Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Berrow Düşesi Harriet, unvanı ve sorumluluklarından son derece sıkılmıştır. Çay partileri ve gösterişli balolardan ziyade, tüm arzularını ve tutkularını açığa çıkaracak bir gece partisine katılmayı istemektedir. Lord Justinian Strange tarafından sıklıkla düzenlenen eğlenceli şölenler ise soylu düzenbazlar, hafifmeşrep kadınlar ve âşıklarla dolup taşmaktadır. Genç kadının bu davetlerden birine katılması, onun için geri dönülemez bir skandala davetiye çıkaracaktır. Ancak Harriet böyle bir geceye katılmak için kimliğini gizlemek zorundadır… Ve bunun için binbir türlü oyuna başvuracaktır.

Tek gecelik bir kaçamak arayan Lord Justinian, erkek giysilerinin ardına gizlenen esrarengiz gencin, aslında balonun en güzel kadını olduğu sürpriziyle karşılaşınca şoka girer. Böylesi bir ilişki için, saygın bir kadın neden şöhretini tehlikeye atmıştır? Oyunlarla başlayan kaçamak ilişki, aşka yenik düşecek midir?
***

Önsöz

Düşes’in Adaleli

15 Aralık 1873
İdari Bölge Mahkemesi Berrow Düklüğü

Duruşma Hâkimi Reginald Truder “Ben ikisiyle birden evlenmek istemedim!”

“Mesele,” dedi Düşes öne doğru eğilerek, “iki kere evlenmekte değil, birincisi henüz hayattayken ikinci bir kocayla evlenmek,” “Ee, ben Avery’nin ölmesini istemiyordum,” diye izah etmeye çalıştı Loveday Billing. “Ben Johnla evlenmek istiyordum, hepsi bu. Kendime mâni olamadım. Çok yorgun ve yalnızdım… o da bir akşam benimle birlikte oturuyordu.”

Hâkim homurdandı. Loveday onun uyandığım sandı ama hâkim yine horlamaya başlamıştı.
Berrow Düşesi’nin bakışlarında merhamet vardı ama Loveda/a karşı başını sallıyordu. “Johnla evlendiğinizde, hâlâ Avery yani Bay Mosley’nin karışıydınız.”

Loveday boynunu büktü. “Avery beni üç sene önce terk etti,” dedi. “Artık beni isteyip istemediğini bilmiyordum çünkü benim çok aptal olduğumu söylüyordu.”

Düşes ilk bakışta göze çarpmayan bir güzelliğe sahipti, tıpkı bir papaz karısı gibi. Elbisesi siyah ama parlaktı. Saçları da güzeldi. Zarif hanımların yaptığı gibi saçları başının tepesinde kıvrılıp toplanmıştı.

Gözlerinde öyle bağışlayla bir ifade vardı ki Loveday birdenbire her şeyi itiraf etmek istedi. Annesinin mutfağından kek çalmış, küçük bir kıza dönmüştü.

“Avery Mosley’le gerçekten evlenmedim,” dedi. Gözünün ucuyla Avery’nin hızla başını çevirdiğini gördü. “Aver’le evlendiğim zaman ben zaten evliydim. Ve onunla gerçekten evlenmedim çünkü Usher isimli papaz, bir Mandalıydı ve o bana bu evliliğin gerçek olamayacağım gizlice söyledi.”

Avery büyük ihtimalle bu haber üzerine sandalyesinden düşmüştü fakat Loveday bütün dikkatini Düşes’e vermişti. “Babam beni ilk defa, on iki yaşımdayken evlendirdi.”

“On iki mi?”

Düşes biraz muztarip görünüyordu, bu yüzden Loveday açıklamaya başladı. “O kadar da kötü değildi. Gelişmiştim, artık kocaman bir genç kızdım… yani durum o kadar da kötü değildi.”

“Adı nedir?”

“Adı Bay Buckley’ydi. Ancak öldü. Bay Buckley ölünce Harold Ecelesla evlendim.”

“Bay Eceles da ölmüş olamaz ya?” Düşes’in sesinde merak vardı. “Borcu yüzünden hapis yatan bir insan ne kadar canlı sayılabilirse… Londra’ya her gidişimde onu ziyaret ederim. Adamı iki şapka şeridi,bir ceket için mahkûm ettiler. Neredeyse on bir senedir hapiste.

“Bu yüzden ben de…” doğru söylemek için bir an duraksadı, “…Mösyö Giovanni Battista’yla evlendim. O bir İtalyan’dı, beni ülkesine götüreceğini söylüyordu. Ancak bana sadece bir çift eldiven verdi ve sonra çekip gitti.”

“Sonra da Bay Mosley mi geldi?” diye sordu Düşes.
Loveday başım salladı. “Bunu yapmamalıydım,” dedi. “Yapmamam gerektiğini biliyorum. Ancak ne yapacağımı bilmiyordum, o da teklif edince… Ama sonra gitti..”

“Zor bir durumdaydınız,” dedi Düşes. “Doğru anladıysam, ilk kocanız ölmüş, İkincisi hapiste, üçüncüsü İtalya’ya gitti, dördüncüyle evliliğiniz hakiki değildi, beşincisi ise…”

“Bana ve bebeklere bakacak kimsem yok çünkü İtalyan adamdan sonra babam benimle görüşmeyi kesti.”

“Çocuk da mı var?” Düşes masaya saçılmış olan sayfalara uzun uzun baktı. “Bu dilekçelerde çocuklardan bahsedilmiyor.”

John’un yanında duran şık Londralı cevap verdi. “Bu, meseleyle alakalı görülmedi, Sayın Düşes. Müvekkilim belgelerde de ifade edildiği gibi onunla iyi niyetle evlendi. Şunu da belirtmek isterim ki, bu mahkeme son derece usule aykırı. Hâkim Truder’ı uyandırsak nasıl olur?”

Düşes onu duymamazlıktan geldi. Loveday, Londralıya Berrow’da bu işlerin böyle yürüdüğünü söyleyebilirdi. Truder ayyaşın tekiydi ama bu işi tıpkı eskiden olduğu gibi Düşesle beraber yaptıkları için sorun olmuyordu, Berrow’a bu kadarı yetiyor da artıyordu.

Düşes tekrar Loveday’e dönerek, “Çocuklar kimin?” diye sordu.
Loveday ümitsizce, “Hepsinin aslında,” dedi. “Hepsinden çocuğum var. John hariç tabii çünkü onunla çok kısa bir süre önce evlendim.”

Düşes, “Dört çocuğunuz mu var?” diye sordu.“Beş tane. Hani şu hapiste olan Harold’dan iki tane var.”

Mahkemede bir an sessizlik oldu. Loveday, Jonh’un ayaklarını hareket ettirdiğini fark etti. Keşke… ama artık çok geç kalmıştı.
Düşes, “Siz aslında Bayan Eccles’smız,” dedi.
Loveday başını salladı. “Ne kadar haklı olduğunuzu biliyorum, Bayan Düşes.”

Yanındaki adam, “Sayın Düşes,” diye tısladı.

Loveday itaatkâr bir ifadeyle, “Sayın Düşes,” dedi. “Ama Harold hapiste.”
Düşes locaya baktı, Loveday de. John mavi gözleriyle onları izliyordu. Her zamanki gibi küçük, sinirli ağzıyla Avety de oradaydı.
Düşes, “Bu suçlamayı niçin yaptınız. Bay Mosley?” diye sordu.

Avery kelimeleri peş peşe sıraladı. Özetle, Loveday hakkında söylediği o kadar sözden sonra onu geri istiyordu.

Düşes bir müddet ona baktı. Sonra tekrar Loveday’e döndü. “Paranız var mı?” diye sordu.

Loveday, “Hayır,” dedi. “Kocamın verdiğinden başka param yok.”
Bir anlık sessizlik oldu, sonra Düşes daha yumuşak bir sesle, “Babanız hâlâ hayatta mı, Bayan Eccles?” diye sordu.

“Evet ama,..” Sustu.
Düşes kollarını bağladı. Ne kadar da hoş görünüyordu. “Hasta, değil mi?”

Loveday, “Öyleymiş,” diye fısıldadı.
“Babanız size bir miktar para bırakabilir, değil mi?”

Loveday tekrar John’un mavi gözlerine baktı. Kendini aptal gibi hissediyordu. “Avery bu yüzden beni geri istiyor. Değirmen için… Sanırım John da bana bu yüzden evlenme teklif etti. Değirmen için.
John ayağa kalkıp gitti, bu onun niyetini ortaya koyuyordu.

Ardından Avery de gitti. Loveday ağlamaya başladı ve sonra Düşes, “Bu kadar çok adamla evlenmekle hata ettin, Loveday.’
Loveday burnunu çekerek, “Biliyorum,” dedi.

”Hâkimden seni beraat ettirmesini isteyeceğim. Ama bir daha evlenmeyeceksin. Bay Eccles’ı da kefaletle hapisten kurtar ve sonra da onunla beraber yaşa.”

Loveday, “Olur,” diyerek söz verdi.
Düşes uzanıp hâkimi dürttü. Hâkim bir iki horultudan sonra uyandı. Düşes ona bir şey söyledi, hâkim bir horultu daha çıkarıp, “Dava düşmüştür!” dedi. Sonra da koltuğunun arkalığına kendini bıraktı.

Loveday bir anlık bir şaşkınlıktan sonra serbest kaldığını anladı. Ama Düşes onunla görüşmek istiyordu. Öne doğru yürüdü, Düşes onun elini tuttu. Ona bir peri masalı anlattı: Bay Eccles yani hapisteki Harold, Loveday’e bir prenses gibi muamele edecekti çünkü o bir değirmen sahibi olacaktı.

Loveday’in gülümsemekten ağzı kulaklarına varmıştı. Bu düşes, dünyanın en tatlı, en güzel kokan kadınıydı. Tuhaf bir konuşma şekli ve aptalca düşünceleri vardı ama insan elinde olmadan onu seviyordu.

Özellikle de böyle oturmuş Loveday’in öyle olmasa da herkesin aptal olduğunu söylediği Loveday’in elini tutarken.

Nihayet Düşes, Harold’ı hapisten hemen çıkarması için ona beş sterlin verdi. Harold’ın kefareti, mahkeme masrafları da dâhil en fazla bir iki sterlindi. Bu sebeple, Loveday paranın kalan kısmını geri vermek istedi ama Düşes almadı.

O esnada hâkim tekrar uyandı. Dehşetli bir gaz sıkıntısı çekiyor gibi bir hali vardı. Bunun üzerine Düşes, normal bir insanmış gibi Loveday’e gülümsedi ve ikisi beraber mahkeme salonundan çıktılar.

Loveday Billing hayatında hiç bu kadar mesut olmamıştı.Bir düşes ondan hoşlanmış ve onu beraat ettirmişti, artık bu ne
demekse, bir de üstüne üstlük ona nasihat vermişti.O da bu nasihati yerine getirdi.

Birinci Bölüm

Külkedisi Balo İçin Giyinip Kuşanır
Ve Peri Vaftiz Annesi
Balkabağı Yerine Ona Kaz Getirir

6 Ocak (On İkinci Gece) 1784 Bir Maskeli Balo

Beaumont Dükünün Kır Malikânesi

Çocuk masalları, daima iyi karakterli olmasalar da büyüleyici olan dullarla doludur. Kızları, koca ayaklarım ve sivri dillerini ondan almış olsalar da Külkedisi’nin üvey annesi bile, büyük ihtimalle prensin balosu için göz kamaştırıcı bir elbise giyecektir.

Berrow Düşesi Harriet, kocası öldükten kısa bir zaman sonra, bir cazibeli dullar olduğunu bir de zavallı Loveday Billing gibi çok fazla çocukla geçim mücadelesi veren dullar olduğunu fark etmişti. Bir tarafta bütün gece genç erkeklerle dans eden dullar var, diğer tarafta da yüzlerine zorla tebessüm edilen kılıksız dullar…

Harriet kendisinin nasıl bir dul olduğu konusunda düşünmek istemiyordu. Çocuksuz ve büyük bir eve sahip olmasına rağmen o ikinci gruba giriyordu.

Kocası iki sene önce ölmüştü. Şimdi ne genç ne de yaşlı adamlar onunla dans etmek için sıraya giriyordu. Tanıdıklarının gözlerinde hâlâ acı bir parlaklık vardı ve sanki keder bulaşıcı bir şeymiş gibi, onu selamladıktan sonra yanından kaçıveriyorlardı.

Demek insanın kocası intihar edince, o da direk itici bir dul oluyordu.
Bu bir balama onun hatasıydı. Beaumont Düşesi’nin kıyafet balosunda habersiz olarak bulunuyordu ancak cazibeli bir karaktere uygun olarak giyinmiş miydi? Ya da en azından kötü bir karaktere…

Arkadaşı Jemma (bahsi geçen Beaumont Düşesi), “Sen hangi kılığa büründün?” diye sordu.

“Bir ninni karakteri. Hangisi olduğunu tahmin edebilir misin?”
Harriet’m üzerinde hizmetçisinin kâhyadan aldığı, annelerin giyeceği tarzda sade, pamuklu bir gecelik vardı. Altına üç tane eteklik giymiş, korsesinin içine de dört tane çorap koymuştu. İyice göstermek için omuzlarını öne doğru eğdi.

Jemma, “İri göğüslü bir ninni karakteri,” dedi. “Çok iri göğüslü. Epey iri…”

Harriet, “Anne göğsü,” diye sözün gerisini tamamladı.

“Anne gibi değil, daha ziyade balık etinde bir kadın gibi görünüyorsun. Misafirlerimizden birisi seni bir köşeye çekip sarkıntılık ederse hiç şaşırmam. Yatağa giden yolu aydınlatmakla ilgili bir ninni yok muydu?”

Harriet biraz kederli bir şekilde, “Yatağa gittiğim falan yok,” dedi. “Kimse de bana sarkıntılık etmiyor. Sen hangi karaktersin?”
Jemma’nın elbisesi açık pembeydi ve pudralanmamış, koyu altın sarısı saçlarıyla mükemmel bir uyum içerisindeydi. Eteklerine ipekten küçük gelincikler dikilmiş, saçlarına da gelincikler iliştirilmişti. Hem zarif hem de vahşi bir havası vardı.

“Periler Kraliçesi Titania.”

“Ben Anne Kaz’ım. Bu da aramızdaki farkı açıkça ortaya koyuyor.” Jemma onun kolunu yakalayarak, “Neden bahsediyorsun sen!” diye kızdı. “Şu haline bak, hayatım. Sen Anne Kaz olamayacak kadar genç ve tazesin.”

Harriet, “Kimse beni tanımaz,” diyerek kolunu Jemma’dan kurtarıp yatağın üzerine oturdu. “Beni tombul, beyaz bir hayalet sanırlar.” Jemma gülmeye başladı. “Öldürülmüş bir aşçının hayaleti. Hayır, eğer Anne Kaz olduğunu belli edecek bir emare bulursan, herkes kostümünün esprisine hayran kalacak.

Lord Pladget’i görsen! VIII. Henry olmuş; beline bir şömine paspası sarmış, kocaman görünüyor.” “Ben de kocaman görünüyorum, en azından üst tarafım.” “Kaz!” dedi Jemma. “Tabii ya, sana bir kaz lazım ve ben hangi kaz olduğunu biliyorum!”

“Aa… ama…”
îld dakika sonra Jemma elinde bir kazla döndü.
Harriet bezgin bezgin, “Bu gerçek mi?” diye sordu.
“Öyle de denilebilir. Galiba ölü. Genellikle evin güney salonunun duvarında uçar. Kayınvalidemin duvarlara ölü hayvanlar asmak gibi marazi bir dekorasyon merakı vardır da… Bu gece bu kazı kullanabilirsin hayatım, sonra onu serbest bırakırız, daha güzel bir yere uçar gider, olmaz mı?”

Harriet tereddütle kazı aldı. İçi doldurulmuş olduğu için, boynu uçarken olduğu gibi dik duruyordu.

Jemma, “Kolunun altına sıkıştırıver,” dedi. Harriet ayağa kalkıp öyle yapmaya çalıştı. “Öyle değil. Başını yukarı çevir de, kulağına bir şey fısıldayan bir arkadaş gibi görünsün.”

Harriet hayvanın parlak gözlerine baktı. “Bu pek de cana yakın bir kaz değil.” Kolundan atlayıp birisini gagalayacak gibi duruyordu.

Harriet biraz kederli bir şekilde, “Yatağa gittiğim falan yok,” dedi. “Kimse de bana sarkıntılık etmiyor. Sen hangi karaktersin?”

Jemma’nın elbisesi açık pembeydi ve pudralanmamış, koyu altın sarısı saçlarıyla mükemmel bir uyum içerisindeydi. Eteklerine ipekten küçük gelincikler dikilmiş, saçlarına da gelincikler iliştirilmişti. Hem zarif hem de vahşi bir havası vardı.

“Periler Kraliçesi Titania.”

“Ben Anne Kaz’ım. Bu da aramızdaki farkı açıkça ortaya koyuyor.” Jemma onun kolunu yakalayarak, “Neden bahsediyorsun sen!” diye kızdı. “Şu haline bak, hayatım. Sen Anne Kaz olamayacak kadar genç ve tazesin.”

Harriet, “Kimse beni tanımaz,” diyerek kolunu Jemma’dan kurtarıp yatağın üzerine oturdu. “Beni tombul, beyaz bir hayalet sanırlar.” Jemma gülmeye başladı. “Öldürülmüş bir aşçının hayaleti. Ha¬yır, eğer Anne Kaz olduğunu belli edecek bir emare bulursan, herkes kostümünün esprisine hayran kalacak.

Lord Pladget’i görsen! VIII. Henry olmuş; beline bir şömine paspası sarmış, kocaman görünüyor.” “Ben de kocaman görünüyorum, en azından üst tarafım.” “Kaz!” dedi Jemma. “Tabii ya, sana bir kaz lazım ve ben hangi kaz olduğunu biliyorum!”

“Aa… ama…”
îld dakika sonra Jemma elinde bir kazla döndü.
Harriet bezgin bezgin, “Bu gerçek mi?” diye sordu.
“Öyle de denilebilir. Galiba ölü. Genellikle evin güney salonunun duvarında uçar. Kayınvalidemin duvarlara ölü hayvanlar asmak gibi marazi bir dekorasyon merakı vardır da… Bu gece bu kazı kullanabi¬lirsin hayatım, sonra onu serbest bırakırız, daha güzel bir yere uçar gider, olmaz mı?”

Harriet tereddütle kazı aldı. İçi doldurulmuş olduğu için, boynu uçarken olduğu gibi dik duruyordu.

Jemma, “Kolunun altına sıkıştırıver,” dedi. Harriet ayağa kalkıp öyle yapmaya çalıştı. “Öyle değil. Başını yukarı çevir de, kulağına bir şey fısıldayan bir arkadaş gibi görünsün.”

Harriet hayvanın parlak gözlerine baktı. “Bu pek de cana yakın bir kaz değil.” Kolundan atlayıp birisini gagalayacak gibi duruyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıYüreğimdeki Arzu
  • Sayfa Sayısı392
  • YazarEloisa James
  • ÇevirmenÖzgü Çelik
  • ISBN9786055360962
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur