Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yaratıcı
Yaratıcı

Yaratıcı

Gennifer Albin

İçine girdiği dünya öylesine karmaşık ki… Ailesi Adelice’in olağandışı bir yeteneği olduğunu keşfettiğinde, bunu gizlemesi için onu eğittiler. Bir Dokumacı olmasından korkuyorlardı; yani insanların…

İçine girdiği dünya öylesine karmaşık ki…

Ailesi Adelice’in olağandışı bir yeteneği olduğunu keşfettiğinde, bunu gizlemesi için onu eğittiler. Bir Dokumacı olmasından korkuyorlardı; yani insanların nerede yaşayıp ne yiyeceklerine hatta ne zaman ölmeleri gerektiğine karar veren o güzel ve ölümcül kadınlardan biri olmasını istemiyorlardı. Ne var ki, İşleme Hizmetleri Adelice’i pek çok testten geçirir ve ailesinden kopararak entrikalar ve sırlarla dolu karmaşık bir dünyanın içine çeker.

Şimdi yalanlardan örülmüş bir ağa ve gizli bir aşka düşmüs olan Adelice gücünün ardındaki tüm uğursuz gerçekleri açığa çıkarmak zorundadır. Bütün yaşamı pamuk ipliğine bağlı olan Adelice onu ya sonsuza kadar koruyacak ya da yerlebir edecek. Bu yetenek bir hediye mi yoksa bir lanet mi?

“Albin korkutucu oldugu kadar büyüleyici bir dünya yaratmıs.

Kesinlikle nefes kesici.”

-Josephine Angelini-, Yıldız Geçidi

Bir kitap yazmamı isteyen Robin’e
Ve bunu gerçekleştirmemi sağlayan
Josh’a

GİRİŞ

Geldiklerinde geceydi. Bir zamanlar, komşularından da yardım alan aileler onlarla savaşırdı. Ama barış sağlanıp, dokuma tezgâhlarının gerekliliği kanıtlanınca genç kızlar çağırılmak için dua eder oldular. Hâlâ gecenin karanlığında geliyorlar ama şimdi bunu, coşkulu kalabalıktan kaçınmak için yapıyorlar. Bir Dokumacı geçerken ona dokunmanın bereket getireceğine inanılıyor. Bize öyle söylüyorlar.

Neden bazı kızların yetenekli olduğunu kimse bilmiyor. Elbette bu konuda varsayımlar var. Olasılıklardan birinin, yeteneğin kalıtımsal olarak aktarılması, diğerinin de, açık fikirli kızların kendilerini çevreleyen hayatın dokusunu her zaman daha iyi görebilmesi olduğu düşünülüyor. Yalnızca iyi kalpli kızlarda bu yeteneğin doğuştan var olduğu bile söyleniyor. Ama ben doğrusunu biliyorum. Bu bir lanet!

Durumumu fark ettiklerinden beri, her gece annem ve babamla çalışma yapıyoruz. Sürahideki suyu dökmemi ve elimdeki tabağı düşürmemi doğal görecekleri kadar sakar olmamı öğrettiler. Beni öyle cesaretlendirdiler ki, ipeksi ipleri ustaca parmaklarıma dolayıp elimin içinde işe yaramaz hale getirme konusunda zamanla uzmanlaştım. Bunu başarmak, düşürmek  ya da dökmekten daha zordu. Parmaklarım narin lifleri maddeyle kusursuz bir şekilde dokumak istiyordu. On altı yaşında, zorunlu deneme zamanı gelip çattığında, kurnazlığımızın sonucu öyle başarılı olmuştu ki, diğer kızlar bana erken yol verileceğini kulağıma fısıldayıp durmaya başlamışlardı.

Beceriksiz.

Sakar.

Hünersiz.

Kararlılığımı zehirleyen belki onların sırtımdan beni hançerleyen küçük sataşmaları, belki de çalışma tezgâhının davetkâr şekilde beni beklemesi oldu. Ama bugün, denemenin son gününde, azalan zaman şeritlerinde parmaklarımı yavaşça kaydırdım.

Bu gece, beni almaya gelecekler.

BİR

Yazın bitmeye yüz tutup sonbaharın kızıla ve kırmızıya boyanan yapraklarıyla kendini göstermeye başlamasına kadar geçen günleri sayabilirdim. Şimdi, öğleden sonranın alacalı ışığında, her taraf zümrüt yeşiliydi ve yüzüm sıcacıktı. Güneşi üstümde hissettiğimde, her şeyin mümkün olduğunu biliyordum. Kaçınılmaz bir şekilde yok olduğunda, mevsimler programlanmış şekilde başlayıp bitecek ve hayat önceden kararlaştırılmış yolunu çizecekti. Tıpkı bir makine gibi. Tıpkı benim gibi.

Kız kardeşimin okulunun önü oldukça sakindi. Dışarı çıkacak kızları bekleyen tek kişi bendim. Deneme sürecim başladığı gün Amie serçe parmağını havaya kaldırıp her gün işim biter bitmez yanına gelmem için bana yemin ettirmişti. Tutması zor bir sözdü çünkü beni herhangi bir anda Sürgün Kulelerine götürmek için çağırabileceklerini biliyordum. Ama bugün bile sözümü tutup buraya gelmiştim. Onu neyin beklediğini, ne umut edeceğini bilmesi gerektiğini düşünüyordum. Aylık erzakta son çikolata parçasını ya da Yayın Birliği’nin bir programının sona ereceği zamanı bilmesi gerektiği gibi. Şu an yaz sıcağını şiddetle hissediyor olsam da, küçük kız kardeşimin tatlı bir hayatı olacağına güvenebilmesini istiyordum.

Zil çaldı ve ekoseli eteklerini giymiş kızlar, sessizliği bozan bağırışlarıyla kendilerini okuldan dışarı atmaya başladılar. Her zaman benden daha çok arkadaşı olan Amie, çevresi birkaç kızla sarılı halde dışarı fırladı. Ergenliğin ilk zamanlarındaki o tuhaf görüntüye sahiptiler. Ona el sallayınca bana doğru koşup elimi yakaladı ve beni eve doğru çekiştirmeye başladı. Her öğleden sonra beni coşkuyla selamladığı için pek fazla arkadaşım olmamasını umursamıyordum.

“Yaptın mı?” dedi nefes nefese, birkaç adım önüme geçerek.

Bir an tereddüt ettim. Hatam konusunda mutlu olacak bir varsa o da Amie idi. Ona gerçeği söylesem haykıracak ve el çır-pacaktı. Bana sarılacak ve ben de belki bir an için bile olsa onun mutluluğunun tadını çıkaracak ve her şeyin düzeleceğine inanacaktım.

“Hayır,” dedim yalan söyleyerek ve suratını astığını gördüm.

“Sorun değil,” dedi başını kararlı bir şekilde sallayarak. “En azından bu durumda Romen’de, benim yanımda kalabilirsin.”

Başıma gelecek olanla yüzleşmektense, onun haklı olduğunu varsayarak mutluluk oyunu oynayabilirdim. Bir Dokumacı olmak için önümde tüm hayatım vardı ama onun ablası olmak için yalnızca bir gecem kalmıştı. Verdiğim kısa yanıtlarla onu dinlediğime inandı. Daha dikkatli bir insan olmasını ve ben yanında olmadığımda bocalamamasını diliyordum.

Amie’nin okul çıkış saati şehrimizdeki gündüz vardiyasıyla aynı zamana denk geldiğinden, eve döndüğümüzde annem bizi bekliyordu. Girdiğimizde mutfaktaydı ve bizi fark edince hemen başını kaldırıp gözlerime baktı. Derin bir soluk alarak başımı salladım ve rahatlayan omuzlarının gevşediğini gördüm. Beni uzun uzun kucaklamasına, sevgiyle sarılmasına izin verdim. İşte bu yüzden onlara gerçeği söylemiyordum. Bende bıraktıkları kalıcı etkinin endişe ve heyecan değil, sevgi olmasını istiyordum.

Annem uzanıp yüzüme düşen bir saç tutamını eliyle geri itti ama gülümsemiyordu. Denemede başarısız olduğumu düşünse de, buradaki süremin tamamlanmak üzere olduğunu biliyordu. Yakında görevlendirileceğimi ve onlardan koparılıp alınmasam bile kısa süre sonra evleneceğimi düşünüyordu. Beni bu gece kaybedeceğini ona söylemenin ne faydası olabilirdi ki? Şu an içinde bulunduğumuz anı yaşamaktan başka hiçbir şeyin önemi yoktu.

Annemin ender olarak sunduğu ve çok güzel hazırladığı iyi pişmiş rosto dışında sıradan masamızda, sıradan bir akşam yemeği yiyorduk. En azından ailem için pek farklı bir şey yoktu. Koridordan ayaklı duvar saatinin sesi duyuluyordu. Dışarıdan ağustos böceklerinin yaz şarkılarına, caddede hızla ilerleyen bir motorpaktın sesi karışıyor ve gece yavaş yavaş esmer karanlığına gömülüyordu. Daha önceki yüzlerce günden farkı yoktu ama bu gece yatağımdan kalkıp parmak uçlarıma basarak annemle babamın odasına gitmeyecektim. Denemenin bitmesi, yıllarca süren eğitimimin de bitmesi anlamına geliyordu.

Ailemle birlikte, Romen şehrinin dışında ufacık bir evde yaşıyordum. Annemle babam için bu boyutta bir ev ve iki çocuk uygun görülmüştü. Ben sekiz yaşındayken, henüz durumumu fark etmemiş olan annemle babam başka bir çocuk için başvuruda bulunmuş, ancak yapılan değerlendirme sonunda istekleri reddedilmişti. Her bir bireyin bakımının maliyetini karşılamak zorunda kalan Lonca, nüfusu buna göre düzenlemek zorundaymış. Annem bunları bir sabah işe gitmeden önce, saçını bukleleri dökülen bir topuz şeklinde toplarken anlatmıştı. Ondan bir erkek kardeş istemiştim. Ayrımcılıktan dolayı bunun zaten olanaksız olduğunu bana anlatmak için biraz büyümemi bekledi ama ben yine de çok üzüldüm. Yemeği tabağımın kenarlarına doğru iterken, ben ya da kız kardeşim erkek olsaydı, her şeyin ne kadar daha kolay olacağını fark ettim. Kuşkusuz annemle babam da erkek çocuk isterlerdi. O zaman onlardan koparılmamız konusunda endişe duymalarına da gerek kalmazdı.

“Adelice,” dedi annem yavaşça. “Yemek yemiyorsun. Deneme bitti. İştahın olacağını düşünüyordum.”

Sakin bir davranış sergilemekte çok başarılıydı ama zaman zaman yüzünü ipeksi hale getiren, dudaklarını dolgun ve yanaklarını kırmızı gösteren, dikkatle uygulanmış makyaj malzemesinin, dengeli görünmesine yardımcı olan bir aldatmaca olduğunu düşünürdüm. Makyajı, özenle toplanmış kızıl saçları ve iş giysisiyle çok hoş bir görüntüsü vardı. Bir kadından beklenen tüm özelliklere sahipti: güzel, bakımlı ve yumuşak başlıydı. On bir yaşına gelene kadar onun başka bir özelliği daha olduğunu bilmiyordum. O yıl babamla birlikte parmaklarımı işe yaramaz hale getirmek için beni eğitmeye başladılar.

“İyiyim ben.” Yanıtımın inandırıcı olmadığını fark ettim ve yüzümün makyaj malzemelerinin altında gizlenmiş olmasını diledim. Denemeden resmi olarak muaf tutulana kadar kızların hem beden hem de görüntüleriyle saf ve doğal olmaları beklenirdi. Saflık standartları, dokuma yeteneği olan kızların, seçici olamayan davranışlar sergileyerek bu becerilerini kaybetmemelerini sağlardı. Bazı sınıf arkadaşlarım, bu durumda bile annem kadar güzel görünürlerdi. Ben fazla soluk benizliydim. Kızıl saçlarımın altında tenim iyice solgun dururdu. Saçlarımın donuk değil de, anneminki gibi parlak, ateş kırmızısı ya da Amie’ninki gibi tatlı bir altın sarısı olmasını isterdim.

“Annen özel bir akşam yemeği hazırlamış,” dedi babam. Sesi tatlı ama söylemek istediği açıktı. Yiyeceği boşa harcıyordum. Patateslere ve kuru et parçalarına baktım ve kendimi suçlu hissettim. Bu öğünle iki akşamlık erzak bitirmiş olmalıydık. Üstelik yemekten sonra pasta da vardı.

Büyük, şekerle kaplı, pastaneden satın alınmış bir pastaydı. Annem doğum günlerimizde bizim için küçük pastalar yapardı ama bunun gibi beyaz şekerden çiçeklerle ve dantel gibi çizgilerle süslü olmazdı. Bunun yarım haftalık erzak bedelinde olduğunun farkındaydım. Gelecek seferki ödemeyi beklerken büyük olasılıkla pastayı sabah kahvaltılarında yemeye devam edeceklerdi. Pastanın kenarında bulunan deniz kabuğu şeklindeki süslemeler midemin bulanmasına neden oldu. Tatlı sevmediğim gibi, aç da değildim. Kendimi zorlayarak ancak birkaç lokma et yemeyi başardım.

“Bu tam da doğum günüm için istediğim pasta,” dedi Amie coşkuyla. Daha önce pastaneden alınmış bir pasta yememişti. Amie bugün okuldan dönüp pastayı gördüğünde, annem ona da doğum gününde bir pasta alabileceğini söylemişti. Hayatı boyunca kullanılmış eşyalarla yaşayan biri için bu çok önemliydi ama annem eğitime geçiş sürecini yumuşatmaya çalışıyordu.

“Biraz daha küçük olabilir,” diye ekledi annem. “Ve önce yemeğini yemezsen, bu pastanın tadına bakamazsın.”

Amie’nin gözlerini kocaman açarak büyük lokmaları ağzına atıp yutmaya çalıştığını görünce gülümsemekten kendimi alamadım. Heyecanlı, gergin ya da üzgün olduğumda onun gibi yiyebilmeyi isterdim ama sinirlerimin bozuk olması iştahımı yok ettiği gibi, bunun ailemle paylaştığım son akşam yemeği olduğunu bilmek midemin kasılmasına neden oluyordu.

“Bunu Adelice için mi aldın?” diye sordu Amie çiğnemeye devam ederken.

“Yemek yerken ağzını kapat,” dedi babam ama dudaklarında gizleyemediği bir tebessüm belirdi.

“Evet, Adelice bugün özel bir hediyeyi hak etti.” Annemin sesi sakindi ama konuşurken yüzü parıldamaya ve hafifçe gülümsemeye başladı. “Kutlamamız gerektiğini düşündüm.”

“Marfa Crossix’in ablası geçen hafta denemeden eve ağlayarak gelmiş ve hâlâ odasından dışarı çıkmamış,” dedi Amie eti yuttuktan sonra. “Marfa’nın söylediğine göre evde herkes çok üzgünmüş. Anne ve babası onu neşelendirmek için tanışma randevuları ayarlamaya başlamışlar bile. Romen’de evliliğe uygun profili olan neredeyse her erkekle randevusu varmış.”

Amie gülüyordu ama masadaki diğer herkes sessizliğe gömüldü. Pastacının yaptığı zarif şekli anlamak için kremanın üstündeki deniz kabuğunu incelemeye başladım. Amie annemle babamın Lonca tarafından onaylanan eğitim programına ve evlilik kurallarına karşı sessiz direnişinin farkında değildi ama onların da Amie’ye tam olarak dürüst davrandıkları söylenemezdi. Benle yaptıkları konuşmalarda çok dikkatli davransalar da neden bir Dokumacı olmamı istemediklerini anlayacak yaştaydım.

Babam hafifçe öksürdükten sonra destek ister gibi anneme baktı. “Bazı kızlar Sürgün’e gitmeyi gerçekten istiyorlar. Marfa’nın ablası düş kırıklığına uğramış olmalı.”

“Ben de düş kırıklığına uğrardım,” dedi Amie, ağzına bir çatal dolusu patates atarken. “Okulda bize resimler gösterdiler. Dokumacılar çok güzeller ve her şeye sahipler.”

“Sanırım,” dedi annem mırıldanarak, etini kararlı hareketlerle küçük parçalara ayırırken.

“Deneme sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum,” dedi Amie içini çekerek ve annem kaşlarını çatarak ona baktı. Ama Amie bunu fark edemeyecek kadar şaşkındı.

“O kızlar gerçekten de çok ayrıcalıklı ama Adelice çağırılmış olsaydı onu bir daha asla göremeyecektik.” Annemin yanıtı dikkatliydi. Çok konuşan kız kardeşime önemli şeylerden söz etmek kolay olmasa da, annemle babam Amie’nin kafasında kuşku tohumları yaratmaya çalışıyorlardı. Ama ben Amie’nin sınıfındaki kızların sorunlarını ya da Yayın Birliği’nin programlarında gördüğü konuları anlatmasını dinlemekten sıkılmazdım. Her gece ne söyleyip ne söylemeyeceğimin provasını yapmadan önce benim için iyi bir rahatlama olurdu. Kardeşim uykuya dalmadan önce onunla kıvrılıp yatmak normale döndüğüm an gibiydi.

Ama bir pasta, bir gecelik mutluluktan fazlasını sağlayamazdı. Amie’yi denemede başarısız olmaya hazırlamak için annemle babamın önünde uzun bir süreç vardı. Bugüne dek en küçük bir dokuma becerisi göstermemişti ama yine de onu hazırlayacaklardı. Dört yıl sonra, gitme sırası ona geldiğinde hâlâ bu kadar istekli olup olmayacağını merak ediyordum.

“Dokumacı olduğunda, anne ve babasının endişelenmesini önlemek için Marfa resminin gazetenin en başında yer almasını sağlayacağını söylüyor. Ben de öyle yapacağım.” Bunu gerçekten düşünmüş gibi ciddi bir ifadesi vardı.

Annem gülümsedi ama bir şey söylemedi. Birçok deneme dönemi öncesindeki kız gibi Amie de günlük bültendeki gösterişli resimlere kanıyor ama Dokumacıların tam olarak ne yaptığını anlamıyordu. Elbette dünyamızın yapısının sürekliliğini sağlamaya ve güzelleştirmeye çalıştıklarını anlıyordu. Bunu okulun ilk döneminde bütün kızlar öğrenirdi. Ama günün birinde annemle babam Dokumacıların gerçekten ne yaptıklarını ona açıklayacaklardı. Niyetleri ne kadar iyi olursa olsun, mutlak gücün yozlaşmayı getirdiğini ona anlatacaklardı. Loncanın bize ve Dokumacılara uyguladığı böyle bir güçtü. Ama aynı zamanda bizi besleyip koruyorlardı. Annemle babamı dinlediğim halde ben de tam olarak anlamıyordum. Başkalarına yiyecek ve güvenlik sağlamaya çalışan bir hayat nasıl bu kadar kötü olabilirdi. Tek bildiğim, yakında başıma gelecek şeyin onların kalbini kıracağıydı. Ve gittikten sonra, onlara iyi olduğumu söyleme fırsatım bile olmayacaktı. Sanırım ben de Marfa Crossix gibi resmimin gazetenin ön tarafında görünmesini sağlamalıydım.

Sessizce yemeğe devam ediyorduk ve herkesin bakışları masanın ortasındaki beyaz pastaya doğru kayıyordu. Meşeden yapılmış küçük yemek masamıza dört kişi rahatça sığar, tabakları elden ele geçirirdik. Ama bu akşam pasta fazla yer kapladığından servisi annem üstlenmişti. Pastanın tadını hayal eden ya da on üçüncü doğum günü için kafasında bir pasta tasarlayan Amie’nin gözlerindeki neşeli kıvılcımlara imrenerek baktım. Annemle babam ise rahatlamış şekilde oturuyorlardı. Yapabilecekleri en iyi kutlama buydu.

“Başaramadığın için üzgünüm Ad,” dedi Amie bana bakarak. Sonra istekli bakışları yine pastaya döndü.

“Adelice başarısız olmadı,” dedi babam.

“Ama seçilmedi.”

“Biz seçilmesini istemedik,” dedi annem.

“Sen seçilmek istiyor muydun Adelice?” Amie’nin sorusu öyle samimi ve masumdu ki.

Başımı salladım.

“Peki, neden istemiyordun?” diye sordu Amie.

“Sen öyle bir hayat ister miydin?” dedi annem sakin bir sesle.

“Neden Dokumacılara bu kadar karşısınız? Neden kutlama yaptığımızı anlamıyorum.” Amie’nin bakışları pastanın üstünde odaklanıp kalmıştı. Daha önce hiç bu kadar açık sözlü davranmamıştı.

“Dokumacılara karşı değiliz,” dedi annem aceleyle.

“Loncaya da karşı değiliz,” diye ekledi babam.

“Loncaya da,” dedi annem yineleyerek ve başını salladı. “Ama denemeyi başarıyla geçersen, bir daha asla buraya dönemezsin.”

Kızlar mahallesindeki bu sıkışık, iki odalı evimizde, yaşıtım erkeklerin etkisinden uzak, güvenli bir hayatım vardı. Duvarların içine oyulmuş gözlere yerleştirilmiş kitaplar ve kuşaktan kuşağa geçen eşyalar yaklaşık yüz yıldır anneden kıza aktarılmıştı.

Artık çalışmasa da, özellikle radyoyu çok severdim. Annem radyoda müzik çaldığını, piyesler ve haberler sunulduğunu anlatırdı. Yayın Birliği’nin şimdi verdiği haberlerin görsel olmayan hali gibiymiş. Bir kez anneme, yararsız bir şeyi neden sakladığımızı sormuştum. Geçmişi anımsamanın asla yararsız olmayacağını söylemişti.

“Ama bir Dokumacının hayatı çok heyecan verici,” dedi Amie. “Güzel giysilerle partilere katılıyorlar. Dokumacılar çok güçlüler.”

Son sözleri odada bir gerginlik yarattı ve annemle babam endişeyle birbirlerine baktılar. Güç mü? Çocuk doğurmalarına, diledikleri şekilde makyaj yapmalarına diledikleri görevi seçmelerine izin verilmezdi. Güç bu muydu?

“Güçlü olduklarını düşünüyorsan…” diye söze başladı annem ama babam öksürünce sustu.

“Pastaları var,” dedi Amie iç çekerek ve masaya yaslandı.

Babam onun acıklı surat ifadesine baktı ve başını arkaya atıp gülmeye başladı. Genellikle kolay heyecana kapılmayan annem de az sonra babama katıldı. Ben bile kıkırdamaya başlamak üzereydim. Üzgün görünmek için elinden geleni yapan Amie’nin yüzünde sonunda afacan bir gülümseme belirdi.

“Adelice, makyaj malzemelerin gelecek hafta elimize ulaşır,” dedi annem bana dönerek. “Her şeyin nasıl kullanılacağını sana gösteririm.”

“Elbette, hemen kullanmayı öğrenmeliyim. Bir kızın en önemli işi değil mi bu?” Ne söylediğimi fark edene kadar alaycı sözler ağzımdan çıkmıştı bile. Sinirli olduğumda böyle saçma şakalar yapma alışkanlığım vardı. Annemin yüzündeki uyarı bakışından anladığım kadarıyla pek komik bir etki yaratmamıştım.

“Ve hemen tanışma randevularına başlayacağım,” dedi babam göz kırparak ve annemle aramızda oluşan gerilimi yok etmeye çalıştı.

Kol ve bacaklarımı hissiz bırakan korkuya karşın gülmeye başladım. On sekiz yaşına kadar evlenmem gerekse de annem ve babam bu konuda diğer aileler kadar istekli değillerdi. Ama bu şaka moralimi uzun zaman yüksek tutmaya yetmedi. Her zaman kaçınılmaz bir fikir olarak karşıma çıkan evlilik düşüncesi şu an geçersizdi. Dokumacılar evlenmezdi.

“Ben de kooperatife gelip makyaj malzemelerinin renk seçiminde sana yardım ederim,” dedi Amie. Okuma yazmayı öğrendiği günden bu yana kataloglardaki farklı tarzları inceliyordu. Erkekler de oraya geldiği için annem bizi alışveriş yapmaya kooperatife pek sık götürmezdi. Gittiğimiz zaman da bize heyecan veren kozmetik malzemelerini değil, evle ilgili ihtiyaçlarımızı alırdık.

“Atamaların yapılacağı gün Birlikteki öğretmen sayısını yükselteceklerini duydum,” dedi babam tekrar ciddiyetini takınarak.

Her zaman bir öğretmen olmak istemiştim. Sekreterlik, hemşirelik, fabrika işçiliği ve buna benzer kadınlara uygun görülen diğer işlerin hiçbirinde yaratıcılığa yer yoktu.

Özenle denetlenen bir okul programında bile öğretirken kendini ifade etme olasılığı bir işadamı için not alırken olacağından çok daha fazlaydı.

“Ad, harika bir öğretmen olabileceğine eminim,” dedi Amie araya girerek. “Ne yaparsan yap, bir ofise tıkılıp kalma. Steno dersini yeni bitirdik ve çok sıkıcıydı. Üstelik bütün gün kahve hazırlamak bıkkınlık verir! Öyle değil mi anne?”

Annem onaylaması için yüzüne bakan Amie’ye başını salladı. Amie annemin yüzünden bir an gelip geçen üzgün ifadeyi fark edecek kadar dikkatli değildi. Ama ben görmüştüm.

“Çok kahve hazırladığımı söylemeliyim,” dedi annem.

Gözyaşlarıma engel olmaktan boğazım kurumuştu ve konuşmaya başlasaydım…

“Öğretmen olarak atanacağına eminim,” dedi annem kolumu okşayarak. Konuyu değiştirmek istediği belliydi. Gergin görünüyor olmalıydım. Atama gününün bir hafta sonra olduğunu bilseydim ne hissedeceğimi hayal etmeye çalıştım ama yapamadım. Bir aylık deneme süresinin bitişinde azledilmem, sonra da atanmam gerekiyordu. Dünyamız Arras’ın yapısını gösteren büyük otomatik makinelerden olan bir dokuma tezgâhında ilk kez çalışmıştım. Seçilmişlerden hiçbiri daha önce bir dokuma tezgâhı bile görmemişti. Ben de diğer kızların göremediği gibi, dokumayı göremiyormuş gibi rol yapıyor ve sınav gözetmeninin sorularını önceden çalışılmış yalanlarla yanıtlıyordum. Hata yapmasaydım azledilecek ve değerlendirmemdeki güçlü yanlara uygun olarak bir göreve atanacaktım. Sorumluluğumu bilerek yıllarca ev ekonomisi, steno ve bilgi depolamayı öğrenmeye çalışmıştım. Ama artık bunlardan hiçbirini kullanma fırsatım olmayacaktı.

“Yeni bir öğretmene ihtiyacımız var.” Amie’nin sözleri düşüncelerimi böldü. “Bayan Swander okuldan ayrıldı.”

“Bebek mi bekliyor?” diye sordu annem. Konuşurken gözleri ifadesizdi.

“Hayır.” Amie başını salladı. “Okul müdürü onun kaza geçirdiğini söyledi.”

“Kaza mı?” diye sordu babam kaşlarını çatarak.

“Evet.” Amie gözlerini açarak başını salladı. “Daha önce kimsenin kaza geçirdiğini duymamıştım.” Sesinde şaşkınlık ve ciddiyet vardı. Hiçbirimiz daha önce kaza geçiren birini duymamıştık, çünkü Arras’ta kaza olmazdı.

“Müdürünüz ne olduğunu söyledi mi?” Öyle hafif bir sesle sordu ki, sessiz yemek odasında onu zor duyabiliyordum.

“Hayır ama endişelenmemizi, kazaların çok seyrek olduğunu ve Lonca’nın özellikle dikkatli davranıp konuyu araştıracağını söyledi. Öğretmenimiz iyi midir?” dedi. Sesi gizli bir güven duygusu taşıyor gibiydi. Babamın yanıtı ne olursa olsun, ona inanacaktı. O an zamanda geri gidip annemle babamın her şeye bir yanıtı olduğunu düşündüğüm ve kendimi güvende hissettiğim günlere dönmek istedim.

Babam zoraki bir tebessümle başını salladı. Annemle göz göze geldik.

“Sence de garip değil mi?” Amie’nin duymaması için babama doğru eğilerek konuşuyordu. Önemi yoktu çünkü Amie’nin dikkati yeniden pastada yoğunlaşmıştı.

“Kaza mı? Elbette garip!”

“Hayır.” Annem başını salladı. “Müdürün onlarla konuşmasından söz ediyorum.”

“Kötü bir şey olmuş olmalı,” dedi fısıldayarak.

“İşleme Hizmetlerinin örtbas edemediği bir şey olmalı.”

“Merkezde bir şey duymadık.”

“Bugün kızlar da bir şey söylemedi.”

Konunun dışında kaldığımı hissettim ama söyleyecek bir şeyim yoktu. Yemek odasından sakin caddemizin tam olarak karanlığa gömüldüğü görülebiliyordu. Bahçedeki meşe ağacının gölgesinden başka bir şey fark edilmiyordu. Fazla vakit kalmamıştı ve zamanımızı öğretmenin başına gelen kaza için endişelenerek harcamamalıydık.

“Pastayı yiyelim!” Sözler ağzımdan dökülüvermişti.

Bir an için şaşıran annem, tabaklarımıza baktı ve başını salladı.

Babam eski bir ekmek bıçağıyla pastayı keserken şekerlemeyi bıçağa bulaştırdı ve parlak kırmızı çiçekleri pembe parçacıklara böldü. Vücudunu masaya dayayan Amie bu törenin hiçbir saniyesini kaçırmamaya çalışırken, babamın elinden tabakları alan annem pastaları bize dağıtıyordu. Pastanın ilk lokmasını ağzıma koymak üzereydim ki annem beni durdurdu.

“Adelice, yolun açık olsun. Seninle gurur duyuyoruz.” Sesindeki titremeyi fark edince bu anın onun için ne kadar anlamlı olduğunu anladım. Hayatım boyunca bu geceyi, denemeden kurtulmamı beklemişti. Gözlerine bakmamaya çalışıyordum ama yanağından süzülen gözyaşını eliyle sildiğini ve akan rimelin bıraktığı siyah izi görebiliyordum.

İlk lokmayı ağzıma attım ve damağıma yapıştırarak ezilmesini sağladım. Şekerli kreması öyle tatlıydı ki boğazımı yaktı. Yutabilmek için yarım bardak su içmem gerekti. Yanımda oturan Amie pastasını yalayıp yutuyordu ama annem yavaş yemesini söylemiyordu. Artık benim denemem bittiğine göre sıra Amie’ye gelmişti. Annemle babam yarın onu hazırlamaya başlamayı planlıyorlardı.

“Kızlar…” diye söze başladı annem. Ama ne söyleyeceğini asla öğrenemeyecektim.

Hızla kapıya vurulduğunu ve verandada birçok kişinin ayak sesini duyduk. Çatalımı elimden bıraktım. Kanın beynime sıçradığını ve ayaklarımdan beni çekerek sandalyeme yapıştırdığını hissediyordum.

“Adelice,” dedi babam hafif bir sesle. Soru sormuyordu, çünkü ne olduğunu biliyordu.

“Zamanımız yok, Benn!” diye haykırdı annem. Özenle sürdüğü fondöteni akmıştı ama hızla kendini toparladı ve Amie’nin kolunu yakaladı.

Ansızın odanın içinde gürleyen bir ses duyuldu: “Adelice Lewys, On İkiler Loncası tarafından göreve çağırılmaktadır. Dualarımız Dokumacılar ve Arras için!”

Komşularımız pek yakında dışarı çıkacaklardı. Romen’de kimse bir kızın götürülme anını kaçırmak istemezdi. Gidecek hiçbir yer yoktu. Burada herkes beni tanırdı. Görevli ekip için kapıyı açmak üzere ayağa kalktım ama babam beni merdivene doğru itti.

“Baba!” Amie’nin sesinde korku vardı.

İleri atılıp ona yaklaştım ve elini tutup sıktım. Sendeleyerek yanına geldiğim anda babam bizi bodruma doğru yönlendirdi. Planının ne olduğu hakkında en küçük bir fikrim yoktu. Aşağıda bulunan tek şey nemli ve dar bir kilerdi. Annem bodrum duvarına koşup birkaç tuğlayı kaydırarak yerinden oynattı ve karşımıza dar bir tünel çıktı.

Amie ve ben donakalmış bakıyorduk. Kardeşimin dehşetle açılmış gözleri beni hareketsiz bırakan korkuyu yansıtıyordu. Karşımdaki görüntü değişiyor ve gözlerim buğulanıyordu. Şu an değişmeyen ve gerçek olan tek şey Amie’nin elimi sıkıca tutan narin eliydi. İkimizin hayatı için elini kavradım. Amie bana yapışmış gibiydi ve annem onu çekip yanımdan alınca hiçliğin içinde yok olacağımı hissederek ürperdim.

“Ad,” diye seslendi Amie ağlayarak ve annemin kolları arasından bana uzandı.

Onun korkusu beni yeniden bulunduğumuz ana taşıdı ve ona seslendim. “Sorun yok Amie. Anneciğinle git.”

Ben konuşurken annemin ellerinin bir an için tereddüt ettiğini fark ettim. Ona en son ne zaman ‘Anneciğim’ dediğimi anımsamıyordum bile. Kendimi bildim bileli yetişkindim ve çok yoğundum. Gözünde biriken yaşlar akmaya başladı ve Amie’yi tutan ellerini gevşetti. Kucağıma atlayan kardeşimin saçlarındaki temiz sabun kokusunu içime çektim. Kalbinin ne kadar hızlı çarptığını hissedebiliyordum. Annem ikimizi birden kollarıyla sardı. Kendimi onun güçlü kollarının sıcaklığına bıraktım. Ama çok kısa sürdü ve alnıma bir öpücük kondurduktan sonra Amie’yle gözden kayboldular.

“Adelice, buraya gel!” Babam beni başka bir deliğe doğru itmeye başladı ama girmeden önce bileğimi kavradı ve damarımın yakınına bir metal parçası bastırdı. Bir saniye sonra ısının derimi dağladığını hissettim. Kolumu bıraktığında, yanığı üflemek için bileğimi ağzıma yaklaştırdım.

“Ne …” Yüzüne bakıp bu mührün nedenini anlamaya çalıştım ve koluma bakınca soluk bir kum saati şekli gördüm. Zar zor fark ediliyordu.

“Uzun zaman önce yapmam gerekiyordu, ama…” Sesindeki duygusallığı belli etmemeye çabalıyordu. “Kim olduğunu anımsamana yardım edecek. Şimdi gitmen gerek tatlım.”

Uzanıp giden ve sonu gözükmeyen tünele baktım. “Nereye gidiyor?” Sesimdeki korkuya engel olamıyordum. Arras’ta gizlenecek yer yoktu ve yaptığımız ihanetti.

Yukarıdan, tahta zeminde yürüyenlerin ayak sesleri duyuluyordu.

“Git,” dedi yalvararak.

Görevliler yemek odasındaydılar.

“Masada yiyecek var! Uzağa gitmiş olamazlar.”

“Evin her tarafını arayın ve sokağı kordon altına alın.”

Ayak sesleri şimdi mutfaktan geliyordu.

“Baba…” Kollarımı boynuna doladım. Beni mi izleyeceğini yoksa farklı bir tünelden mi gideceğini bilmiyordum.

“Ne kadar özel olduğunu asla gizleyemeyeceğimizi biliyordum,” diye mırıldandı ve saçlarımı öptü. Bodrum kapısının hızla açıldığını duyduk.

Onları düş kırıklığına uğrattığım için üzgün olduğumu ya da onu sevdiğimi söylemeye fırsat bulamadan ayak sesleri basamaklara ulaşmıştı. Kendimi deliğin içine attım. Babam tuğlaları yeniden yerine yerleştirince karanlıkta kaldık. Karanlıkta göğsüm sıkışıyordu. Babam ansızın durdu. Bodrumdan tünele doğru ışık sızıyordu. Hareketsiz bekledim.

Tuğlaların kırılarak beton zemine düştüğünü duyduk ve tünel yeniden aydınlandı. Çığlık atmamak için kendimi zorlayarak, ışıktan uzaklaşmaya, pisliğin içinde ilerlemeye çalışıyordum. Devam etmeliydim. Soğuk toprakta emeklerken babamı ve diğer tüneldeki annemle Amie’yi unutmaya çalışıyordum.

İlerlemeye devam et.

Sözcükleri sürekli tekrarlıyor ve bir daha hareket edememe korkusuyla durmamaya çalışıyordum. Her nasılsa karanlığın içinde ilerlemeye devam ediyordum ki bacağımda soğuk çeliğe benzer bir darbe hissettim. Derime saplanıp beni geri çekmeye, görevlilere ve Loncaya yaklaştırmaya başlayınca çığlık attım. Kurtulmak için çırpınıyordum ama beni kavrayan güç daha kuvvetliydi ve yaptığım her umutsuz hamle metalin bacağıma daha çok saplanmasına neden oluyordu.

Onlarla savaşmak olanaksızdı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Japon Sevgili ~ Isabel AllendeJapon Sevgili

    Japon Sevgili

    Isabel Allende

    “Yaz Boz Tahtası” Haldun Taner’in Devekuşuna Mektuplar başlıklı köşe yazılarından oluşan ikinci kitabı. 1970’li yıllarda günlük olaylar, toplumsal, siyasal, kültürel gelişmeler, değişmeler ve en...

  2. İçimdeki Fırtına ~ Rosemary Rogersİçimdeki Fırtına

    İçimdeki Fırtına

    Rosemary Rogers

    Hiçbir erkek ona sahip olamaz! Rowena Dangerfield… Pek çok erkeğin arzuladığı ama hiçbirinin sahip olamadığı cazibeli ve akıllı bir kadın… Kaderinin çizdiği yoldan ilerler...

  3. Şahane Hatalar ~ Heather McElhattonŞahane Hatalar

    Şahane Hatalar

    Heather McElhatton

    KADER DİYE BİR ŞEY VARDIR VE SİZİN SEÇİMLERİNİZLE DEĞİŞİR KENDİ MACERANI KENDİN YARAT! TEK BAŞLANGIÇ YÜZLERCE FARKLI SON! Bu kitabı okumaya normal bir kitap...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur