Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Tüm dünyada heyecanla izlenen Yürüyen Ölüler dizisinin ilk romanı sizlerle! Serinin hayranları için müthiş bir haber! Ama dikkatli olun, çünkü Kirkmanın zombi hikâyelerinin tadını bir kez alan, bir daha bırakamaz! –The Ossuary

Her şey dönüşümle başlamıştı. Bildikleri o eski dünya yok olmuş, küllerinden dev ölü kentler doğmuştu. Tüm sevdikleri tek tek dönüşüyor, her geçen gün içlerinden birileri yürüyen ölüler kervanına katılıyordu. Bu yeni ve acımasız dünyada hayatta kalabilmek, âşık olabilmek mümkün müydü? Bu dünyada artık korkuya, ümitsizliğe, sevgiye yer yoktu! Zombilerle savaşmaktan bitap düşen Philip Blake, duyguların şimdiki yerini, yani yersizliğini anladı. Eski dünyanın yıkıntıları ve ölüleri arasında canlı kalabilmeyi başarmak yalnızca bir şarta bağlıydı: duygusuzlaşarak o ölülerden biri olmak!

***

TEŞEKKÜRLER

Robert Kırkman, Brendan Deneen, Andy Cohen, David Albert, Stcphcn Emery ve Circle of Confusion’daki tüm iyi yürekli insanlara teşekkür ederim. –Jay

Gemiye yön verdikleri için Jay Bonansinga’ya, Alpert’e, Image Comics’in güzel insanlarına, Charlie Adlard’a ve Circle of Confusion’daki diğer herkese teşekkür ederim. Rosenman’a, Rosenbaum’a, Simonian’a, Lerner’a ve tabi ki Brendan Deneen’a da saygılarımı sunarım. –Robert

1. BÖLÜM

İçi Kof Adamlar

“Ölümde kahramanca bir şey yoktur. Herkes ölmeyi becerebilir.”
 Johnny Rotten

1. Kısım

Brian Blake her şeyin başladığı anda karanlığa sokul­muştu; göğsü korkuyla sıkışıyor, dizleri tutmuyordu… Bir çift eli daha olsaydı, kulaklarını tıkayabilir, parçalanan in­san kafalarının gürültüsünü zihninden uzaklaştırabilirdi. Maalesef Brian’ın yalnızca iki eli vardı ve şu an ikisiyle de dolapta yanında oturan küçük kızın minicik kulaklarını kapatmaktaydı.

7 yaşındaki kızcağız adamın kollarında tir tir titriyor, do­labın dışından kesik kesik gelen GÜM, PAT, TAK sesleriyle irkiliyordu. Bir an sessizlik oldu. Bu sessizliği kanlı fayans­lar üzerinde dolaşan ayaklardan çıkan vıcık vıcık sesler ile giriş holündeki sinirli fısıldaşmalar bozuyordu yalnızca. Brian tekrar öksürmeye başladı, engel olamıyordu. Günler­dir baş belası soğuk algınlığıyla, eklemlerinden ve sinüsle­rinden atamadığı bu inatçı hastalıkla savaşıyordu. Her son­bahar Georgia’da nemli ve kasvetli günler başlar başlamaz hastalığı baş gösterirdi. Havadaki nem kemiklerine işler, tüm enerjisini emer ve onu nefessiz bırakırdı. Şimdi her ök­sürükte sırtına bıçak saplandığını hissediyordu.

Bir sonraki darbede iki büklüm olmuştu; hırıldayarak nefes alabiliyordu. Öksürürken bir yandan da elleriyle kü­çük Penny’nin kulaklarını iyice kapatmaya çalışıyordu. Hı­rıltılarının dolabın dışında evin farklı köşelerinden tüm dik­katleri üzerine çektiğini biliyordu, fakat yapabileceği hiçbir şey yoktu. Her öksürüşünde gözbebekleri üzerinde küçük havai fişek çizgileri gibi ışık huzmeleri görüyordu.

Kabaca yüz yirmi santimetre genişliğinde, doksan san­timetre yüksekliğindeki dolap zifiri karanlıktı. Dolabın içi leş gibi naftalin, fare dışkısı ve yaşlı sedir ağacı kokuyor­du. Asılı duran plastik poşetler, karanlıkta Brian’ın yüzüne hafifçe dokunuyordu. Brian’ın küçük kardeşi Philip, bura­da öksürmesinin sorun olmadığını söylemişti ona. Aslında Brian öksürmekten geberebilirdi -böylece içindeki tüm mikropları da dışarı atmış olurdu. Yine de bu baş belası has­talığını yeğenine bulaştırmasa iyi olurdu. Zira böyle bir şey yaparsa Philip onun kafasını kırardı.

Öksürük nöbeti geçmişti.

Birkaç dakika sonra dolabın dışındaki sessizliği ağır ak­sak yürüyen başka bir çift ayak sesi bozdu -cinayet bölgesi­ne giren bir ölü daha. Brian elleriyle, Penny’nin kulaklarını şimdi daha sıkı kapatıyordu. Küçük kız ise ne kadar kendini geri çekse de başka bir Re Minör Kafatası Parçalama kon­serini dinlerken buluyordu kendini.

Dolabın dışındaki curcunayı anlatması istense, Brian Blake muhtemelen başarısız bir müzik mağazası girişimcisi olduğu eski günlerine geri dönerdi. Size, kafa kırılma ses­lerinin, insanların kesik kesik soluk alıp verişleri, hareket eden bir cesedin ayaklarını sürüyerek attığı adımlar, balta ıslığı, ete giren çeliğin çıkardığı dank sesi ile büyük final­de nemin şapırtısı ve yapışkan fayanslardaki ölü ağırlıktan oluşan tekrar dizeleri ve koroyla cehennemde çalınan bir vurmalı çalgılar senfonisini anımsattığını söylerdi. Tıpkı Edgard Varese’in tuhaf yinelemeleri veya John Bonham’ım uyuşturan davul solosu gibi.

Dışarıdaki hareketlilik yeniden sona erdiğinde Brian’ın sırtından soğuk terler boşandı. Ortalığı tekrar sessizlik kap­ladı. Gözleri karanlığa alışmıştı artık. Brian, kapının altın­dan yayılarak sızan kanın ilk ışıltısını gördü. Motor yağma benziyordu. Yeğenini yayılan kan göletinden uzaklaştırmak için onu nazikçe kenara çekti ve botlarla şemsiyelerin oldu­ğu arka duvara sırtını dayadı.

Penny Blake’in küçük kot elbisesinin eteği kana değmişti. Elbisesini hemen toplayıp, eteğine bulaşan kan sanki ona da bir şey bulaştıracakmış gibi telaşla lekeyi ovuşturmaya başladı.

Yeni bir öksürük nöbeti Brian’ı yine iki büklüm etti. Öksürükle savaşıyordu resmen. Cam kırıkları yutuyormuşça­sına ağrıyordu boğazı. Küçük kızı kendisine doğru çekerek kucakladı. Ne yapacağını ya da ne söyleyeceğini bilmiyor­du. Yalnızca yeğenine yardım etmek istiyordu. Ona rahatlatıcı bir şeyler söylemek istiyordu, takat söyleyecek teskin edici bir söz bulamıyordu.

Küçük kızın babası ne söyleyeceğini bilirdi. Philip olsa bilirdi O her zaman ne söyleyeceğini bilirdi. Philip Blake bankalarının keşke ben söylescydim dedikleri şeyleri söy­leyen adamdı Söylenmesi gerekeni söyler, yapılması ge­rekeni yapardı. Tıpkı şimdi olduğu gibi Bobby ve Nick’Ie dolabın dışında yapılması gereken şeyleri yapıyordu. Brian ise burada karanlıkta korkak bir ördek gibi çömelmiş, ye­ğenine söyleyebileceği bir şeylerin olmasını dilemekle ye­tiniyordu.

İki kardeşten yaşça büyük olanının Brian Blake oldu­ğu düşünüldüğünde, cüssesinin daha küçük olması tuhaftı. Brian Blake, botunun topuklarıyla hesap edildiğinde yak­laşık yüz yetmiş santimetre boyunda, bir deri bir kemik, korkuluk gibi bir adamdı. Siyah dar paça kotunu ve yırtık Weezer tişörtünü zar zor dolduruyordu. Keçi sakalı, örme bileklikleri ve Ichabod Crane tarzı darmadağınık koyu renk saçlarıyla, naftalin kokulu karanlıkta çömeliyordu. Saçları­nın bu hali, Peter Pan çıkmazında sıkışıp kalmış, otuz beş yaşındaki “kimsesiz bohem çocuk” imajını tamamlıyordu.

Brian derin derin soluyarak güzel gözlü Penny’ye baktı. Onun durgun, korkmuş yüzü odanın karanlığında bir haya­leti andırıyordu. Penny her zaman sessiz bir kız olmuştu. Oyuncak Çin bebekleri gibi porselen bir teni vardı; bu ona oldukça ruhani bir hava katıyordu. Fakat annesinin ölümün­den sonra daha da içine kapanmıştı. Neredeyse saydammış gibi görünen solgun cildi ve kocaman gözlerini perdeleyen asma filizi siyahlığındaki saçları ile şimdi daha da metanetli görünüyordu.

Son üç gündür neredeyse hiç konuşmamıştı. Tabii ki sıra dışı günler geçirmişlerdi; üstelik travma çocuklarda yetişkinlerdekinden daha farklı işlerdi; fakat Brian, Penny’nin bir tür şoka girmiş olmasından endişeleniyordu.

“Her şey yoluna girecek, ufaklık,” diye fısıldadı Brian. Cümlesini kesik, yavan bir öksürükle noktalayabilmisti.

Penny, ona bakmadan, gözlerini yere dikerek bir şeyler mırıldanırken kirli yanağından bir damla gözyaşı süzüldü.

Brian, “Bu da neydi, Pen?” diyerek onu kucağına aldı ve gözyaşını sildi.

Penny, bir şeyi art arda durmadan tekrar ediyordu. Aslın­da Brian’la konuşmuyordu. Daha çok bir mantra, dua ya da sihirli bir söz gibi söylüyordu bunu: “Hiçbir şey asla yoluna girmeyecek, hiçbir şey, hiçbir zaman, asla, asla…”

“Şşşşşt!” Brian kızın başını tutarak tişörtünün kıvrım­larına yasladı. Kaburgalarında küçük Penny’nin yüzünün ıslak sıcaklığını hissedebiliyordu. Dolabın dışından gelen balta başının kafa derisini yırtıp sert kafatası kemiğine, oradan beyin dokusunun en kalın kısmı duranın katlarına, sonra da artkafa lobundaki yumuşak gri maddenin içine gir­mesi sırasında çıkan sesleri duyabildikleri için Penny’nin kulaklarını kapatıyordu.

Beysbol sopasıyla ıslak topa vurulmasına benzer sesler geliyordu dışarıdan, yere çarpan vileda başının çıkardığı sesle boşalmaya başlayan kan sesini, korkunç ıslak bir düş­me sesi takip ediyordu. Tuhaf bir şekilde Brian için en deh­şet verici kısmı ise pahalı seramik fayansın üzerine düşen gövdenin içi boş ve ıslak gürültüsüydü. Üzerlerinde göste­rişli işlemeler vc Aztek motifleri olan fayanslar ev için özel olarak yaptırılmışlardı. Gerçekten çok güzel bir evdi, yani en azından bir zamanlar öyleydi.

Sesler tekrar kesilmişti. Bunu yine korku veren bir ses­sizlik izledi. Brian, öksürüğünü patlamaya hazır bir maytap gibi tutuyordu içinde. Dışarıdakilerin soluk alıp verişlerindeki anlık değişimleri ve kan içinde sürüklenen yapışkan ayak seslerini ancak böyle daha iyi duyabilirdi. Şimdi ise her yere ölüm sessizliği hâkim olmuştu.

Brian, çocuğun yanına geldiğini hissetti; küçük Penny kendisini bir sonraki balta darbesine hazırlıyordu, ama ses­sizlik sürüyordu.

Azıcık ötedeki sürgü sesi ile dolap kapağının dönen kolu, Brian’ın tüm tüylerini diken diken etti. Kapak yavaş­ça açıldı.

“Tamam, her şey yolunda.” Viski kokan, dumanlı bu kalın ses, dolabın boşluğundan belli belirsiz görünen bir adamdan geliyordu. Philip Blake, karanlıkta parıldayan gözleri ve zombilerle savaşmaktan yorgun, kızarmış, par­layan terli yüzüyle onlara doğru yaklaşıyordu. Maharetli ellerinde keskin bir balta vardı.

“Emin misin?” diye sordu Brian.

Philip, kardeşini duymazdan gelerek başını kızına doğru eğdi. “Her şey yolunda tatlım. Babacık iyi.”

Brian öksürerek “Emin misin?” diye sordu yeniden.

Philip kardeşine baktı ve “Çeneni kapar mısın artık, pa­şam?!” dedi.

Brian hırıldayarak soludu. “Dışarısının temiz olduğun­dan emin misiniz?” diye sordu.

Philip Blake şefkatle kızına “Tatlım?” diye seslendi. Ağır güneyli aksanı, yorgun gözlerinden şimdi yavaş yavaş kaybolan şiddetin parlak ve vahşi koruyla çelişiyordu. “Bir dakika daha burada kalacaksın, tamam mı? Babacık, dışarı çıkabilirsin diyene kadar dur burada. Anladın mı?

Solgun küçük kız, başını hafifçe sallayıp onu anladığını belli elti.

Hadi bakalım paşam,” diyerek Philip ağabeyini dolap­tan çıkardı.

” Temizlik için yardımına ihtiyacımız var.”

Brian, tüm gücünü ayaklarına vermeye çalışıyordu ama ancak asılı paltolara tutunarak ilerleyebiliyordu.

Dolaptan çıktı. Holdeki ışık gözünü kamaştırmıştı. Ök­sürürken gözlerini açmaya çalışıyordu. Gözlerini açabildiğinde etrafa iyice göz gezdirdi. Bir an için iki katlı Amerikan koloni mimarisine göre yapılmış evin süslü bakır avizelerle aydınlatılmış geniş holü, felç olmuş işçiler tarafından yeniden dekore edilmenin eşiğindeymiş gibi göründü. Patlıcan moruna dönmüş çamurlu lekeler, turkuaz plaster duvarları kirletmişti. Tüm pervazlar ve kirişler Rorschach’ın siyah ve koyu kırmızı tonlarıyla bezenmişti. Bir de yerdeki kütleler vardı. Kan gölünün içinde altı gövde uzanıyordu. Beden­leri alacalı ve morumsuydu; kafatasları biçimsizdi. Kanlı katliam yüzünden yaşları ve cinsiyetleri anlaşılmıyordu. En büyükleri, döner merdivenin dibinde yayılan safra havuzu­nun ortasında uzanıyordu. Muhtemelen Güneyli misafirper­verliğiyle bir zamanlar şeftalili turta ikram eden ev sahibi kadın ise o güzelim beyaz fayansların üzerinde karman çorman pisliğin içinde uzanıyordu şimdi. Oyulmuş kafatasın­dan sızan kurtlu gri madde kirişleri pisletmişti.

Brian Blake, midesinin kalktığını hissetti. Boğazı istem­sizce genişliyordu.

“Evet, beyler, biz işimizi yaptık,” dedi Philip. Arkadaş­sın Nick ve Bobby’nin yanı sıra kardeşine de sesleniyordu.

Fakat Brian kendi bozuk kalp atışlarını bile güçlükle duyu­yordu.

Öteki kalıntılara bakıyordu, son iki gündür Philip öldür­dükleri şeylere “çifte kavrulmuş pirzola” demeye başla­mıştı; hepsi oturma odasının eşiğindeki karanlık, cilalı sü­pürgeliklere dağılmıştı. Belki bir zamanlar burada yaşayan genç çocuklar, şimdi güneşte kuruyan fışkırmış arteriyel püskürtüler içinde uzanıyordu. Onlardan birinin devrilmiş çorba tenceresi gibi yüzükoyun uzanan kafası, kırmızı sı­vısını delik yangın hortumuyla birlikte yerlere saçıyordu. Bazılarının kafataslarında ise kâşiflerin ele geçirmesi en zor tepelere zafer kazanmışçasına diktikleri bayraklar gibi di­bine kadar sokulmuş küçük baltalar saplı duruyordu hâlâ.

Brian yemek borusundan tırmanan dalgayı durdurmak için ellerini hemen ağzına götürdü. Sanki kafa derisini güve yiyordu. Kafasında bir tıklama hissediyordu. Yukarıya bak­tı. Tepesindeki avizeden kan damlıyordu. Damlalardan biri yukarı bakınca burnuna düşmüştü.

“Nick, şunlarm bir kısmını çadır bezlerine sarıp, daha önce gördüğümüz yerden-”

Brian dizlerinin üzerine yığıldı, öne doğru eğildi ve bü­yük bir gümbürtüyle fayansa kustu. Buharlı haki renkli saf­ra seli düşen ölünün ayak izleriyle karışarak dalga dalga yayıldı.

Brian, dört günlük iç bulantısını yere kusarken gözyaşla­rı gözlerini yakıyordu.

Philip Blake gergin gergin iç geçirdi. Adrenalinin uğul­tusunu hala içinde hissediyordu. O an kardeşinin yanma gitmek için hiçbir çaba göstermedi. Sadece kanlı baltası­nı indirip, gözlerini devirerek orada durdu kaldı. Philip’in göz yuvalarının üstünde, bunca yıldır kardeşine devirdiği gözlerden kalma çizgiler olmaması bir mucizeydi. Philip’in başka ne yapması beklenebilirdi ki? Zavallı orospu çocuğu kendi ailesindendi, aile ise aile demekti, hele de bunun gibi tuhaf zamanlarda…

Benzerlikleri ortadaydı, Philip’in bu konuda yapabilece­ği hiçbir şey yoktu. Uzun, sırık gibi ve güçlü Philip Blake’in tüccar gibi zayıf kasları vardı. Kardeşiyle aynı özellikleri taşıyordu; aynı koyu badem gözler ve Meksika asıllı Ame­rikan annelerinden gelen aynı kömür karası saçları… Kız­lık soyadı Garcia olan anneleri Rose’un özellikleri baskın çıkmış ve yeni nesle aktarılmıştı. Soyadı İskoç asıllı İrlan­dalIlardan miras kalan iri, kaba bir alkolik olan babaları Ed Blake’ın özellikleri ise daha çekimser kalmıştı.

Yine de tüm kaslar, Brian’dan 3 yaş küçük olan Philip’in payına düşmüştü. Fu Manchu tarzı bıyıkları vardı. Soluk kot pantolonu, iş botları ve chambray kumaştan gömleğinin içinde 1.90 var gözüküyordu. Boktan bisikletçi dövmesinin olduğu haşmetli gövdesiyle öğüren kardeşine gitmesine, hatta kendine engel olmasa ağzından sert sözlerin dökül­mesine az kalmıştı. Holden hiç de hoşuna gitmeyen bir ses duydu.

Philip’in eski lise arkadaşlarından Bobby Marsh, vücu­duna oturan büyük beden kotuyla merdiven korkuluklarına dayanmış baltasının ucunu temizliyordu. Yüksekokuldan..

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıYürüyen Ölüler
  • Sayfa Sayısı456
  • YazarJay Bonansinga;Robert Kirkman
  • Çevirmen Hanife Kılıç
  • ISBN9786054503797
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviArunas Yayıncılık / 2012-8

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur