Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Cumhuriyetimizle yaşıt bir kişilik,
90 yıla sığan dolu dolu bir yaşam…

Hıfzı Topuz için Galatasaray Lisesi’nde başlayan öğrenim, İstanbul ve Strasbourg hukuk fakültelerinde devam etti. Sonra gazetecilik, ünlülerle tanışma ve yakın diyaloglar… Ardından Paris… Unesco’daki görev nedeniyle Latin Amerika’da ve özellikle Kara Afrika’da iletişim uzmanlığı… Ardından İstanbul’a dönüş ve biyografik roman yazarlığı… İşte Ardından Yıllar Geçti, böylesi bir tanıklık ve renkli bir yaşamöyküsü…

***

İçindekiler

Sunuş     7

Üç Yaşam     9
Unutamadıklarım     53
Unesco Dönemi     113
Unesco Sonrası     141
Belgesel Roman Yazarlığı     151
Çocukluk-Gençlik     171
Düş Kırıklıkları     199
Büyük Hayranlıklar     217
Yurtdışından Dostlar     227
Esentepe’de 55 Yıl     251
Unutulmayan Geziler     267
Kapitalizmin Bunalımı ve Sol     287

Dizin     309

Sunuş

Ardından Yıllar Geçti, alışılagelen bir yaşamöyküsü kitabı olarak tasarlanmadı doğrudan doğruya. Elbette Hıfzı Topuz’un yaşamından değişik dönemlerden geniş kesitler yer alması doğal… Şöyle de özetlenebilir: Anılar, gözlemler ve yarınlara bakış…

Öncelikle onu tanımlayan kavramlarla başlamalıyım.

İletişimciliğinden gelen yapısıyla karşısındakilere sağlam ilişki kurabilen bir gazeteci.

Saray’a dayanan bir aile ağacına sahip, empati duygusu güçlü bir şövalye… Zarafet ve bilgelik onun bir başka özelliği…

Gazeteciliğin ardından Unesco’daki görevi nedeniyle tanıştığı dünya ünlülerine ilişkin tanıklıklarla vazgeçilmez bir bilgi ağacına dönüşen ilginç kişilik…

Biyografi edebiyatı yazarlığıyla, öteki yapıtlarıyla Türkiye’nin yakın tarihine ışık tutan bir bakış açısı geliştirdiği için de öncü ve ayrıksı bir duruş…

Kişisel olarak insanları, dünyanın gidişatını önemseyen, toplumsal ilişkilerde kadınlara değer veren bir yaşam ustası…

Belki bunlara başka özellikler de eklenebilir.

Ama bizim söyleşimiz bu eksenlerde dolaşacak.

Bir yerlerde yazmış olmalıyım onunla ilk tanıştığım günü. Sonra dost olduk. Evinin bahçesindeki yeşil dallar arasındaki ilkbahar ve yaz anılarımız fotoğraflarda bize hâlâ gülümsüyor.

Ayşe Sağdıç’ın zarafeti ve sevecenlikle kurduğu sofralardaki renkler bir başka coşku kaynağı.

Esentepe, Yazarlar Sokak, no. 6, bir anlamda dünyanın tüm renklerini barındıran bir aydınlanma çeşmesi…

O çeşmeden su içmeye var mısınız?

Başlıyoruz işte!

Üç Yaşam…

Hıfzı Ağabey, şöyle başlamak istiyorum. Doksan yıllık dolu dolu bir yaşamınız var. Aradan geçen bunca yıla birkaç alanda birçok şey sığdırdınız: gazetecilik, iletişimcilik, üniversitede öğretim üyeliği, Unesco’da diplomatik bir kariyer, kültür girişimleri, biyografik roman yazarlığı… Şimdi geriye dönüp baktığınızda bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben doksan yıla sanırım üç yaşam sığdırdım. Birincisi çocukluğumdan 36 yaşına kadar uzanan gençlik ve gazetecilik dönemi. İkincisi 36 yaşından 60. yaşıma uzanan Unesco dönemi. Üçüncüsü de öğretim üyeliği ve biyografik roman yazarlığı dönemi.

Sol düşüncelerle birinci dönemde tanıştım. Hiçbir örgüte girmediğim halde başıma türlü belaların geldiği yıllar… O dönemde gazeteciliğe başladım. Babıâli’nin eski günlerini yaşadım. Muhabirlik, yazıişleri, dış politika yazarlığı, sendikacılık, iktidarın baskılarına karşı direniş, ses getiren röportajlar, dış geziler ve sonunda Akşam gazetesinden burukluk içinde ayrılış ve bir yıl işsizlik…

İkinci dönem Unesco’da yirmi beş yıllık uluslararası bir uzmanlık ve yöneticilik dönemi… Bu çok mutlu bir dönemdi. Bütün öğrendiklerimi Paris’te, Afrika’da, Latin Amerika ve Asya ülkelerinde uygulamaya koyuldum. Afrika’da gazeteci yetiştirmeye yöneldik, yeni iletişim araçlarının kuruluşuna yardımcı olduk, uluslararası haber tekelciliğiyle savaştık, bütün ülkelerde basın özgürlüğünü ve gazetecilerin haklarını savunduk, gazeteci örgütleri arasında barış içinde işbirliği ve dayanışmanın geliştirilmesine çalıştık. O dönemin içinde bir yıllık bir de TRT maceram var.

Üçüncü dönem 60 yaşında Unesco’dan emekliye ayrıldıktan sonra başladı. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Bir yığın düş kırıklığı içinde kendime yeni çalışma alanları aradım: üniversite öğretim üyeliği, araştırmacılık, roman yazarlığı ve kültür işleri…

Birinci ve ikinci döneme dair anılarımı bir-iki kitapta anlatmıştım. Ama bitmedi, anlatılacak daha çok şey var.

Üçüncü dönemi ise, henüz masaya yatırmadım.

İstersen söyleşiyi kronolojik bir biçimde değil, bölük pörçük anılarla oluşturalım.

Peki, öyleyse ben ilk başta size şöyle bir şey sorayım. Yaşam boyu sizi çok heyecanlandıran, gözünüzü dolduran, burnunuzu sızlatan sayısız olay olmuştur, hiç kuşkum yok. Bunları sırası geldikçe konuşuruz. Fazla kişisel olacak ama isterseniz şöyle özel bir soruyla başlayalım: Uzun yıllar unutamadığınız tutkuların en başında hangisi yer alıyor?

Evet, heyecan verici bir soru. Mavi gökyüzünde, beyaz bulutların arasında şöyle bir anı aklıma geliyor. 75 yıl önce Galatasaray’da 9. sınıftaydım. Cumhuriyet’in 15. yılı, yani 29 Ekim 1938… Atatürk’ü görmek heyecanıyla izci olarak Ankara’ya gitmiştik. Türkiye’nin belli başlı okullarından gelen izci toplulukları oradaydı. Her gün provalar yapılıyordu. Akşamüstü de sokaklara dağılıyor, yeni yeni gelişmekte olan Yenişehir’in caddelerini arşınlıyorduk. En kalabalık yer Sıhhiye’den Kızılay Meydanı’na kadar olan bölümdü. O zamanki en yakın arkadaşım Necdet Ceyhan’la bulvarlarda dolaşan izci kızların en güzellerine takılıyorduk. Takılmak da neydi sanki? Peşlerinden gidip bakışlarını yakalamaya çalışıyorduk. Eğer kızlar gülümserlerse birkaç söz söyleyerek yanlarına yaklaşıyorduk. Yüz bulursak ne âlâ, bulamazsak peşlerini bırakıp başka avlara yöneliyorduk, işte böyle denemelerimizin birinde iki kız bize gülümsedi. Onlar da bizim gibi 15 yaşlarındaydı. Yanlarına yanaştık, onları galiba Kutlu Pastanesi’ne davet ettik. Hayır demediler. Tatlı tatlı sohbet ettik.

Ertesi akşam yine Kızılay’da buluştuk, Çankaya’ya kadar yürüdük. Hava kararıyordu. Döndük bu kez de Maltepe yoluna saptık. Caddelerin arka tarafları bomboştu. Hiçbir yapı yoktu. Solda bir yerlere doğru yürüdük, yollar tükendi. Boş sırtlarda askeri manevra çukurları kazılmıştı. Kızlardan biri Necdet’in yanındaydı, biri de benim yanımda. Tatlı tatlı konuşurken Necdet’le sevgilisini gözden yitirdim. Manevra çukurlarının birine sinmiş sohbet ediyorlardı. Biz de aynı şeyi yaptık, başka bir çukura yumulduk. Kızın elleri avuçlarımdaydı, yüzü kıpkırmızı olmuştu, kalbinin hızlı hızlı çarptığını duyumsuyordum. Kolumu boynuna attım, çekilmedi. Başına uzanarak yanaklarından öptüm, karşı koymadı. Ben de bunun üzerine bir daha öptüm, ilk kez bir kızı coşkulu bir istekle kucaklıyordum. Bir süre sonra sevgilim:

“Geç oluyor, haydi kalkalım!” dedi.

Necdet’le sevgilisi de öteki kazılan yerden çıkmışlardı. Yine birlikte yürüdük. Sanki yüksek bir elektrik akımına kapılmış ve büyülenmiştik. Ertesi gün yine buluşmak üzere kızları apartmanlarının köşesinde bırakarak Necdet’le yürümeye başladık.

“Nasıl geçti?”

“Harika azizim, bildiğin gibi değil. Ben kızı öptüm, ses çıkarmadı.”

“Ben de.”

“Neresinden?”

“Elbette dudağından.”

“Yok yahu! Ben yanaklarından öptüm.”

“Sen enayisin.”

“Öyle vallahi, ne bileyim.”

O gece saatlerce uyuyamadım. İlk öpüşmeyi düşündükçe yatağımda titredim durdum. Ertesi gün geçit provalarında kızları uzaktan gördük. Onlar da izci şapkalarını boyunlarından arkaya sarkıtmış, tıpış tıpış yürüyorlardı. Arkadaşlarımıza kızları göstererek:

“İşte bu benimki!”

“Bu da benimki,” diye övünüyorduk.

Akşamı iple çektik. İzciler dağılır dağılmaz yine aynı yerde buluştuk. Ufak bir Yenişehir turundan sonra yine Maltepe’ye, oradan da manevra çukurlarına geldik, aynı yerlere yerleştik. Bu kez enayilik etmeyecektim. Kolumu sevgilimin boynuna doladıktan sonra dudaklarına uzandım. Hiç şaşırmadı ve kendini bana bıraktı.

Gece yine bende uyku yok. Olayı düşündükçe tir tir titriyordum. Yaşamım boyunca böyle bir heyecan anımsamıyorum.

Ertesi akşam yine aynı senaryo, manevra çukurları ve daha sıcak öpüşmeler.

29 Ekim töreni sona erdi. Akşam birbirimizden gözyaşlarıyla ayrıldık. Onu bir daha ne zaman, nerede görebilecektim?…

İstanbul’da ilk işim ona bir mektup yazmak oldu. Bir hafta sonra da ondan bir mektup aldım. Hâlâ saklarım. Şöyle diyordu:


“Sen gittiğinden beri bir tapınak içinde yalnız kalan ruhumu mektubun biraz teselli etti Hıfzı. Şimdi artık günlerim hiç bitmeyecek bir sevgiyle seni beklemek, seni düşünmek ve yaşamın umut felsefesiyle avunmak olacak. Dilerim seninki de öyle olsun. Acaba ne zaman, nerede sana kavuşacağım, söyle. Hayatım boyu seni bekleyeceğim.”

Zarfın içine bir de vesikalık resim koymuştu. İçim içime sığmıyordu. Heyecandan kanatlanıyordum. Mektubu nerede saklayacağımı bilmiyordum. Gece yatağıma uzanınca mektubu çıkartıp birçok kez okudum, resmini öptüm. Yine titremeler içindeydim…

Ondan bir daha hiç mektup almadım. Ardından yıllar geçti. Bir daha onu hiç göremedim. Ne bir ses ne bir nefes, ne oldu bilmiyorum. Yıllarca onu unutamadım. 15 yaşında bana o mektubu yazan kızın, ilerde yazar ya da şair olmasını beklerdim. Yıllar boyu dergilerde boş yere onun adını aradım. İşte ilk aşkım bu kızdı. İlk kucaklaşma, ilk öpüşme, ilk coşku, ilk titremeler, ilk ayrılık ve ilk aşk mektubu. Bunlar belleğimden hiç silinmedi.

Yaşıyorsa o da şimdi 90 yaşında olmalı. Onu yeniden görmek isterdim. Belki yine sinecek bir manevra çukuru arardık. Hayır, hayır, o çukurların yerinde gökdelenler yükseldi. Belki de onu Çankaya’da bir zamanlar oturduğum Ahmet Rasim Sokağı’ndaki apartmanıma çağırırdım. Kocası varsa ondan gizli gelirdi. Yaşlılar kıskanç ve huysuz olurlar. Adam duysa kudururdu. Salonda birer kadeh şarap içer, Cumhuriyet’in 75. yıldönümünü anardık. O bana “Hıfzı yine o günleri görecek miyiz? Bugünler geçecek mi?” diye sorardı. Ben de ona “Elbette bu kâbuslardan bir gün uyanacağız, o coşkuyu yeniden yaşayacağız, aydınlık günlerden umudunu kesme!” derdim.

Ona yetmiş beş yılın ardından kucak dolusu sevgiler!

Hıfzı Ağabey, yetmiş beş yıl dile kolay. Gerçekten çok etkileyici bir çocukluk aşkı… Şimdi dilerseniz sıçraya sıçraya gidelim. Siz yıllar boyu Paris’te yaşadınız, oradan ayrılınca da Paris yolculuklarını hiç aksatmadınız. Sizde bu Paris sevdası nasıl başladı?

Paris sevdasının kökü Galatasaray’da öğrencilik yıllarıma dayanır. Fransız kültürüyle yetiştik. Fransız yazarlarına, şairlerine, şarkılarına, filmlerine, sanatçılarına hayrandık. İçimizde bir Paris özleminin gelişmesinden doğal bir şey olamazdı.

Liseyi 1942’de bitirdim. Savaş yıllarıydı. Fransa’ya gitmek hayal… Hem nerede bizde o para, nasıl gidebilirdim?… Hiçbir yerden burs olanağı yoktu. Orada okuyan öğrenciler de 1939’da yurda mecburi dönüş yapmışlardı. Fransa’ya gitmek aklımın köşesinden geçmiyordu.

Galatasaray’ı bitirdiğim yıl bir Fransız kız arkadaşım oldu. O aylarda İstanbul’a gelip yerleşmişti. Benden iki yaş büyüktü. Onun apartmanda Fransız şarkıları dinliyor, şarap içiyorduk. Paris’i uzaklardan bana o tanıttı. Argo sözcükleri ilk ondan öğrendim. Paris bir düş gibiydi. Ama onunla Paris’te yaşamayı düşünmem için çılgın olmam gerekirdi.

Savaş sona erdi, bir süre sonra gazeteciliğe başladım. Ekonomik ve sosyal konular özellikle dikkatimi çekiyordu. Marksist yazarların kitaplarını okuyordum. Louis Althusser’i, Jean Baby’yi, Roger Garaudy’yi, Georges Politzer’i öyle tanıdım. Jean-Paul Sartre’a, Louis Aragon’a, Paul Éluard’a, Géraldy’ye, Jacques Prévert’e hayrandım. Hachette Kitabevi’nden Fransızca dergiler alıp gelişmeleri izliyordum.

Bu arada planlama konuları bana özellikle ilginç geliyordu. Paris Üniversitesi’nde Uluslararası Yüksek Araştırmalar Merkezi’nde planlama dersleri veren iktisatçı Charles Bettelheim’ın yazıları bana yeni bir ufuk açıyordu. Paris’te yüksek lisans ve doktora yapmayı ve Bettelheim’ın öğrencisi olmayı istiyordum. Ama o günün koşulları içinde bu gerçekleşmeyecek bir düştü.

Şimdi biraz gerilere gideceğim. Ben ilkokula Kadıköy’de Saint Joseph’in şubesi Saint-Louis’de başlamıştım. Okul 1933’te kapandığı sırada babam işini Ankara’ya taşımıştı. Biz de oraya yerleştik. İnkılâp İlkokulu’na yazıldım ve 4. sınıfı orada okudum. Anneannem bundan hiç hoşlanmamıştı. Beni mutlaka Galatasaray’da okutmak istiyordu. Yatılı okul ücretini de üç aylık yetim maaşından ödemeyi üstlendi. Babam buna karşı koymadı.

Hazırlık okumadan Fransızcadan bir sınıf atlayarak 5. sınıfa girmek istiyordum. Saint-Louis’den Galatasaray’a geçen arkadaşlarım Semavi Eyice ve Süreyya Günay o yıl 5. sınıfa geçmişlerdi.

Ağabeyim Muzaffer Topuz iki yıl önce Galatasaray’ı bitirmişti ve hocaları iyi tanıyordu. Beni okulda ders nazırı denen bölüm başkanı Camille Bergeaud’ya götürerek yardım istedi. Bergeaud ağabeyimi kırmayarak benim için özel bir sınav açtı. Kazanarak 5. sınıfa girdim. Bunu Bergeaud’ya borçluydum.

Okulda ondan hep ilgi gördüm. Benim Galatasaray’ı bitirdiğim yıllarda Bergeaud okuldan ayrılarak Fransız Elçiliği’nde Kültür Ataşesi olmuştu. Akşam gazetesinde çalıştığım yıllarda da onunla zaman zaman basın toplantılarında karşılaşıyorduk. Bir gün böyle bir toplantıda kendisine:

“Hocam, ben Fransa’da doktora yapmayı çok istiyorum. Ama hiçbir olanağım yok, yine bana yardımcı olabilir misiniz?” diye sordum.

“İlk fırsatta seni ararım,” dedi.

Gerçekten de iki ay sonra Bergeaud beni arayarak:

“Gözün aydın istediğin oldu, sana Paris’te on aylık bir burs ayarladım. Hemen gel konuşalım!” dedi.

Her şey büyük bir hızla gelişti. 1 Ekim 1952 günü bütün dostlarım Galata rıhtımından kalkan Ankara Vapuru’yla beni Marsilya’ya yolcu ettiler.

Yakınlarım yolcu salonu rıhtımından bana el sallıyorlardı. Kimler yoktu aralarında: annem, anneannem, ağabeylerim, kız kardeşim, eşim… Ali Talih Sencer, Sadettin Gökçepınar, Şahap Balcıoğlu, Ferruh Doğan gibi en sevdiğim arkadaşlarım… Dönüp dönmeyeceğimi merak edenler de vardı.

Yeni bir serüvene atılıyordum. Paris’e gider gitmez üniversiteye başvurarak yeniden öğrenci olacaktım. Kafamda Bettelheim’ın derslerine katılmak vardı. Onun yanı sıra Hukuk Fakültesi’ne de yazılacaktım. Hayran olduğum birçok ünlü profesörün dersini izleyecektim.

Yolculuk heyecanlı bir bekleyişle sürdü. Dört gün sonra Marsilya limanına ulaştık. Oradan doğru gara gidip ikinci sınıf bir vagona girip kompartımana yerleştim. Karşımda bir Marsilyalı oturuyordu. Durmadan bana bir şeyler anlatıyor ama hiçbir şey anlamıyordum. Feci halde moralim bozuldu. Okulda öğrendiğim Fransızcanın hiçbir işe yaramayacağını düşündüm.

Gece yarısı kompartımana genç bir yolcu geldi. Onunla sohbete başladık. Uğradığım düş kırıklığını anlatınca bana:

“Hiç canınızı üzmeyin,” dedi. “O yolcu Marsilya ağzıyla konuşuyor, biz bile onların dilini güç anlarız!”

“Oh, moralim yerine geldi,” dedim.

Marsilya-Paris tren yolculuğu o dönemde 10-12 saat sürüyordu. Ertesi gün Paris’te Gare de Lyon’a vardık. Elime valizimi alarak, dostum Ziya Şav’ın verdiği adresteki otele yerleştim.

Düşlerimi süsleyen Paris’e kavuşmanın coşkusunu yaşıyordum. Otelden çıkıp garın çevresindeki bulvarları, sokakları dolaştım. Kafeler ve mağazalar hiç de benim umduğum gibi çıkmadı. Paris deyince aklıma Champs Élysées, Pigalle, Montmartre, Quartier Latin geliyordu. Akşam bir metroya binip Montmartre istasyonunda indim. Orada kabarele-

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıArdından Yıllar Geçti
  • Sayfa Sayısı342
  • YazarHıfzı Topuz
  • ÇevirmenÖner Ciravoğlu
  • ISBN9789751415431
  • Boyutlar, Kapak13,4x19,8, Karton Kapak
  • YayıneviRemzi Kitabevi / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur