Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Uzak Değil
Uzak Değil

Uzak Değil

Eylem Ata Güleç

Günümüz öykücülerinden Eylem Ata Güleç’in ikinci kitabı “Uzak Değil” Yapı Kredi Yayınları’nda Eylem Ata Güleç, önceki kitabı “Boşlukta Büyüyen”de olduğu gibi, şiddetin, çatışmanın, gerilimin…

Günümüz öykücülerinden Eylem Ata Güleç’in ikinci kitabı “Uzak Değil” Yapı Kredi Yayınları’nda

Eylem Ata Güleç, önceki kitabı “Boşlukta Büyüyen”de olduğu gibi, şiddetin, çatışmanın, gerilimin izlerini; kadınların, çocukların, yaşlıların günlük yaşamındaki olumsuz etkilerini ustalıkla öyküleştiriyor. Kitapta yer alan on üç öyküde yazar, hep canlı tutulan bir ateşin közlerinde dağlanmış yaşamları güçlü simgelerle, soyutlamalarla, yer yer de ironiyle yazınsal katlara taşıyor. Toplumsal gerçekler, siyasal olaylar, insani yıkımlar onun şefkatli kaleminde evrensel bir duyarlıkla insani bir boyut kazanıyor.

“Uzak Değil”, ateşi yüksek, sarsıcı, büyülü öykülerle yüklü.

“İçeriye girip silahımı aldım. Şimdi delikten onu gözlüyorum. Yeni filizlenen dut yaprakları arasından gofretleri yiyişini izliyorum. Birazdan vuracağım onu. Hemen yok olup olmayacağını, rüzgâr eserse kokup kokmayacağını merak ediyorum.”

İNCİRİN İNANCI

Kurtarabildiğimiz birkaç parça eşyayla okulun bahçesindeydik. O, çizgili kanepesinin ucuna ilişmiş, bir şeyler olmasını bekler gibi duruyordu. Bense, tekli koltuğumda, yüzüm ona dönük oturuyordum. Aramızda buzdolabı ve plastik ayakkabılık vardı. Mahalle bakkalı Zeki Abi sırtında yatakla geçti önümüzden. Eskiden beri kamburu vardı ama yaşlılığın da etkisiyle hepten ikiye katlanmıştı. Biraz ötemizde durdu, yükünün ipini gevşetti, soluklandı. “Ahmet Dayı konuştuğunuzu görse mezarından kalkar, başınıza dikilir” dedi. Doğru söylüyordu, babası kızıyla konuştuğumu görse mezarından kalkar, yerine beni sokardı. Gerçi Zübeyde’yi sevdiğimi bile bile onu başkasına vererek zaten yakmıştı beni. Zübeyde “Az kaldı, ölüler canlanacak” dedi. Zeki Abi’nin yüzü sarardı. İki küçük adım attı, durdu. Yüküne yardım etmek için davrandım. İzin vermedi. “Bunun bir kızı vardı. Zamanında evden kaçmıştı. Onu bulsan… Belki sahip çıkar anasına” dedi.

Onu kimseye bırakamayacağımı söylemeye utandım. “Sen nerede kalacaksın?” diye sordum.

“İhsan Bağlar’da ev tutmuş. Bir odasını bana verecek.”

“Ben de Zübeyde’ye ev tutarsam benimle kalıp kalmayacağını sordum. ‘Mezarlığa yakın olursa kalırım’ dedi.”

“Nasıl biliyorsan öyle yap” diyerek ilerledi, yıkık duvarlardan düşen beton parçalarına basmamak için zikzak çizerek uzaklaştı.

Hava kararınca sokağa çıkma yasağı başlayacaktı. Biz zaten sokakta sayılırdık. Evlerin çoğunun duvarları yıkıktı. İki haftadır duvarsız evlerdeki herkes sokakta sayılırdı. Zübeyde bu akşam da mezarlığa gidelim diye tutturmasaydı bari. “Mezarlığa gideceksek karanlığa kalmadan gidip dönelim” dedim. Cevap vermeden yerinden kalktı. Eteğinin altından çorabının içine sıkıştırdığı güllü pijaması göründü. O zaman, gençken, mahallenin öbür kızları gibi değildi. Eteği hepsininkinden daha kısaydı, altına ince çorap giyerdi. İbrahim abisi vurulduktan sonra bırakmıştı kendine bakmayı. “Bundan böyle KUK’lular kapımızın önünden bile geçmesin” diye haber yollamıştı bana. Abisi DDKD’liydi. O gün, ben babamın marangoz atölyesindeyken, iki grup, KUK’lularla DDKD’liler kahvede kavgaya tutuşmuş. Silahlar patlamış. İbrahim ağır yaralanmış. Hastaneye yetiştirememişler.

Zübeyde’yle, yan yana, mezarlığa yürüdük. Kavgadan sonra babam mahalleden taşınmak istemişti. Yüzüme söylemiyordu ama anneme baskı yaptığını biliyordum. İbrahim’in ölümünden sonra KUK’lu arkadaşlarımla ilişkimi kesmiştim, yine de babam DDKD’lilerin intikam alacaklarından korkuyordu. Bir süre ortalık kaynamıştı. Köşe başlarında bekleyenler olmuştu. Gençlerin çatışmaları ailelere yansımıştı. Annelerimiz sebze pazarına beraber gitmez olmuşlardı. Babalarımız ağzımızın tadı kalmadı diyerek kahveye çıkmayı bırakmışlardı. Sonra durulmuştu ortalık. Anneler oğullarını evlendirerek bu işlerden uzak tutmanın yolunu bulmuşlardı. Birer ikişer derken devrimci gençlik ev bark sahibi olmuştu. Bizimkiler Zübeyde’ye sevdalı olduğumu bildiklerinden evlilik lafı etmemişlerdi hiç. Zübeyde’nin de, babasının da bana olan öfkelerinin geçmeyeceğini biliyorduk. Zübeyde’ye kına yakıldığı gece, balkonda otururken yanıma gelmişti babam. Elini omzuma koyup “Kızı başkasına verdiler. Gidelim buralardan” demişti. Başımı bile kaldırmamış, babama cevap vermemiştim.

Çatışma mahalle gençleri arasında değildi artık. Devlet her şeyden güçlüydü.Mezarlığa varmak üzereydik. Zübeyde başındaki açık mavi eşarbı çıkarmadan düzeltti. Kulaklarının üstündeki inatçı birkaç gri tel örtünün altına girmedi. Benim saçlarım onun düğününden sonra hızla beyazlamıştı. Kocasıyla kavga ettiğini duyduğumda, önce kızı sonra da oğlu olduğunu söylediklerinde, mahallede rastlaştıkça içime attıklarım saçlarımı ağartmıştı. Mezarlığın köşesindeki çeşmede durdu. Etrafına bakışından anladım, su doldurmak için bidon arıyordu. “Bekle, bekçi kulübesine bakayım” dedim. Hızlı adımlarla yürüyüp mezarlığa girdim. Kulübeye yetiştim, kapısı açıktı. İçeride kimseyi göremedim. Koca mahalle altüst olmuşken, herkes evini terk etmişken mezarlık bekçisinin yerinde olmasını beklemiyordum zaten. Etrafa bakındım, bidon bulamadım. Dışarı çıkmak için döndüğüm sırada arkamdan bir karaltı geçti sandım.

Tekrar döndüm, kimse yoktu. Tedirgin oldum. Zübeyde’yi yalnız bıraktığım için kızdım kendime. Dün akşam mezarın başında otururken mırıldanıp durmuştu. Ne dediğini bir türlü anlamamıştım ama kendi kendine konuşur gibi değildi. Karşısında birileri varmış gibi, önce dinlemiş sonra cevap vermişti. Kulübeden çıkıp çeşmeye doğru giderken, keşke Zübeyde oğlunun adını İbrahim koymasaymış, diye geçirdim içimden. Dayısı gibi mert bir genç olduğunu duymuştum. Özgürlük Yolu’na sempati duyduğunu da.

Zübeyde’yi iki İbrahim’in mezarının arasında, dut ağaçlarının altında otururken buldum. İkinci mezarın toprağı ıslaktı. Suyu neyle taşıdığını sordum. “Kalkın suyunuzu için diye seslendim, oğlum kalkıp içti. Abim susamamış” dedi. Elim ayağım boşaldı. Başımızı sokacak bir dam bulur bulmaz onu doktora götürmem gerekecekti. Yanına çöktüm. “Senin kızdan hiç haber alıyor musun?” diye sordum. Dut ağaçlarının dalları kavuşmak istercesine birbirlerine uzandı. Üstümüze karanlık bir örtü serildi. Zübeyde üşüyormuş gibi titredi. “Çocuklarımdan uzak dur!” diye bağırdı. “Belki kızın bize yardım eder” dedim. Cevap vermedi. Daldı, birini dinliyormuş gibi durdu.

Sonunda “İbrahim yakında gelecek zaten” dedi.

“Hangisi gelecek?”

“Önce abim gelecek, oğlum yarasının kapanması için bekleyecek.”

“Hadi kalk, karanlık olmadan dönelim.”

“Kes sesini, senin yüzünden onları duyamıyorum” diye bağırdı yeniden.

Susup birkaç dakika bekledim. Hava kararırsa mahalleye giremeyeceğimizi biliyordum. Zübeydeyse acele ettirilecek durumda değildi. Mahalleye dönmezsek nerede kalabileceğimizi düşündüm. Bir parkta uyuyabilirdik. Ha okul bahçesi ha park, ne fark ederdi zaten. Keşke gündüz dolaba bıraktığım iki paket sütü yanıma alsaydim. Yok, yok iyi ki almamışım. Süt görünce sinirleniyor Zübeyde. Evlerine roket isabet ettiğinde oğlunun kolunu süte batırdığı bezle silmiş iki gün boyunca. Mahalleden çıkmak isteyenler için her gün bir saatliğine yasağı kaldırıyorlardı. Evlerine vardığımda oğlu öleli çok olmuştu. Kopan kolu, omza, nakışlı patiska bir örtüyle sararak tutturmuştu. Çocuğun bütün kanı boşalmıştı. Cesedin üstündeki giysiler, örtü ve Zübeyde’nin üstü kıpkırmızıydı. İbrahim’i yattığı yerdeki halıya sararak dışarı çıkarmıştım. Zübeyde korku dolu gözlerle izlemişti beni. Geri dönüp elbise dolaplarını karıştırmıştım. İç çamaşır, etek ve bluz çıkarmıştım. Zübeyde’yi sonradan okul bahçesine taşıdığım koltuğa oturtmuştum. Yavaş yavaş soymuştum üstündekileri. Banyoda biraz su bulabilseydim onu yıkayacaktım ama yoktu. Dolapta bulduğum mendillerle vücudunu silmiştim. Saçlarındaki kurumuş kanı temizlemek zor olmuştu. Sonra giydirmiştim. “Gitmemiz gerekiyor, birazdan yasak başlayacak” demiştim. “Buraya gelmemeliydin” demişti. Kolunu tutup kalkmaya zorlamıştım. Fazla direnmeden kalkmıştı. Kolunu elimden kurtarıp elbise dolabına gitmişti. Güllü pijamayı alıp eteğinin altına giyerek kapıya yürümüştü.

Çıktığımızda halı yerdeydi. Sokaktaki cesetleri kepçeyle toplamışlardı.

Dalmışım. Gözlerimi açtığımda Zübeyde de oturduğu yerde uyukluyordu. Karanlık çökmüştü. Hafif bir rüzgâr vardı, ürperdim. Geceyi bekçi kulübesinde geçirmek geldi aklıma. Zübeyde’yi uyandırdım. Konuşmadan koluna girip kaldırdım. Kulübeye doğru yürüdük.Birden “Yakala onu!” diye bağırdı.

“Neyi, kimi yakalayayım?” “Görmüyor musun? Önümüzde, koşuyor.”“Görmüyorum, önümüzde kimse yok” dediğim anda sanki ileride, epey uzakta, hareket eden küçük bir şey fark ettim.

“Yakala, oğlumun kolunu kaçırıyor” dedi bu kez. Koşar adımlarla yürüterek Zübeyde’yi bekçi kulübesine yetiştirdim. İçeriye bırakıp kapıyı kapattım.

Kepçeyle toplanan ölüler açılan çukurlara doldurulacaktı. Zübeyde oğlunu kardeşinin yanına gömmemi istemişti. O gece cesedi kepçeden indirip Zübeyde’nin isteğini yerine getirmiştim ama kolu gövdeye bağlayan patiska çözülmüş, kol kaybolmuştu. Bir süre kapının önünde bekledim. Kulübenin yanındaki ağacın dalları tepemde sallandı. Dallara küçük aynalar, renkli bez parçaları bağlıydı. İçeriye girdiğimde Zübeyde’nin uyumuş olmasını diledim. Birden kulübe sallanmaya başladı. Deprem olduğunu sandım. Zübeyde kapıyı yumrukluyordu. Öyle şiddetli vuruyordu ki kapı yerinden sökülecek gibiydi. Ben de dışarıdan ittim ama kapı açılmadı. Zübeyde kıyameti koparırcasına bağırdı. Ona tuzak kurduğumu, onu kilitlediğimi söyledi. Kocası öldükten aylar sonra da bir kapının ardından ona seslenmeye çalışmıştım. Ayşe Abla’yı aracı etmiştim. Zübeyde evlerine, misafirliğe gittiği bir gün ondan habersiz beni çağırmıştı. Kapalı kapının arkasından onunla konuşmaya çalışmıştım ama boşunaydı. Beni dinlememiş, hain olduğumu, ona tuzak kurduğumu söyleyip durmuştu.

Zübeyde’nin çıkardığı onca gürültünün arasında başka bir ses daha duydum. Sanki birisi yerin altından koşuyordu. Büyük adımlarını attıkça ayağımın altındaki toprak titredi. Arkamı döndüm. Yine o karaltı geçti, gitti. Geçerken ağzından bir şey düşürdü. Düşen şey orada, öylece, karanlığın içinde daha karanlık bir parça olarak kaldı. Mezarlık lambaları yanmıyordu. Ay ışığı cansızdı, aydınlatmıyordu. Birkaç adım öteme düşen şeyin ne olduğunu anlamak için gözlerimi iyice kısarak baktım. Eğri bir dal parçası mıydı? Ölü bir kedi yavrusu muydu? Neydi? Hiçbir şey seçemedim. Adım atıp elime alacak cesareti bulamadım. Kapı açıldı. Zübeyde dışarı çıktı. Güçten düşmüş kollarımla atılıp ona sarıldım. Sakinleşti. Az önce bağırıp çağırdığını unutmuşa benziyordu. Omuzlarından bastırdım. İkimiz birlikte yere çöktük. Rüzgâr çıkmıştı. Ağaç, üstüne aynalar, bezler asılarak kurulan kader oyununu bozmak istiyormuşcasına dallarını silkeliyordu. Bir ayna düştü önümüze. Çatlak aynadan yansıyan tek şey koyu karanlıktı. Zübeydeyle ikimizin birbirine sarılan karanlığı.

Zübeyde’nin başını boynumla omzumun arasına sıkıştırdım. Ilık nefesi göğsümü ısıttı. İnatçılığındaki kırılmayı hissettim, içime dokundu. Gözlerim hâlâ yerdeki o şeydeydi. Şimdi biraz daha iyi görünüyordu. Rüzgar şiddetlendikçe kenarları havalanıyordu, bez parçasına benziyordu. Sadece kumaş olsaydı uçup gitmişti. Onu yerde tutan bir şey vardı muhakkak. Uzaklardan top atışına benzeyen sesler geldi. Bombardıman başlamış olabilirdi. Zübeyde kendini biraz geri çekmeye çalıştı, izin vermedim. Çenemle başına bastırdım. Kafamda bir ağırlık, karışıklık vardı. Kusmak istiyordum. Cebimdeki leblebileri çıkardım. Birkaç tane ağzıma attım, birkaçını da Zübeyde’ye verdim. O karaltı geri geldi. Soluğunu duydum. Etrafımızda döndü. Köpek olmalı. Ellerimi yerde dolaştırdım. Bir taş aradım. Ona fırlatacak bir şey bulursam kaçardı belki. Çatlak aynaya değdi parmaklarım. Bombardıman sesleri dalga dalga yayıldı. Zübeyde titredi. Çenemle başına yaptığım baskıyı azalttım. Karaltı yerdeki şeyin yanına gitti. Etrafında döndü. Kokladı. Görüntü biraz daha netleşti. Köpek değil. Küçük bir çocuk gibi duruyor ya da eğilerek yürüyen bir insan, belki bir cüce. Yerdeki her neyse aldı. Elinde evirip çevirdi. Biraz uğraştıktan sonra hareketsiz kaldı. Ardından ağrılı bir nefesle, acı çekiyormuşçasına soluyarak uykuya daldı.

Güneş ışığı dallardaki aynalardan yansıyarak gözkapaklarımdan içeri sızıyordu. Uyandığımda Zübeyde’nin başı omzumda değildi. Yanımda, kollarını başının altına almış, yerde uyuyordu. Yazması başından kaymıştı. Gece gördüğüm karaltı yerinden kımıldamamıştı. Cüce değildi. Tostoparlak bir et yığını gibi yatan bir gençti. Bacağından yaralıydı. O da uyandı. Karşısında bizi görünce korkudan gözleri büyüdü. Kalınca bir dalı bacağına bitiştirmiş, patiska örtüyle bağlamıştı. Ardından Zübeyde kalktı. Yazmasını başına sarıp gence doğru yürüdü.

Yanına çöktü. Başını dizlerine alıp mırıldanmaya başladı. İkisi, yuvasına oturan anahtarla kilit gibiydiler. Kapı kırılmış, anahtar bir yana, kilit bir yana savrulmuşken ortak ama belirsiz bir gelecek için yeniden buluşmuşlardı. Ben de kalktım. Ağır ağır yürüyerek ikisine yaklaştım. Bir anlığına, bu beraberliğin bir parçası olduğumu hissetmek istedim. Yanlarına oturdum. Yaralı genç, başını omuzlarının arasına çekti, ellerini önünde birleştirdi. Büzüştü. Benden korkar gibi bir hali vardı. Cebimde kalan birkaç leblebiyi ona yedirdim. Benden korkmamasını söyledim.

Koluna girip kaldırdım, sırtını ağaca dayayarak oturmasına yardım ettim. Sağ elini yaralı bacağının üstüne koydu. Kaç gündür burada olduğunu sordum. Dört gün batımı saydığını, sonrasında ise uyur uyanık olduğu için günleri takip edemediğini söyledi. Ne yiyip içtiğini sordum. Gözleriyle üstümüzdeki dalları işaret etti. Bunu şimdiye kadar akıl edemediğime şaşırdım. Kalkıp her birimiz için ikişer incir kopardım. “Diğer tarafta da dut ağaçları var” dedi, korkusu geçmemiş ama hafiflemişti. Zübeyde iki inciri birden ağzına attı. Yeniden dalları yokladım ama sadece birkaç tane olgunlaşmamış incir vardı. Gence adını sordum.

 

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
  • Kategori(ler) Edebiyat Öykü
  • Kitap AdıUzak Değil
  • Sayfa Sayısı88
  • YazarEylem Ata Güleç
  • ISBN9789750849060
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2021
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yanımda Kal ~ Eylem Ata GüleçYanımda Kal

    Yanımda Kal

    Eylem Ata Güleç

    Yürüyüşe çıkmış gibi değil de belli bir yere ulaşmaya çalışır gibi hızla yürüdüğümü fark ediyorum. Demirciler Çarşısı’na yaklaşmışım. Bir an durup bunun ne anlama...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Satranç Ve Şövalye ~ Erol ÇelikSatranç Ve Şövalye

    Satranç Ve Şövalye

    Erol Çelik

    Bilinci yavaşça yerine geliyordu, bunu kulağına gelen bebek ağlamasının içine doğurduğu huzurdan dolayı anladı. Bebek, çaresiz ama o kadar tatlı ağlıyordu ki, bir an...

  2. Koş Melos ve Diğer Öyküler ~ Osamu DazaiKoş Melos ve Diğer Öyküler

    Koş Melos ve Diğer Öyküler

    Osamu Dazai

    “Basit ve doğal olanı, dolayısıyla özlü, açık olanı hızla tek bir hareketle yakalayıp olduğu gibi kâğıda dökmekten başka şansım olmadığını düşünüyordum.” Çağdaş Japon edebiyatının...

  3. Kırmızı Pelerin ~ Gülseren BudayıcıoğluKırmızı Pelerin

    Kırmızı Pelerin

    Gülseren Budayıcıoğlu

    Zamanında zihnimize yazılanlar, sonradan kaderimizi yazar… Açık kapıdan kırmızı pelerinli bir kız giriyor içeri. Bir filmden, bir masaldan kopup gelivermiş gibi hali var. Sabah...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur