Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yörünge
Yörünge

Yörünge

Tess Gerritsen

NASA’nın görevlendirdiği Doktor Emma Watson hayatının macerasını yaşamak üzere Uluslararası Uzay İstasyonu’na çıkmıştır. Büyük bir heyecanla beklediği bu görev, yerçekimsiz ortamda tekhücreli bir organizma…

NASA’nın görevlendirdiği Doktor Emma Watson hayatının macerasını yaşamak üzere Uluslararası Uzay İstasyonu’na çıkmıştır. Büyük bir heyecanla beklediği bu görev, yerçekimsiz ortamda tekhücreli bir organizma kültürünün kontrolden çıkmasıyla kâbusa dönüşür. Deney hayvanlarında görülen korkunç bir hastalık astronotlara da bulaşınca mekik ekibi dünyadan yardım istemek zorunda kalır. Ancak ABD ordusu duruma el koyar ve mekikle her türlü irtibat kesilir. Dev bir karantina merkezine dönüşen mekikte ölüm kalım mücadelesi başlamıştır artık.

Uzay uçuşunu mümkün kılan erkeklerle kadınlara…
İnsanoğlunun en büyük başarıları hayallerle başlar.

Deniz

1

Galapagos Yarığı
0,30 Derece Güney, 90,30 Derece Batı

Uçurumun kenarında süzülüyordu. Altında soğuk, karanlık bir su dünyası uzanıyordu; hiç gün ışığı görmemiş bu dünyayı, biyolojik ışımalı yaratıkların hayal meyal seçilen ışıkları aydınlatıyordu sadece. Deep Flight IV’ün daracık, insan vücudu şeklindeki iç mekânında yatan ve başını, saydam akrilik roket ucu konisine gömmüş olan Doktor Stephen D. Ahearn engin uzay boşluğunda serbestçe salınırcasına esrikti. Kanat lambalarının huzmelerinde, çok yukarılardaki aydınlık sulardan durmaksızın, zarifçe inen organik döküntüler görüyordu. Bu protozoa ölüleri, okyanusun binlerce metre derinindeki nihai mezarlarına, okyanus zeminine yağmaktaydı.

Ahearn bu yumuşak döküntü yağmurunda süzülen Deep Flight’ı sualtı kanyonunun kenarından, uçurumu iskele tarafına alarak sürdü; altında plato zemini uzanıyordu. Zemin çorak görünse de her yerde yaşam belirtisi vardı. Şimdi tortu tabakasının altında gizlenen yaratıkların gezinirken bıraktığı izler görülüyordu. Ahearn insanoğlunun izlerini de gördü: bir çapaya çapraz dolanmış paslı zincir; yarısı çamura batmış bir gazoz şişesi. Yukarıdaki yabancı dünyanın hayaletimsi kalıntıları. Birden şaşırtıcı bir manzara belirdi. Ahearn sualtında, yanmış bir ormana rastgelmişti sanki. Gördüğü şeyler siyah hidrotermal bacalardı aslında; yaklaşık altı metre boyundaki bu borular, yerkabuğundaki çatlaklardan döne döne yükselen çözünmüş minerallerden oluşuyordu.

Ahearn bacalara çarpmamak için, kumanda kollarını kullanarak Deep Flight’ı sancak tarafına yöneltti. “Hidrotermal deliğe ulaştım” dedi. “Hızım iki deniz mili; iskele tarafında hidrotermal bacalar var.” “Araç iyi dayanıyor mu?” Helen’ın, Ahearn’ın kulaklığından gelen sesi cızırtılıydı. “Gayet iyi. Kendime bu bebeklerden bir tane almak istiyorum.” Kadın güldü. “Öyleyse kesenin ağzını açman gerekecek, Steve. Yumru sahasını görebiliyor musun? Tam karşında olması gerek.” Ahearn bir an susup bulanık sulara göz gezdirdi. Sonra “Görüyorum” dedi.

Manganez yumruları, okyanus zeminine saçılmış kömür parçaları gibiydi. Taşların ve kum tanelerinin etrafında katılaşan minerallerin oluşturduğu, tuhaf bir şekilde pürüzsüz olan bu yumrular titanyum gibi kıymetli metaller içerdiğinden oldukça değerliydi. Fakat Ahearn yumrularla ilgilenmedi. O çok daha değerli bir ödülün peşindeydi. “Kanyona giriyorum” dedi. Kumanda kollarını kullanarak Deep Flight’ı platonun kenarına yönlendirdi. Hızı iki buçuk deniz miline çıkarken, uçak kanadı işlevinin tam tersini görecek şekilde tasarlanmış kanatlar denizaltını alçalttı. Ahearn uçuruma inmeye başladı.

“Bin yüz metre” diye saydı. “Bin yüz elli…” “Dikkatli ol. O yarık dar. Su sıcaklığını kontrol ediyor musun?” “Yükselmeye başladı. On üç derece oldu.” “Deliğe hâlâ var. İki bin metre daha inince kaynar suyun içinde olacaksın.” Birden Ahearn’ın önünden bir karaltı geçti. İrkilen Ahearn kumanda kolunu istemsizce sağa çekince denizaltı da sancak tarafına yöneldi. Kanyon duvarına çarpınca bir tangırtı koptu ve mini denizaltı sarsıldı. “Tanrım!” “Durumun ne?” dedi Helen. “Steve, durumun ne?”

Ahearn’ın solukları hızlanmıştı, kalbi de küt küt atıyordu. Denizaltı. Denizaltına zarar verdim mi? Çeliğin parçalanıp parçalanmadığını, içeriye su akışının olup olmadığını duymak için, sert soluk seslerinin arasında kulak kabarttı. Okyanus yüzeyinin bin yüz metre altındaydı ve yüzden fazla olan atmosfer basıncı, denizaltını dört bir yandan sıkan bir el gibiydi. Denizaltının gövdesi delinirse, içeri su girerse Ahearn ezilirdi.

“Steve, konuş benimle!”
Ahearn soğuk soğuk terliyordu. Nihayet konuşmayı başardı.
“İrkilince… Kanyon duvarına çarptım…”
“Hasar var mı?”
Ahearn dışarı baktı. “Bilmiyorum. Ön sonar ünitesini çarptım
galiba.”
“Hâlâ manevra yapabiliyor musun?”
Kumanda kollarını deneyen Ahearn denizaltını sağa sola çevirdi. “Evet. Evet.” Uzun uzun iç geçirdi. “Sorun yok galiba. Tam
önümden bir şey yüzerek geçti. İrkildim.”
“Bir şey derken?”
“Öyle hızlı geçti ki! Hayal meyal gördüm… Yılan gibiydi.”
“Kafası balığa, gövdesi yılanbalığına mı benziyordu?”
“Evet. Evet, aynen öyleydi.”
“Öyleyse Thermarces cerberus’tur.”
Cerberus,1 diye düşünen Ahearn ürperdi. Cehennem kapılarını koruyan, üç başlı köpek.
“Isıya ve kükürde gelirler” dedi Helen. “Deliğe yaklaştıkça onları daha çok göreceksin.”
Öyle diyorsan. Ahearn’ın deniz biyolojisi bilgisi yok denecek kadar azdı. Akrilik koninin önünden salınarak geçen yaratıkları sadece ilginç nesneler olarak görüyordu artık; bunlar ona
hedefine giden yolu gösteren canlı tabelalardı. Kumanda kollarını sımsıkı tutup Deep Flight IV’ü uçurumun daha da derinlerine indirdi. İki bin metre. Üç bin. Ya denizaltına zarar vermişse ?

“Steve, konuş benimle!” Ahearn soğuk soğuk terliyordu. Nihayet konuşmayı başardı. “İrkilince… Kanyon duvarına çarptım…” “Hasar var mı?” Ahearn dışarı baktı. “Bilmiyorum. Ön sonar ünitesini çarptım galiba.” “Hâlâ manevra yapabiliyor musun?” Kumanda kollarını deneyen Ahearn denizaltını sağa sola çevirdi. “Evet. Evet.” Uzun uzun iç geçirdi. “Sorun yok galiba. Tam önümden bir şey yüzerek geçti. İrkildim.” “Bir şey derken?” “Öyle hızlı geçti ki! Hayal meyal gördüm… Yılan gibiydi.” “Kafası balığa, gövdesi yılanbalığına mı benziyordu?” “Evet. Evet, aynen öyleydi.” “Öyleyse Thermarces cerberus’tur.” Cerberus,1 diye düşünen Ahearn ürperdi.

Cehennem kapılarını koruyan, üç başlı köpek. “Isıya ve kükürde gelirler” dedi Helen. “Deliğe yaklaştıkça onları daha çok göreceksin.” Öyle diyorsan. Ahearn’ın deniz biyolojisi bilgisi yok denecek kadar azdı. Akrilik koninin önünden salınarak geçen yaratıkları sadece ilginç nesneler olarak görüyordu artık; bunlar ona hedefine giden yolu gösteren canlı tabelalardı. Kumanda kollarını sımsıkı tutup Deep Flight IV’ü uçurumun daha da derinlerine indirdi. İki bin metre. Üç bin. Ya denizaltına zarar vermişse? Dört bin metre. Aşağı indikçe su basıncı artıyordu. Sular artık daha karanlıktı ve aşağıdaki delikten sorguç şeklinde yükselen kükürtle aydınlanıyordu. Kanat ışıkları, sudaki yoğun mineral içerik yüzünden etrafı pek aydınlatmıyordu. Dönüp duran tortular nedeniyle çevresini göremeyen Ahearn kükürtlü kısımdan çıkarak sorunu çözdü.

Hidrotermal deliğin kenarına doğru iniyordu; magmayla ısınan kısmın dışında olmasına karşın, dış sıcaklık artıyordu. Elli derece. Görüş alanından yine bir şey geçti. Ahearn bu sefer kumanda kollarına hâkim olmayı başardı. Başka Thermarces cerberus’lar gördü; uzayda baş aşağı asılı duran tombul yılanlar gibiydiler. Aşağıdaki delikten fışkıran su, yaşam için elverişsiz zehirli bir kimyasal madde olan hidrojen sülfür açısından zengindi.

Fakat yaşam, bu karanlık ve zehirli sularda bile muhteşem ve zarif biçimlerde türemeyi başarmıştı. Kanyon duvarına tutunarak salınan, iki metre uzunluğundaki Riftia solucanlarının başlarında, başörtüsünü andıran, kuştüyüne benzer kırmızı tüyler vardı. Ahearn kadifemsi, kırmızı dillerini dışarı çıkarmış, beyaz kabuklu dev midyeler gördü. Çatlakların arasında kaçışan, tuhaf bir şekilde soluk, hayaletimsi yengeçler de gördü. Havalandırma ünitesi çalışsa da Ahearn sıcaktan terlemeye başladı.

Altı bin metre. Su sıcaklığı seksen üç dereceydi. Kaynar magmanın ısıttığı, sorguca benzer kısımdaysa sıcaklık iki yüz altmış dereceden fazla olsa gerekti. Burada, zifiri karanlıkta, bu zehirli ve aşırı sıcak sularda bile hayat olması mucizevi geliyordu. “Altı bin altmıştayım” dedi Ahearn. “Onu görmüyorum.” Helen’ın kulaklıktan gelen sesi hafif ve cızırtılıydı. “Duvarda bir çıkıntı var. Altı bin seksen metre civarında görmen gerek.”

“Bakınıyorum.”
“İniş hızını azalt. Yoksa göremezsin.”
“Altı bin yetmişteyim; hâlâ bakınıyorum. Burası bezelye çorbası gibi. Belki yanlış yerdeyimdir.”
“…Sonara göre… Tepene çöküyor!” Kadının telaşlı sesi cızırtıların arasında kayboldu.
“Anlamadım. Tekrarla.

“Kanyon duvarı çöküyor. Sana doğru düşen kaya parçaları var. Çık oradan!” Ahearn denizaltının gövdesine çarpan kaya parçalarının çıkardığı korkunç tangırtıları duyunca kumanda kollarını panikle itti. Hemen önündeki bulanık sularda alçalan dev bir karaltı, kanyon çıkıntısından sekince uçuruma kaya parçaları yağdı. Tangırtılar giderek artıyordu. Sonra sağır edici bir gürültü koptu; Ahearn yumruk yemiş gibi sarsıldı. Başı öne savrulunca çenesi denizaltının gövdesine çarptı. Yana yattığını hissetti ve sağ kanadın kayalara sürtünmesiyle birlikte çıkan mide bulandırıcı metal gıcırtısını duydu. Denizaltı tortuların arasında sersemletici bir şekilde dönüp duruyordu.

Ahearn acil safra atma kolunu itti ve kumanda kollarını kullanarak denizaltını yukarıya yöneltti. Deep Flight IV öne atıldı ve kayaya sürtünen metalin çıkardığı gıcırtılar eşliğinde aniden duruverdi. Ahearn sıkışmıştı; denizaltı sağa yatmıştı. Kumanda kollarını telaşla oynatan Ahearn itici pervaneleri tam güçle çalıştırdı. Bir şey olmadı. Duraksayan Ahearn giderek artan paniğini kontrol altına almaya çalıştı; kalbi küt küt atıyordu.

Neden hareket etmiyordu? Denizaltı neden kımıldamıyordu? Ahearn kendini iki dijital ekranı incelemeye zorladı. Batarya gücünde sorun yoktu. Havalandırma ünitesi hâlâ çalışıyordu. Derinlik ölçer altı bin seksen iki metreyi gösteriyordu. Tortular yavaş yavaş dağıldı ve sol kanadın ışığında şekiller belirdi. Dosdoğru ileriye bakan Ahearn girintili çıkıntılı siyah kayalardan ve kan kırmızısı Riftia solucanlarından oluşan yabancı bir manzara gördü. Sağ kanadına bakmak için başını yana çevirdi. Gördüğü şey yüreğini ağzına getirdi.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kan Gölü – Cep Boy ~ Tess GerritsenKan Gölü – Cep Boy

    Kan Gölü – Cep Boy

    Tess Gerritsen

    Anne Rice vampirleri için neyse, Gerritsen de tıbbi gerilim romanları konusunda odur… Palmer’dan iyi, Cook’tan iyi… Evet, hatta Crichton’dan bile daha iyi… Stephen King...

  2. Günahkar ~ Tess GerritsenGünahkar

    Günahkar

    Tess Gerritsen

    Tess Gerritsen, zihninin karanlık kuytularında gezinen tüyler ürpertici ve kafa karıştıran cinayet kurgularını, Günahkar adlı romanında ustaca kaleme almış. Dünya döndükçe son bulmayacak olan iyi ve kötü arasındaki savaşı, ustaca şekillendirdiği karakterleriyle sahneye koyan Gerritsen korkuyu, son derece başarılı bir gerilim romanı olan Günahkar ile okuyucuların kalbine salıyor.

  3. Aşk Ölümden Uyanıştır ~ Tess GerritsenAşk Ölümden Uyanıştır

    Aşk Ölümden Uyanıştır

    Tess Gerritsen

    O, sadece gerçeği istiyordu… katil ise onu yok etmeyi… Önce hayatını birleştireceği insan tarafından düğün günü terk edildi, ardından henüz yaşadığı şoku atlatamamışken büyük...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Koruyucu Meleğim ~ Julie GarwoodKoruyucu Meleğim

    Koruyucu Meleğim

    Julie Garwood

    Garwood bir kez daha usta bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Bu kitabı sakın es geçmeyin!” Rendezvous. Zümrüt, kara gövdesi dalgaları yararak ve yelkenleri rüzgârda süzülerek...

  2. Zehiri Kim Verdi ~ Agatha ChristieZehiri Kim Verdi

    Zehiri Kim Verdi

    Agatha Christie

    Luke Fitzwilliam yıllardan sonra İngiltere'ye dönüyordu artık. Vapurdan inip gümrüğe girdiği sırada, acaba buraya yeniden alışabilecek miyim, diye düşündü. Diğer yolcularla birlikte, vapuru beklemiş olan Londra trenine binerken hala bu soru vardı aklında. İşim yok artık... Küçük bir gerilim var. Bol vaktim olacak. Ne yapacağım? Neyle oyalanacağım?

  3. En Tatlı Meyveler ~ Monique TruongEn Tatlı Meyveler

    En Tatlı Meyveler

    Monique Truong

    Monique Truong, gerçek ve hayal gücünü yenilikçi bir anlatım tarzıyla muhteşem biçimde harmanlayarak, hayatına girmiş kadınların gözünden ünlü yazar Lafcadio Hearn’ün yaşamını ve aşklarını...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur