika, şiddet, Doğu-Batı, demokrasi gibi konulara meraklı gençler ilgilendiler, ama onlar da, içki arkadaşlarım gibi, kısa sürede hikâyemi unuttular. Bir profesör arkadaşım, ısrarım üzerine karıştırdığı elyazmasını bana geri verirken, İstanbul’un arka sokaklarındaki ahşap evlerde, içinde bu tür hikâyelerin kaynaştığı elyazmalarından on binlerce olduğunu söyledi. Eğer ev sakinleri, onları Kuran sanıp yüksekçe bir dolabın üstüne kaldırmıyorlarsa, sobalarını yakmak için sayfa sayfa yırtıyorlarmış. Böylece, yeniden, yeniden dönüp okuduğum hikâyeyi, elinden sigara düşmeyen gözlüklü bir kızın da yüreklendirmesiyle yayımlamaya karar verdim. Kitabı günümüz Türkçesine çevirirken hiçbir üslup kaygısı gütmediğimi okuyanlar göreceklerdir: Bir masanın üzerine koyduğum elyazmasından bir iki cümle okuduktan sonra, kâğıtlarımın durduğu başka bir odadaki öteki bir masaya geçiyor, aklımda kalan anlamı günümüz kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordum. Kitabın adını, ben değil, yayımlamaya razı olan yayınevi koydu. Baştaki ithafı görenler, belki, bunun özel bir anlamı olup olmadığını soracaklardır. Her şeyi birbiriyle ilgili görmek, sanırım günümüzün hastalığıdır. Bu hastalığa ben de kapıldığım için bu hikâyeyi yayımlıyorum.

Faruk Darvınoğlu

1

Venedik’ten Napoli’ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti. Biz topu topu üç gemiydik, onların ise sisin içinden çıkan kadırgalarının arkası gelmiyordu bir türlü. Gemimizde bir anda korku ve telaş başladı; çoğunluğu Türk ve Mağripli olan kürekçilerimiz sevinç çığlıkları atıyordu; sinirlerimiz bozuldu. Gemimiz burnunu öteki iki gemi gibi karaya, batıya çevirdi, ama öteki gemiler gibi hızlanamadık biz. Esir düşerse cezalandırılmaktan korkan kaptanımız kürek kölelerini şiddetle kırbaçlatmak için bir türlü emir veremiyordu. Sonraları, bütün hayatımın, kaptanın bu korkaklığı yüzünden değiştiğini çok düşündüm. Şimdiyse, kaptanımız kısa süren o korkaklığa kapılmasaydı hayatım asıl o zaman değişirdi, diye düşünüyorum. Önceden belirlenmiş bir hayat olmadığını, bütün hikâyelerin aslında birer rastlantılar zinciri olduğunu birçokları bilir. Ama gene de, bu gerçeği bilenler bile, hayatlarının bir döneminde, geri dönüp ona baktıklarında, rastlantı olarak yaşadıkları şeylerin birer zorunluluk olduğuna karar verirler. Benim de öyle bir dönemim oldu: Şimdi, sisin içinde hayalet gibi beliren Türk gemilerinin renklerini düşleyip, eski bir masanın üzerinde kitabımı yazmaya çalışırken, öyle bir dönemin, bir hikâyeye başlayıp onu bitirmek için en uygun zaman olduğunu düşünüyorum. Öteki iki geminin Türk gemilerinin arasından sıyrılıp sisin içinde kaybolduğunu görünce kaptanımız umutlandı, bizim de zorumuzla esirleri sıkıştırmaya cesaret edebildi, ama geç kalmıştık artık; üstelik özgürlük tutkusuyla heyecanlanan kölelere kırbaçlar da söz geçiremiyordu. Sisin sinir bozucu duvarını rengârenk aralayan ondan fazla Türk kadırgası bir anda üzerimize geldi. Kaptanımız, bu sefer, düşmanı değil, sanırım kendi korkaklığını ve utancını yenmek için savaşmaya karar verdi; esirleri acımasızca kırbaçlatırken topların hazırlanmasını emretti, ama geç alevlenen savaş tutkusu da kısa sürede söndü gitti. Şiddetli bir borda ateşine tutulmuştuk, hemen teslim olmazsak gemimiz batacaktı, teslim bayrağı çekmeye karar verdik.

Durgun denizin ortasında Türk gemilerini beklerken kamarama indim, bütün hayatımı değiştirecek düşmanlarımı değil de, konukluğa gelen bazı dostları bekler gibi eşyalarıma çekidüzen verdim, küçük sandığımı açıp dalgın dalgın kitaplarımı karıştırdım. Floransa’dan büyük paralar vererek aldığım bir cildin sayfalarını çevirirken gözlerim nemlendi; dışarıdan gelen bağırışları, telaşlı ayak seslerini, gürültüleri duyuyordum, az sonra elimdeki kitaptan uzaklaştırılacağım aklımdaydı, ama bunu değil, kitabın sayfalarında yazılanları düşünmek istiyordum. Sanki kitaptaki düşünceler, cümleler, denklemler arasında kaybetmek istemediğim bütün geçmişim vardı; gözüme rastgele takılıveren satırları dua eder gibi mırıldanarak okurken bütün kitabı aklıma kazımak istiyordum ki, onlar gelince, onları ve bana çektirdiklerini değil, severek ezberlenmiş bir kitabın sevgili kelimelerini hatırlar gibi geçmişimin renklerini hatırlayayım. O zamanlar annesinin, nişanlısının ve dostlarının başka bir adla çağırdıkları başka bir insandım. Bir zamanlar ben olan ya da şimdi öyle sandığım o kişiyi arada bir hâlâ rüyalarımda görüyorum ve terle uykudan uyanıyorum. Soluk renkleri, sonraları yıllarca uydurduğumuz o olmayan ülkelerin, hiç yaşamamış hayvanların, inanılmaz silahların düşsel renklerini hatırlatan bu insan yirmi üç yaşındaydı, Floransa’da, Venedik’te “bilim ve sanat” okumuştu, astronomiden, matematikten, fizikten ve resimden anladığına inanıyordu; tabii kendini beğenmişin tekiydi, kendinden önce yapılan şeylerin çoğunu yutmuştu, hepsine de dudak büküyordu; daha iyilerini yapacağından kuşkusu yoktu; benzersizdi; herkesten akıllı ve yaratıcı olduğunu biliyordu: Kısaca, sıradan bir gençti. Sevgilisiyle tutkuları, tasarıları, dünyayı ve bilimi konuşan, nişanlısının kendisine hayran olmasını doğal karşılayan bu gencin, sık sık yaptığım gibi, kendime bir geçmiş uydurmam gerektiği zamanlarda, ben olduğuna inanmak gücüme gidiyor. Ama, bir gün bu yazdıklarımı sabırla sonuna kadar okuyan birkaç kişi, o gencin ben olmadığımı anlayacaklardır, diye kendimi teselli ediyorum. Belki de o sabırlı okuyucular, benim şimdi düşündüğüm gibi, hayatına sevgili kitaplarını okurken ara veren gencin hikâyesine kaldığı yerden bir gün devam ettiğini de düşüneceklerdir.

Rampacılar gemimize ayak basarlarken kitaplarımı sandığıma koyup dışarı çıktım. Gemi ana-baba günüydü. Dışarıda herkesi toplamışlar çırılçıplak soyuyorlardı. Bir ara aklımdan o karışıklıkta denize atlamak geçti, ama arkamdan oklarlar, yakalayıp hemen öldürürler diye düşündüm, zaten karaya ne kadar yakın olduğumuzu da bilmiyordum. Önce bana ilişmediler. Zincirlerinden çözülen Müslüman köleler sevinç çığlıkları atıyordu, bazıları da şimdiden kırbaççılardan intikam almanın peşine düşmüştü. Az sonra beni kamaramda buldular, içeri girdiler, eşyalarımı yağmaladılar. Altın arayarak sandıklarımı karıştırdılar, kitaplarımın bazılarını, bütün eşyamı aldıktan sonra bir başkası, elde kalan bir iki kitabı dalgın dalgın karıştırırken beni tutup kaptanlardan birine götürdü. Sonradan Ceneviz dönmesi olduğunu öğrendiğim Reis iyi davrandı bana; neden anladığımı sordu. Küreğe verilmemek için hemen astronomi bilgimden, geceleri yön bulabileceğimden söz ettim, ama ilgilenmediler. Bunun üzerine, bende bıraktıkları anatomi cildine güvenerek hekim olduğumu ileri sürdüm. Az sonra gösterdikleri kolu kopmuş birini görünce cerrah olmadığımı söyledim.

Öfkelendiler, beni küreğe vereceklerdi ki, kitaplarımı gören Reis sordu: İdrardan ve nabızdan anlıyor muydum hiç? Anladığımı söyleyince hem küreğe verilmekten kurtuldum, hem de bir iki kitabımı kurtarmış oldum. Ama bu ayrıcalığım da bana pahalıya patladı. Küreğe verilen öteki Hıristiyanlar hemen benden nefret ettiler. Ellerinden gelse geceleri birlikte kapatıldığımız ambarda öldürürlerdi beni, ama Türklerle hemen ilişki kurduğum için korkuyorlardı da. Kazığa oturtulan korkak kaptanımız yeni ölmüştü, kırbaççıları, burnunu kulağını kesip ibret olsun diye bir sala koyup denize bırakmışlardı. Anatomi bilgimi değil de, aklımı kullanarak tedavi ettiğim birkaç Türk’ün yarası kendiliğinden kapanınca herkes hekim olduğuma inandı. Türklere hekim olmadığımı söyleyen bazı kıskanç düşmanlarım bile geceleri ambarda bana yaralarını gösterdiler. İstanbul’a gösterişli bir törenle girdik. Çocuk padişah bizi seyrediyormuş. Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, altlarına da bizim bayrakları, Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Derken toplar yeri göğü inletmeye başladı. Sonraları, birçoğunu karadan hüzün, bıkkınlık ve neşeyle seyrettiğim tören çok uzun sürdü, güneşten bayılanlar oldu. Akşama doğru Kasımpaşa’da demirledik. Bizleri Padişah’a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi Saray’a götürdüler. Yollara dizilmiş halk neşe ve merakla bizi seyrediyordu. Padişah, biz onu göremeden, hakkına düşen esirleri seçip ayırttı. Bizi de Galata’ya geçirip Sadık Paşa’nın zindanına tıktılar.

Zindan berbat bir yerdi, küçük izbe hücrelerinde yüzlerce esir pislik içinde çürüyordu. Yeni mesleğimi uygulamak için bol bol insan buldum orada, bazılarını da iyileştirdim. Sırtı, bacakları ağrıyan gardiyanlar için reçeteler yazdım. Böylece beni gene ötekilerden ayırdılar, güneş ışığı alan iyi bir hücre verdiler. Ötekilerin halini görüp kendi durumuma şükretmeye çalışıyordum ki, bir sabah beni onlarla birlikte kaldırdılar, çalışmaya gideceğimi söylediler. Hekim olduğumu, tıptan, bilimden anladığımı söyleyince güldüler bana. Paşa’nın bahçesinin duvarları yükseltiliyormuş, adam lazımmış: Sabahları, güneş doğmadan zincirlere vuruluyor, şehir dışına çıkarılıyorduk. Bütün gün taş topladıktan sonra akşamları gene zincirlerle birbirimize bağlı zindanımıza dönerken İstanbul’un güzel şehir olduğunu, ama insanın burada köle değil, efendi olması gerektiğini düşünürdüm. Gene de sıradan bir köle değildim. Yalnız zindanda çürüyen kölelere değil, hekim olduğumu işiten başkalarına da bakıyordum artık. Hekimlik ücreti olarak aldığım paranın büyük bir kısmını beni gizlice dışarı çıkaran köle kâhyalarına ve gardiyanlara vermek zorundaydım. Onlardan kaçırabildiğim parayla Türkçe dersleri alıyordum. Hocam, Paşa’nın ufak tefek işlerine bakan yaşlı, iyi bir adamcağızdı. Türkçeyi hızla öğrendiğimi gördükçe sevinir, benim kısa zamanda Müslüman olacağımı da söylerdi. Ders ücretini her seferinde sıkıla sıkıla alıyordu. Bana yiyecek getirmesi için de ona para veriyordum, kendime iyi bakmaya kararlıydım çünkü.

Sisli bir akşam hücreme kâhya geldi, Paşa beni görmek istiyormuş. Şaşırdım, heyecanlandım, hemen hazırlandım. Yurdumdaki becerikli akrabalarımdan biri, belki babam, belki gelecekteki kayınpederim kurtarmalık göndermişler, diye düşünüyordum. Sisin içinde, kargacık burgacık dar sokaklarda yürürken birden evimize gelivereceğimizi ya da onları, bir rüyadan uyanır gibi karşımda buluvereceğimi sanıyordum. Bazan da, birisini, bir yolunu bulup aracılık etmek için yollamışlardır, diye düşünüyordum, hemen aynı sisin içinde bir gemiye koyup beni ülkeme yollayacaklardı, ama Paşa’nın konağına girince, öyle kolay kolay kurtulamayacağımı anladım. İnsanlar parmaklarının ucuna basarak yürüyorlardı. Önce bir sofaya aldılar beni, orada beklerken bir odaya soktular. Küçük bir sedirde küçük, sevimli bir adam, üzerine bir battaniye çekmiş uzanıyordu. Yanında iri yarı bir başkası vardı. Uzanan Paşa’ymış, beni yanına çağırdı. Konuştuk: Biraz sordu: Aslında, astronomi, matematik ve biraz da mühendislik okuduğumu, ama tıptan da anladığımı, birçoklarını iyileştirdiğimi söyledim. Soruyordu, daha da anlatacaktım ki, Türkçeyi bu kadar çabuk öğrendiğime göre akıllı biri olmam gerektiğini söyleyerek ekledi: Bir derdi varmış, öteki hekimlerin hiçbiri çare bulamamış, beni de işittiği için bir denemek istemiş. Paşa derdini anlatmaya öyle bir başladı ki, bunun, düşmanları iftiralarıyla Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmek zorunda kaldım. Oysa, derdi, bildiğimiz nefes darlığıydı. İyice sorup soruşturdum, öksürüğünü dinledim, sonra mutfağına inip orada bulduklarımla naneli yeşil haplar yaptım; bir de öksürük şurubu hazırladım. Paşa zehirlenmekten korktuğu için göstererek şuruptan bir yudum içip haplardan bir tane yuttum. Kimseciklere görünmeden konaktan dikkatlice çıkıp zindana dönmemi söyledi. Kâhya sonra açıkladı: Paşa öteki hekimler kıskansın istemiyormuş. Ertesi gün de gittim, öksürüğünü dinleyip aynı ilaçları verdim. Avcuna bıraktığım renkli hapları çocuk gibi seviyordu. Hücreme dönünce iyileşmesi için dua ediyordum. Sonraki gün poyraz çıktı, püfür püfür bir hava, insan istemese de bu havada iyileşir, diye düşünüyordum, ama kimse beni aramadı.

Bir ay sonra, gene bir gece yarısı çağırdıklarında, Paşa ayakta, hareketliydi. Rahat rahat soluyarak birilerini azarladığını işitince sevindim. Beni görünce memnun oldu, hastalığını iyileştirdiğimi, benim iyi bir hekim olduğumu söyledi. Ondan ne istiyormuşum? Beni hemen azat edip yollamayacağını biliyordum; hücremden, zincirlerimden şikâyet ettim; tıpla, astronomiyle, bilimle uğraşıp onlara yardım edebileceğimi söyledim, ağır işlerde beni boşu boşuna yorduklarını anlattım. Ne kadarını dinledi ne kadarını dinlemedi bilmiyorum. Kese içinde verdiği paraların büyük bir çoğunu da gardiyanlar elimden aldılar. Bir hafta sonra bir gece gelen kâhya, kaçmayacağıma yemin ettirdikten sonra zincirlerimi çözdü. Gene işe çıkarılıyordum, ama esirbaşları artık kayırıyorlardı beni. Üç gün sonra kâhya bana giyecek yeni eşyalar getirince Paşa’nın beni kolladığını anladım.

Geceleri gene konaklardan çağırıyorlardı. Romatizmaları tutan ihtiyar korsanlara, mideleri yanan genç askerlere ilaçlar veriyor, kaşıntısı olanlardan, rengi atanlardan, baş ağrısı tutanlardan kan alıyordum. Bir keresinde bir uşağın kekeme oğlu içirdiğim şuruplardan bir hafta sonra açılıp konuşmaya başlayınca bana bir şiir okudu. Kış böyle geçti. Bahar başında, beni aylardır sordurmayan Paşa’nın donanmayla Akdeniz’e açıldığını öğrendim. Sıcak yaz günleri boyunca, umutsuzluğuma ve öfkeme tanık olan bir iki kişi halimden şikâyetçi olmamam gerektiğini, hekimlikten iyi para kazandığımı söylediler. Çok seneler önce Müslümanlığa geçip evlenen bir eski köle de bana kaçmamı öğütledi. İşlerine yarayan köleyi, bana yaptıkları gibi oyalar, ülkesine dönmesine hiçbir zaman izin vermezlermiş. Onun yaptığı gibi Müslüman olursam azat ettirirmişim kendimi, o kadar. Bunları, belki de ağzımı aramak için söylediğini düşündüğümden kaçmaya hiç niyetim olmadığını söyledim. Niyetim değil, cesaretim yoktu. Kaçanların hepsini pek uzağa gitmeden yakalıyorlardı. Sonra dayaktan geçirilen bu talihsizlerin yaralarına, geceleri hücrelerinde merhemi ben sürerdim. Sonbahara doğru, Paşa donanmayla seferden döndü; top atışlarıyla Padişah’ı selamladı, geçen yıl yaptığı gibi şehri neşelendirmeye çalıştı ama, besbelli, bu sefer mevsimi hiç de iyi geçirmemişlerdi. Zindana da pek az esir getirebildiler.

Sonradan öğrendik: Venedikliler altı tane gemiyi yakmışlar. Bir yolunu bulup esirlerle konuşayım, belki ülkemden haber alırım, diyordum, İspanyolmuş çoğu: Sessiz, cahil, ürkek şeyler, yardımdan ve yiyecek dilenmekten başka bir şey konuşacak halleri yoktu. Yalnızca bir tanesi ilgimi çekti: Kolu kopmuştu bunun, ama umutluydu; aynı serüvenlerin atalarından birinin de başından geçtiğini, sonra kurtulup, kopmayan koluyla bir şövalye romanı yazdığını, kendisinin de aynı şeyi yapmak için kurtulacağına inandığını söylüyordu. Sonraları, yaşamak için hikâyeler uydurduğum yıllarda, hikâyeler uydurmak için yaşamayı düşleyen bu adamı hatırladım. Çok geçmeden zindanda bulaşıcı bir hastalık başladı, gardiyanları rüşvete boğarak kendimi sakındığım bu uğursuz salgın, kölelerin yarısından fazlasını öldürüp uzaklaştı. Sağ kalanları yeni işlere götürmeye başladılar. Ben gitmiyordum. Akşamları söylüyorlardı: Taa Haliç’in ucuna gidiyorlarmış, orada marangoz ustalarının, terzilerin, boyacıların emrine verilip el işlerinde çalıştırılıyorlarmış: mukavvadan gemiler, kaleler, kuleler yapmak için. Sonradan öğrendik: Paşa, oğluna, Başvezir’in kızını alıyormuş, gösterişli bir düğün yapacakmış. Bir sabah Paşa’nın konağından çağırdılar. Nefes darlığının yeniden başladığını düşünerek gittim. Paşa meşgulmüş, bekleyeyim diye beni bir odaya aldılar, oturdum. Az sonra odanın öteki kapısı açıldı, içeri benden beş altı yaş büyük biri girdi, yüzüne bakınca şaşırdım, korktum birden!

2

Odaya giren inanılmayacak kadar bana benziyordu. Ben oradaymışım! İlk anda böyle düşünmüştüm. Sanki bana oyun etmek isteyen biri, benim girdiğim kapının tam karşısındaki kapıdan içeri beni bir daha sokuyor ve şöyle diyordu: Bak, aslında böyle olmalıydın sen, kapıdan içeri böyle girmeliydin, elini kolunu böyle oynatmalı, odada oturan öteki “sen”e böyle bakmalıydın! Göz göze gelince selamlaştık. Ama o şaşırmışa benzemiyordu pek. O zaman bana öyle çok benzemediğine karar verdim, sakalı vardı onun; hem kendi yüzümün de, ben, neye benzediğini unutmuştum sanki. O karşımda otururken aklıma bir yıldır aynaya bakmadığım geldi. Az sonra benim girdiğim kapı açıldı ve onu içeri çağırdılar. Beklerken bunun ustaca düzenlenmiş bir şaka değil, benim sıkıntılı aklımın kurgusu olduğunu düşündüm. O günlerde sürekli hayal görüyordum çünkü: Eve dönüyormuşum, herkes beni karşılıyormuş, beni hemen bırakıyorlarmış, aslında hâlâ gemide kamaramda uyuyormuşum, bütün bunlar bir rüyaymış türünden teselli masalları. Bunun da o masallardan biri olduğunu, ama gerçekleştiğini ya da her şeyin bir anda değişip eski düzenine döneceğinin bir belirtisi olduğunu düşünmek üzereydim ki, kapı açıldı, beni çağırdılar. Paşa, benzerimin az ötesinde, ayaktaydı. Eteğini öptürdü, hatırımı sorunca hücrede çektiğim sıkıntılardan, ülkeme dönmek istediğimden söz edeyim, diyordum, beni dinlemedi bile. Paşa hatırlıyormuş, ona bilimden, astronomiden, mühendislikten anladığımı söylemişim, peki ya gökyüzüne fırlatılan o fişeklerden, baruttan anlıyor muymuşum hiç? Hemen anladığımı söyledim, ama bir an ötekiyle göz göze gelince bana bir tuzak hazırladıklarından kuşkulandım. Paşa yapacağı düğünün eşsiz olacağını söylüyordu, bir de fişek gösterisi hazırlatacakmış, ama bundan öncekilere hiç benzememeliymiş yapılacak şey. Bundan önce, Sultan’ın doğumunda, sonradan ölen bir Maltalının ateşbazlarla hazırladığı gösteride, Paşa’nın yalnızca “Hoca” dediği benzerim de çalışmış, bu işi biliyormuş biraz, ama Paşa benim de ona yardım edebileceğimi düşünmüş. Birbirimizi tamamlayacakmışız! İyi bir gösteri yaparsak Paşa bizi sevindirecekmiş. Sırasıdır diye, istediğimin ülkeme geri dönmek olduğunu söylemeye kalktım, Paşa geldiğimden beri hiç kadınlarla yatıp yatmadığımı sordu bana, cevabımı öğrenince, o işi yapmayacaksam özgürlüğün neye yarayacağını söyledi. Gardiyanların kullandığı kelimelerle konuşuyordu, aptal aptal bakmış olmalıyım, bir kahkaha attı. “Hoca” dediği benzerime döndü sonra: Sorumluluk ondaymış. Çıktık. Sabah benzerimin evine giderken ona öğretebilecek hiçbir şeyimin olmadığını düşünüyordum. Ama onun da bilgisi benden fazla değilmiş. Üstelik bilgilerimiz birbirini tutuyordu da: Bütün sorun iyi bir kâfuri karışımı elde etmekti. Bunun için yapılacak şey terazi ve ölçeklerle tartıp dikkatle hazırladığımız karışımları geceleri Surdibi’nde ateşlemek ve gördüklerimizden sonuç çıkarmaktı. Hazırladığımız fişekleri, bizi seyreden çocukların hayran oldukları adamlarımıza ateşletirken, biz, çok sonraları, gün ışığında o inanılmaz silah için çalışırken yaptığımız gibi, karanlık ağaçların altında dikilir, merak ve heyecanla sonucu beklerdik. Sonra, kimi zaman ay ışığında, kimi zaman kör karanlıkta, küçük bir deftere ben gördüklerimizi yazmaya çalışırdım. Gece ayrılmadan önce Hoca’nın Haliç’e bakan evine dönüyor ve sonuçlar üzerine uzun uzun konuşuyorduk. Evi küçük, sıkıntılı ve sevimsizdi. Nereden aktığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim pis bir suyun çamurlaştırdığı kargacık burgacık bir sokaktan giriliyordu. İçeride neredeyse hiç eşya yoktu, ama eve her girişimde içim daralır tuhaf bir sıkıntıya kapılırdım. Belki bu duyguyu bana, dedesinden kalan adını sevmediği için kendisine “Hoca” dememi isteyen bu adam veriyordu: Beni gözetliyordu, benden bir şey öğrenmek ister gibiydi, ama o sırada sanki o şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Duvar diplerine serdiği sedirlere oturmaya alışamadığım için, deneylerimizi tartışırken, ben ayakta durur, kimi zaman da sinirli sinirli odada bir aşağı bir yukarı yürürdüm. Sanırım, Hoca hoşlanırdı bundan. O oturuyordu, böylece soluk bir lambanın ışığında da olsa beni doya doya seyrederdi. Bakışlarını üzerimde hissederken aramızdaki benzerliği fark etmemesi beni tedirgin ederdi. Bir iki kere de benzerliği sezdiğini, ama bunun farkında değilmiş gibi davrandığını düşündüm. Sanki bana bir oyun oynuyordu; beni küçük bir deneyden geçiriyor, benim anlayamadığım bazı bilgiler ediniyordu. Çünkü, ilk günlerde hep öyle bakardı: Bir şey öğreniyormuş, öğrendikçe meraklanıyormuş gibi. Ama bu tuhaf bilgiyi derinleştirmek için bir adım daha atmaya sanki çekiniyordu. Bana sıkıntı veren evin içini boğucu yapan bu kopukluktu işte! Gerçi çekingenliği beni cesaretlendiriyordu, ama rahatlatmıyordu.

Bir keresinde, deneylerimiz üzerine konuşurken, bir başka seferinde, bana niye hâlâ Müslüman olmadığımı sorarken, beni, belli belirsiz, bir tartışmaya çekmek istediğini anlayınca kendimi tuttum. Bu çekingenliğimi hissetti; beni küçümsediğini anladım, bu da öfkelendirdi beni. O günlerde üzerinde anlaştığımız tek konu belki de buydu: İkimiz de birbirimizi küçümsüyorduk. Şu fişek gösterisini kazasız belasız başarıyla düzenlersek, belki ülkeme dönmeme izin verirler, diye düşünüyor, kendimi tutuyordum. Bir gece olağanüstü bir yüksekliğe tırmanan bir fişeğin verdiği zafer heyecanıyla Hoca söyledi: Bir gün, ta Ay’a kadar gidecek bir fişek bile hazırlayabilirmiş; sorun yalnızca gerekli barut karışımını bulmak ve bu barutu taşıyabilecek hazneyi dökebilmekmiş. Ay’ın çok uzakta olduğunu söylüyordum, sözümü kesti, o da biliyormuş Ay’ın çok uzakta olduğunu, ama Dünya’ya en yakın yıldız da o değil miymiş? Ona hak verince, sandığım gibi rahatlamadı, daha da huzursuz oldu, ama başka bir şey de söylemedi. İki gün sonra, bir gece yarısı yeniden sordu:

Ay’ın en yakın yıldız olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyormuşum? Belki de bir göz yanılsamasına kaptırıyormuşuz kendimizi. O zaman, ona, gördüğüm astronomi eğitiminden ilk defa söz ettim, Ptoleme kozmoğrafyasının temel kurallarını kısaca anlattım. Merakla dinlediğini görüyordum, ama merakını açığa vuracak bir şey söylemekten çekiniyordu. Bir süre sonra, ben susunca, Batlamyus hakkında kendisinin de bilgisi olduğunu, ama bunun Ay’dan daha yakınlarda bir yıldız olabileceği konusundaki kuşkusunu değiştirmeyeceğini söyledi. Sabaha doğru, o yıldızdan, varlığının kanıtlarını şimdiden elde etmiş gibi söz ediyordu. Ertesi gün, elime kötü bir elyazısıyla yazılmış bir kitap tutuşturdu. Yetersiz Türkçeme rağmen sökebildim: Almagest’in, sanırım, kendisinden değil, başka bir özetinden çıkarılmış ikinci bir özetiydi; beni yalnızca gezegenlerin Arapçaları ilgilendirdi, onlara da, o sırada ısınacak gibi değildim. Hoca, bir kenara bırakıverdiğim kitabın beni heyecanlandırmadığını görünce öfkelendi. Yedi altın vermiş bu cilde, kendimi beğenmişliği bırakıp, sayfalarını çevirip bir göz atmam doğru olurmuş. Uslu bir öğrenci gibi, sabırla yeniden açtığım kitabın sayfalarını çevirirken, ilkel bir şemaya rastladım. Dünya’ya göre gezegenler, basit çizgilerle çizilmiş kürelere yerleştirilmişti: Gerçi kürelerin yerleri doğruydu, ama aralarındaki düzen konusunda ressamın hiçbir düşüncesi yoktu. Sonra, Ay’la yeryüzü arasında, küçük bir gezegen çarptı gözüme; biraz dikkat edince, bunun elyazmasına sonradan eklendiği, mürekkebinin tazeliğinden anlaşılıyordu. Yazmayı sonuna kadar karıştırdıktan sonra, Hoca’ya geri verdim. Bana, o küçük yıldızı bulacağını söyledi; şaka yapar hali yoktu hiç. Bir şey söylemedim, benim kadar onun da sinirlerini bozan bir sessizlik oldu. Başka hiçbir fişeği, sözü astronomiye getirebilecek kadar yukarı tırmandıramadığımız için, bu konu bir daha açılmadı. Kendi küçük başarımız, sırrını elde edemediğimiz bir rastlantı olarak kaldı. Ama ışığın ve alevin şiddeti ve parlaklığı konusunda çok iyi sonuçlar alıyor, başarımızın sırrını da biliyorduk: Hoca tek tek gezdiği İstanbul aktarlarının birinde, dükkâncının da adını bilmediği bir toz bulmuştu; mükemmel bir parlaklık veren bu sarımsı tozun kükürtle göztaşı karışımı olduğuna karar verdik.

Sonraları, parlaklığa renk versin diye toza akla gelebilecek her maddeyi karıştırdık, ama birbirine yakın bir kahverengiyle, soluk bir yeşilden başka bir şey elde edemedik. Hoca’nın dediğine göre, bu kadarı bile, şimdiye kadar İstanbul’da yapılanların en iyisiymiş. Düğünün ikinci gecesi yaptığımız gösteri de öyleymiş, herkes öyle söyledi bunu, arkamızdan dolaplar çevirerek işimizi elimizden almak isteyen düşmanlarımız bile. Haliç’in karşı kıyısından, Padişah’ın bizi seyretmeye geldiğini söyledikleri zaman çok heyecanlandım, bir şey ters gidecek, yıllarca ülkeme dönemeyeceğim diye ödüm kopuyordu; başlayın, dedikleri zaman dua ettim. Önce, konukları selamlamak ve gösteriye hazırlamak için dimdik tırmanan renksiz fişekleri ateşledik; hemen arkasından Hoca’yla “değirmen” dediğimiz çemberli düzeni harekete geçirdik; gök bir anda kırmızı, sarı ve yeşil oldu, korkunç da bir gürültü, beklediğimizden de güzeldi; fişekler fırladıkça çember hızlanarak döndü, döndü ve birden etrafı gün gibi aydınlatarak durdu.

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli)
  • Kitap AdıÜç Tarihi Roman / Beyaz Kale – Benim Adım Kırmızı – Veba Geceleri
  • Sayfa Sayısı220
  • YazarOrhan Pamuk
  • ISBN9789750863134
  • Boyutlar, Kapak13.5 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2024

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Şeylerin Masumiyeti ~ Orhan PamukŞeylerin Masumiyeti

    Şeylerin Masumiyeti

    Orhan Pamuk

    Özenle sleçilmiş resim ve fotoğraflarla dolu bu kitapta, Örhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde eşyalar üzerinden İstanbul’u ve kendi hayatını anlatmaya devam ediyor… Eski İstanbul taksilerinden...

  2. Kırmızı Saçlı Kadın ~ Orhan PamukKırmızı Saçlı Kadın

    Kırmızı Saçlı Kadın

    Orhan Pamuk

    İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi? Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür? Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni...

  3. Manzaradan Parçalar/Hayat, Sokaklar, Edebiyat ~ Orhan PamukManzaradan Parçalar/Hayat, Sokaklar, Edebiyat

    Manzaradan Parçalar/Hayat, Sokaklar, Edebiyat

    Orhan Pamuk

    Orhan Pamuk bu yeni kitabında, çocukluğundan başlayarak hayatından, yaşadıklarından bütün içtenliğiyle söz ediyor. Yazarın babasının ölümü, siyasi dertleri, futbol oynarken ya da romanlarını yazarken...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Elveda Sonbahar ~ Şafak FişekElveda Sonbahar

    Elveda Sonbahar

    Şafak Fişek

    Bir şafaktan bir şafağa, karanlıklardan hiç korkmadan ve kaç şafak kaldığını hiç bilmeden yürünen uzun bir yol hikâyesi ELVEDA SONBAHAR’da kaderinde olana güçlü aile...

  2. Son On Beş Dakika ~ Fatma BarbarosoğluSon On Beş Dakika

    Son On Beş Dakika

    Fatma Barbarosoğlu

    Günlerdir; o iki beyaz gömleklinin hikâyesine tanık olan kaç kişiydik, bunu düşündüm. Tanıkların her birinin hikâyesini düşündüm. İçimizden biri bu ölümü çağırmış olabilir mi...

  3. Uyanış ~ Gökhan GökdemirUyanış

    Uyanış

    Gökhan Gökdemir

    Asıl gücün, bilgiye dayandığı günümüzde, bizleri yalnızlaştıran sistemin melankolik ve güçsüz bireylere ihtiyacı vardır. Bireysel olarak bakıldığında, bu söylemim bir komplo teorisi olarak görülebilir....

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur