Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Michel Faber, okurunun üstüne hem karabulutlar düşüren hem de yumuşak bir fiskeyle onları savuşturabilen, şaşırtıcı bir yazar. Daha önce yayınlanan romanlarıyla kendi sadık okur kitlesini oluşturmuş yazarın bu seferki hediyesi, bir öykü kitabı. Michel Faber’in can yakan, şaşırtan, güldüren ve hüzünlendiren üslubu, kitaptaki öykülerinde daha da rafine bir tonda kendini gösteriyor.

Yağmur Yağmalı‘nın balıkları, rahibeleri, göçmenleri ve diğerleri, sayfalar arasında kendi tuhaf hayatlarını yaşıyor. Michel Faber’in öyküleri bize, nasıl olağanüstü ve fantastik bir dünyada yaşadığımızı hissettiriyor.

“Michel Faber, kısa öykü türünün ustası.”
– Times Literary Supplement

***

Frances Strathairn, eve geldiğinde eşinin ona yemek yaptığını gördü.

“Yeni işinde ilk günün,” dedi adam. “Yorgunsundur diye düşündüm.”

Bu adamla ilişkim krizde, diye düşündü Frances, onun dudağına bir öpücük kondururken. Buna hiç kuşku yok.

Bir kuşku vardı elbette. Bitkin halde kendini koltuğa attı ve gayet iyi bir şekilde hazırlanmış yemeğini yedi. Kendi tarifiydi ve mükemmelce uyulmuştu.

“Çocuklar nasıl?” diye sordu adam.

Kadının ya da adamın çocuklarıyla ilgili bir soru değildi bu: o tarzda bir çift değillerdi. Adam ona, Rotherey İlkokulu’ndaki çocukları soruyordu.

“Bir şey söylemek için çok henüz çok erken” dedi.

İlk önce onlara etrafı toplatıyordu. Lastik çizmeler düzgünce sıralanıyor. Montlar askıya asılıyor. Öykü kitapları büyükten küçüğe doğru düzenleniyor. Kalemlerin hepsi açılıyor.

Tertiplilik onun şahsi sorunu değildi; işinin erbabı olduğundan, çocukların da buna can attığını biliyordu. Onların yeni öğretmeniydi ve kısa sürede kendini kabul ettirmişti; bir anlaşma yapmaları şarttı. Ne kadar faziletli, ne kadar faydalı olduklarını ispatlamalıydılar; öğretmenlerinin otoritesini ispatlamak için ona ihtiyaçları vardı.

Özellikle de hayatı büyük bir heyecanla sürdürmeye ihtiyaçları vardı.

“Şimdi: herkesin silgisi var mı?” diye sordu Frances.

Hışırtı ve tıkırtılarla bir düzine kalem kutusunun bağırsakları dışarı döküldü.

“Bundan daha küçük silgisi olanlar, bunlardan bir tane alsın,” dedi gülümseyerek; yeni sınıflara girerken hep yanında getirdiği bir torba dolusu gıcır gıcır, devasa Faber Castell’i yukarı kaldırdı.

Her çocukta, acaba bu görkemli hediyeden almaya uygun muyum, merakı oluştu.

Frances göz ucuyla, yan sınıfın kapı eşiğinden okulun diğer öğretmenlerinden birinin onu izlediğini gördü; Frances’in sıradan bir öğretmenden üç kat fazla maaş almayı hak edip etmediğini merak ediyordu şüphesiz.

“Şimdi de hepinizin proje defterlerinize bakmanızı ve en iyi olduğunu düşündüğünüz el yazınızın bulunduğu sayfayı seçmenizi istiyorum. Seçtikten sonra da defterinizde o sayfa açık kalacak şekilde tam buraya, yere koymanızı istiyorum… Hayır, üst üste değil; hepsi açık şekilde görünmeli. Uç uca koyun, tıpkı bir binayı oluşturan tuğlalar gibi. Ama aralarında biraz boşluk kalsın. Evet, doğru… Hepsinin arasında biraz mesafe. Güzel… Güzel…”

Frances, çocukların seviyesine inip onlarla oynayabileceği izlenimini vererek yere çömeldi, bir yandan da büyüklüğünü ve yayılan eteğiyle kendisinin farklı olduğunu gösteriyordu. Bu aşamada onların el yazısıyla pek ilgili olmasa da kimsede bariz bir yetersizlik görmedi: geçen haftaya kadar öğretmenleri olan Jenny MacShane o kadar da kötü değildi demek.

İkinci günün sabahında, ilk gün gelmeyen iki öğrenci kendini tanıttı. Bu iyiye işaretti: anneler arasında dedikodular vardı belki.

Frances, gelmeyen öğrencilerin mazeretlerini okudu: küçük Amy’nin mide ağrısı, küçük Sam’in doktor randevusu. Okuldan daha uzun süre ayrı kalmalarına izin verilseydi, korkunun önü alınamaz şekilde büyüme ihtimali yüksekti. Okula dönen Amy ve Sam’i sıcak karşıladı, silgilerini verdi. Bu çocuklar, diğerlerine göre daha zor alışıyordu, dolayısıyla Frances, bu arada, kompozisyon ödevini yarına ertelemeye karar verdi.

Frances’in kendisi de Rotherey Köyü’nün tepesindeki yeni evine alışmakta zorlanıyordu.

En son kaldıkları yer, külüstür bir daireydi; karman çorman bir dekor, ordan burdan toplanmış mobilyalar. Orayı sevmişti: “Evde Bakım” politikası yüzünden hastalar tahliye edilmeden önce, bir akıl hastanesinin ek terapi binası olarak kullanılıyordu. Hâlâ bazı etkileyici yanları vardı: duvardaki garip işaret, bazı prizler üzerinde yapıştırılmış tuhaf plastik şeyler, titrek bir el tarafından örülmüş hasır bir çamaşır sepeti.

Rotherey’deki bu ev ise belediyeye aitti, rahat ve düzenliydi; daha önce bir polisle karısı oturmuştu burada ve evin prefabrik bütünlüğünü korumuşlardı. İnsan tuvaletinde bile bunun posteri olsun İSTEMEZdi.

“Buranın karaktersizliği beni delirtiyor,” dedi eşi Nick’e.

“Pekâlâ… Senin için birkaç değişiklik yapayım mı?” diye önerdi. “Vaktim var.”

Nick, doktora tezinin onaylanmasını bekleyerek geçirdiği ücretli izninin keyfini sürüyordu; gerçekten vakti vardı, ama Frances’in bu evle ilgili ondan isteyebileceği hiçbir değişiklik yoktu. Daha çok onun değişmesini istiyordu.

“Yatalım artık,” dedi iç çekerek.

Ertesi geceyse uyku tutmadı.

“Sence ne kadar sürer?” diye sordu adam, uyku düzenini ayarlamak için.

“Süreceği kadar,” diye yanıtladı kadın.

Her konuda olduğu gibi, yalnız uyumanın da adam için sakıncası yoktu; uslu, uslu, uslu. Oysa kadın, adamın onu yatak odasına sürükleyip becermesini istiyordu. Bu bencillik ve münasebetsizlik olurdu, Tanrım evet: bu gece sekse vakti yoktu, çünkü çocukların kompozisyonlarını okuyacaktı: aklına ayrı ayrı yazması gereken on bir yanıt, sabaha kadar tasarlaması gereken on bir eylem planı vardı – aynı zamanda biraz uyumalıydı elbette. Yine de adamın onu becermesini çok istiyordu; ya da en azından deneme cüretinde bulunmasını.

Kucağında çocukların kompozisyonları duruyordu: “Ben, Okulum ve Öğretmenim.” Okulun ödül gecelerinin, spor takımlarının, yılbaşı konserlerinin fotoğraf montajları arasından bulabildiği yüz fotoğraflarını her bir kompozisyona iliştirmişti.

İlk kompozisyon, küçük kulakları olan ve kendine büyük gelen tişörtler giyen, sarışın Fiona Perry’ninkiydi.

Okulumuzun adı Rotherey İlkokulu. Üç büyük sınıfı var, en büyiik çocukların gittiği sınıf 6. ve 7. ve ben de bu sınıftayım. Çok çalışıyoruz. Önümüzdeki sene Moss Bank Akkademisine gideceğim. Öğretmenimiz asıl eğlencenin orada başlayacağını söylüyor. Öğretmenimiz artık okulda değil. Onu en son gördüğüm gün ağladığı için evine gitmesi gerekiyordu. Diğer gün de ben besin zehrilenmesinden dolayı hastalandım (yanlış balık türü). Ama en iyi arkadaşım Rachel öğretmenimizin kafayı üşüttüğünü ve bu yüzden okula dönmeyeceğini söylüyor. Şimdi yeni bir öğretmenimiz var, bu kompozisyonu okuyan siz Bayan Strathiarn!

Frances devamı var mı diye kâğıdı çevirdi, ama Fiona’nın söyleyecekleri bu kadardı, kâğıdı yanına, koltuğun üzerine ters çevirip koydu. “Yanlış balık türü” – hüzünle gülümsedi. Yanlış balık türü, bir çocuğun hayatını sonsuza dek değiştirebilecek bir günde okula gelmemesine neden olabiliyordu. Fiona Perry, tahminen herhangi bir çarşamba gününü kaçırmıştı; o gece diğer tüm velilerle birlikte onun ailesi de çocuklarının Bayan MacShane’in yerine öğretmen gelene dek evlerinde kalabileceği telefonunu almıştı. Kompozisyonunda küçük Fiona, elindeki fırsatı değerlendirerek yeni gelen kişiye karşı ilgili davranmayı da ihmal etmemişti. Bayan MacShane, yeni güzel silgisiyle silinmiş gibi gencecik hayatından çıkıp gitmişti.

Okulumun adı Rotherey İlkokulu, diye yazmıştı Martin Duffy. Ben büyük sınıftayım, 6. sınıf. Küçükken Bolton’da yaşıyorduk. Annem Bayan Macshane’in başına gelenlerin benimle ilgisi olmadığını ve unutmam gerektiğini söylüyor. Bir sürü insan bana 1000 kere sordu ve ben bazen anlatıyorum bazen anlatmıyorum. Fakat her anlattığımda daha da fazla unutuyorum, çünkü gerçekten de Bayan Macshane ağlamaya başladığında utandım ve gözlerimi kapattım ve çok fazla şey görmedim. İşte benim hikâyem.

Tuvaletin sifonu, noktayı koyar gibi çekildi. Uyumadan önce Nick, son bir kez işemişti.

Görmüyor musun ilişkimiz krizde! diye bağırmak geldi içinden, sonra bu abes dürtüye güldü yüksek sesle. Güldüğünü duyan Nick yanına geldi, aceleyle kurulanmış bilekleri hâlâ ıslaktı.

“Komik bir şey mi var?” diye sordu. En iyi yönü mizah anlayışıydı – ya da en iyi yönlerinden biri. Orada yarı çıplak ayakta duruyordu, göğsünde su damlaları ışıldıyordu, kadının okuma lambasının ışığı vücudunun hatlarında parlıyordu. Yakında ondan ayrılacak olmanın acısıyla nefes aldı, çünkü bir daha asla dönmeyecek şekilde onu başından defedecekti.

“Gel buraya,” diye mırıldandı. Adam ona söyleneni yaptı.

Hemen burada, koltuğun üzerinde onunla hızlıca sevişecek, sonra da işine devam edecekti. Soyunurken, Martin Duffy’nin kahvaltı yaparken marmelada buladığı on küçük parmağının arasından ne gördüğünü tahmin etmeye çalıştı. Gözleri kapatmak sosyal bir hareketti; bir etkinliğin suç oluşturan durumunu yaşıtlarının teyit etmesini istemekti.. Nick diz çöktüğü yerden içine rahat girebilsin diye, poposunu koltuktan aşağı kaydırdı. Yani, Martin Dııffy fazla bir şey görmemiş miydi? Bundan şüphesi vardı. Bir savunma mekanizması sonucu bu kadar güçlü görünüyorsa, o zaman çocuk üzerinde daha fazla çaba harcamalıydı. Köyde yeni olmak onu fazla savunmasız kılmıştı; diğer yandan bu durum onun Jenny MacShane’e çok bağlanmamasını sağlamıştı… Şu andaysa Frances, bu lanet olası prezervatif yüzünden klitorisinin sürtünmeyi yeterince hissedemediğini ve yastıklardan birinin metal fermuarının sürekli sırtına battığını kabul etmeliydi.

“Yukarı çıkalım,” dedi.

Orgazmdan sonra, endorfinden sarhoş bir halde, adamın sırtına sokulup uykuya daldı.

Okul iyi ve eski öğretmenim de iyi. Greg Berre’nin kompozisyonu sadece bu cümleden oluşuyordu. Bu çocuk hangisiydi? Fotoğraf yardımıyla bile onu gözünde canlandıramadı – bir Noel gösterisinde çekilmiş flu bir poz: pamuktan sakalların ve karton kanatların olduğu bulanık bir görüntü.

“Bu çocuğa bakınca ne düşünüyorsun?”

Kahvaltı masasının öbür tarafındaki Nick’e fotoğrafı uzattı. O da ellerine yağ bulaşmış mı diye kontrol edip, küçük kare kartı uçlarından tuttu.

“Utangaç,” diye karar verdi bir süre sonra.

“Neden?”

“Noel oyunlarında, sözü olmayan çoban rolünü utangaçlara verirler. Öndeki kız da büyük ihtimalle “Bir yıldızı takip ettik” ya da benzer bir şeyi söyleyendir muhakkak. Bu çocuk da onun peşinden gitmek zorundadır sadece – belki bir hediye verir…”

Fotoğrafı geri verdiğinde ona gülümsedi; günlerdir paylaştıkları en samimi şeydi bu göz göze gerçek gülümseme. Adamın sezgileri çok kuvvetliydi. Yabancılar söz konusu olduğunda.

“Senden iyi baba olur,” diye mırıldandı kadın, teninin doygunluk ve uykusuzlukla hâlâ karıncalandığını hissederek.

“Tekrar başlamayalım,” dedi adam, kısa ve öz bir şekilde.

Gözünün önünde aniden bir şeyler çaktı. Küçük Greg’in fotoğrafı. Henüz onu geri almamıştı ve birdenbire sinirlenen Nick, istemediği bir çocuk üstüne kalmış gibi, resmi ona doğru salladı.

Okul, evden yürüyüş mesafesi uzaklıktaydı ve aslında bu bir bakıma kötüydü. Başkasının arabasının yolcu koltuğunda yapılacak uzun bir yolculuk, ona diğer kompozisyonları okuması için değerli bir fırsat sağlayabilirdi. Dün gece nasıl uyuyakalabilmişti? Gazetelerin akıl danışma sütunlarında kadınların sürekli yakındığı, işe yaramaz şu erkekler gibiydi.

İçeri girdiğinde çocuklar koro halinde, “Günaydın Bayan Strathaim!” dedi.

Onlar için evli bir bayandı. Mesleki bir karar alıp, bütün sınıflarının gözünde öyle olmayı tercih etmişti. Eğer resmi olarak bir eş ve anne olduğuna inanırlarsa çocukların kendisine daha çok güveneceklerini hissetmişti, bu onu aile içinde tartışılmaz dengelerin olduğu hikâye kitaplarının dünyasında gizli bir ajan yapmıştı sanki. Akranları arasında gelenekçilikten uzak ve soğukkanlı bir feminist olarak, ihtiyaç halinde hemen uzlaşma sağlayabiliyordu. Belki de onu diğerlerinden farklı olarak seçilmiş kılan da bu özelliğiydi; en azından böyle hassas konularda.

Sarılmayı, dokunmayı seven yılışık çocukları hemen seçebilir ve diğerlerini tavlamak için de bunları kullanırdı. Güvenlik duygusu yaymak ve düzeni kurmak konusunda becerikliydi. Eğitmenlikle geçirdiği yıllardan önce de sahip olduğu bir yetenekti bu.

Çocuklar ona yapışmaya başlamışlardı bile; yumuşacık omzuna yaslanmanın heyecanını yaşayabilmek için gelip kulağına bir şeyler fısıldıyorlardı. En çok endişelendiği çocuklar bunlar değildi ama yine de onları etkilemek için de çok çalışması gerekiyordu: bu çocuklar diğerlerinin buzlarını çözüyordu.

“Rachel? Sana ofisteki fotokopi makinesinin nasıl çalıştığını göstermiştim. Bu çok önemli belgeden on kopya çeker misin lütfen?”

Rachel (diğer insanlarla pek oynamam daha çok iş yapmayı severim) kutsal makineye doğru koşturdu; yasak bölgeye girip teknolojinin gizemlerini çözecek olmanın verdiği gururla coşmuştu.

Frances, bu öğrenci grubunu, yüksek voltajı ve güvenlik valfi, alev almış saçlı patlayıcıları, geyik gözlü yumuşatıcılarıyla bir bütün olarak görüyordu. Çocukların Bayan MacShane’le geçirdikleri son günün etkileri, her birinin sistemini farklı oranlarda etkilemişti; Frances, Jaqui Cox’un ya da Tommy Munroe’nun eski öğretmenleriyle hiç ilgisi olmayan olağandışı bir olayda sinir krizi geçirecek ilk kişiler olacağını tahmin ediyordu. Jacqui (klasik yuva sıcaklığında büyümüş çiçek, arkadaşlarının adını “doğru düzgün” söylemesi konusunda özellikle dikkatli) şöyle yazmıştı kompozisyonunda:

Öğretmenimi çok seviyorum ve yeni bir öğretmen istemiyorum en azından sürekli olarak. Eskiden yaptığım bütün ödevler onda, karnelerimi de o yazdı ve neyi neden yazdığını biliyor. Bu yüzden, geri döndüğünde bana doğru yolu gösterebilecek.

Dağınık, çabucak heyecanlanan ve şaşırtıcı derecede uzun kirpikli ve prematüre kafalı Tommy Munro, sınırlı yeteneğiyle elinden gelenin en iyisini yaparak arkadaşıyla benzer şeyleri yazmıştı: Eski öğretmenim iyi ve diğr şeyler de.

Ama eski öğretmeni iyi değildi ve Tommy, satırları düzgünce yazmak ve kartona sayfaları yapıştırmak gibi imkânsız görünen işlerle cebelleşirken, duyguları dar çıkık göğsüne vidalanır gibi işliyordu.

Mucize eseri, dördüncü günde de garip bir şey olmadı; en azından sıradan bir öğretmenin uğraşmasını gerektirecek herhangi bir şey olmadı. Yalnızca yağmur başladığında, portatif sandalyeleri içeri kimin taşıyacağı konusunda ateşli bir tartışma yaşandı – sorumluluk duygusunun eziciliğinden bunalan, sınıfın güzeli Cathy Cotterill. Kırmızı yüzü ve arı sokmuş gibi şişmiş ve büzüşmüş ağzıyla yüzünü buruşturmuş ama yakında yine kocaman gülüşünü takınacak olan bu kız, yaşamın sezgisi yüksek mücadelecilerinden biriydi. Kompozisyonunda Bayan MacShane’in gidişine duygusuz iki satır ayırmıştı, daha sonra sayfayı şunun gibi sözlerle doldurmuştu: Pek futbol oynamam, sek sek oynamayı tercih ederim. Pazartesi günü Jim’e giderim, Jim de pek iyi değilim… Öfkesi geçiydi ve sınırlı bir alanı kaplıyordu: duygusal bir alevlenmenin onda karşılığı yoktu.

Otoritesini fiziksel bir beceri gibi uygulayabilen Frances, tartışmanın zedelenen kısımlarını sakince ayıkladı ve küçük parmağıyla onları sarıverdi. Bağrışmalar durdu, kargaşa tehdidi bir anda iz bırakmadan yok oldu; on dakika sonra bütün sınıf müridi olmuştu ve albinizmle ilgili bir kitaptan gösterdiği fotoğraflar ve anlattıklarıyla hepsini büyülemişti. Frances’in buna benzer çok kitabı vardı: çocukları gördükleri acayiplik karşısında ürpertmesi garanti, kafalarını abur cubur bilgilerle dolduran ve korkutmayacak kadar alakasız kitaplar. Pembe gözlü beyaz Aborijinler, daha zeki çocuk-

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıYağmur Yağmalı
  • Sayfa Sayısı215
  • YazarMichel Faber
  • ÇevirmenNurdan Cihanşümul
  • ISBN9789755704562
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5, Karton Kapak
  • YayıneviSEL YAYINLARI / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur