Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Ünlü vatan şairi Namık Kemal’in romanı…

Hıfzı Topuz, bu kitapta dönemin ilginç portreleri eşliğinde, Namık Kemal’in yaşamı ve özgürlük mücadelesini ayrıntılarıyla ele alıyor. Ünlü vatan şairimizin mektuplarından ve dostlarının anılarından yola çıkarak, onun özel hayatını ve iç dünyasını gün ışığına çıkarıyor…

Namık Kemal’in istibdata karşı yalınkılıç savaşımını, sürgünlerde çektiklerini ve Abdülhamit döneminde sarayla kurduğu yakın ilişkileri bu belgesel romanda bulacaksınız.

***

I
Çocukluk, Ilkgençlik, Evlilik, 7

II
Başkaldırı ve Yeni Osmanlılar, 16

III
Avrupa’da Jön Türkler, 41

IV
Vatan Yahut Silistre, 83

V
Magosa’da Üç Yıl, 111

VI
Midilli Sürgünü, 159

VII
Bağımlılık: Sürgünden Mutasarrıflığa, 197

Elveda, 225

Meraklısı için Dizin, 249

I

Çocukluk, İlkgençlik, Evlilik

Namtk Kemal’in Çocukluğu

19. yüzyılda Osmanlı topraklarında efsane bir şair yaşa­dı. Vatan sevgisinin ne olduğunu anlatabilmek için yıllar boyu belleklerden silinmeyen hamasi şiirler yazdı. Avrupa’ya kaçtı. İngiliz ve Fransız yazarlarının düşüncelerinden yararlanarak bil­gisine hazineler kattı. Yurda döndü. Yazdığı Vatan Yahut Silistre adlı oyun bütün İstanbul halkını ayağa kaldırdı. Sultan’ın ve sadrazamların baskısına, keyfi yönetime ve zorbalığa karşı di­rendi. Vatan aşkının ve özgürlüğün simgesi oldu. Sürgünlere gönderildi, adını altın harflerle Osmanlı tarihine yazdırdı. 48 yıllık yaşamının on sekiz yılı sürgünde geçti. Ama son dokuz yıl devlet hizmetindeydi. Düzenden yana oldu, padişaha övgü do­lu mektuplar yolladı. Devleti kurtarmaya çalışan üst düzeyde bir kahraman durumundaydı.

Kimdi o ünlü kahraman?

Gelin bu efsane şair Namık Kemal’i yakından tanıyalım.

Namık Kemal’in babası Mustafa Asım Bey tarihe meraklıy­dı, Arapça ve Farsça bilirdi, önceleri mal müdürlükleri yapmış,

müneccimliğe de yönelmişti. Yani astrolojiyle uğraşıyor, yıl dız falına bakarak geleceğin gizemlerini çözmeye çalınıyordu. Müneccimlik bir zamanlar önemli bir işti. Bazı kumandanlar savaşlarda taarruza geçmeden önce başarı olasılıklarını müneccimlere sorarlardı. Bu, kökünü Ortaçağın karanlıklarından alan, bilim dışı bir araştırma yolu, yani falcılıktı.

Mustafa Asım Bey, ünlü bir Osmanlı ailesinden geliyordu. Büyük dedesi Topal Osman Paşa sadrazamlığa kadar yükselmiş­ti. Asım Bey, genç yaşlarda Abdüllatif Paşa adında varlıklı ve bil­gili bir muhassılın kızını aldı. Muhassıl diye taşrada vergi topla­yan görevlilere deniyordu. Abdüllatif Paşa o dönemde Tekirdağ Muhassılıydı. Arnavut kökenli ve Bektaşi’ydi. Asım Bey de ka­yınpederinin evine içgüveysi olarak yerleşti.

Eşi, yani Abdüllatif Paşa’nın kızı Fatma Zehra da görgülü ve bilgili bir hanımdı. Paşa, kızına çok düşkündü. Bir süre sonra 21 Aralık 1840’ta Zehra Hanım nur topu gibi sevimli bir oğlan do­ğurdu. Asım Bey birkaç gün sonra çocuğunu kucaklayarak bir dervişe götürdü. Derviş, yavruyu okuyup üfledikten sonra dua­larla çocuğa Mehemmed Kemal adını koydu.

Kemal’in ilk yılları Tekirdağ’da ana ve babasıyla birlikte bü­yükbabasının evinde geçti.

Çocuk beş yaşındayken paşa Afyon muhassıllığına atandı. Asım Bey, eşi Zehra Hanım ve oğlu Kemal de paşayla birlikte Afyon’a taşındılar. 1845 yılının Mart ayıydı. Soğuk bir kış günü paşanın eşyaları iki at arabasıyla Afyon’a getirildi. Aile de ayrı bir arabayla çamurlu yollara bata çıka Afyon’a ulaştı.

Afyon’un adı o dönemde Karahisar-ı Sahip Sancağıydı. Sancak, Hüdavendigâr eyaletine bağlıydı. Tanzimat’ın ilanın­dan sonra yitirilen savaşlarda Rumeli’den ve Kafkasya’dan bu­raya çok sayıda insan göç etmişti. Kentin yaklaşık dörtte biri Ermenilerden oluşuyordu. Türkler ve Ermeniler aynı mahalle­de barış içinde, birlikte yaşıyorlardı.

Abdüllatif Paşa ailesini kente gelirken etkileyen ilk manza­ra peri bacaları gibi dizi dizi kayalar ve onların ardında yükse len Karahisar Kalesi olmuştu. Kemal, kaleyi hayranlıkla izliyor ve içini korku kaplıyordu.

Araba sonra kent yollarına saptı. Kemal ilk kez bu kadar zengin bir çarşının içinden geçiyordu. Büyük hanların arasın­da uzanan çarşılarda neler yoktu ki? Dericiler, pabuççular, sa­mancılar, yemciler, yağcılar, bezciler, saraçlar, zahireciler, af- yoncular, demirciler, bakırcılar, kalaycılar, gümüşçüler, daha neler neler…

Geçtikleri yollarda büyük camiler, mektepler ve bir Mev­levihane vardı.

Abdüllatif Paşa’yı en çok ilgilendiren tarihsel yapılardan biri bu Mevlevihane oldu. Torununa şöyle dedi:

“Bak yavrum, burada ilk işim sana şu gördüğün Mevle­vihane’yi gezdirmek olacak. Şimdiden şunu aklında tut, bura­sı 16. yüzyılda Hz. Mevlâna’nın yedinci kuşak torunlarından Sultan Divani zamanında yapılmıştır.”

Kemal Mevlevihane sözünü ilk kez duyuyordu. Bunu hiç unutmadı. Araba az sonra eski bir konağın önünde durdu. Oraya yerleşeceklerdi. Paşa ve ailesi bu türlü göçlere alışık ol­dukları için konağa yerleşmekte güçlük çekmediler.

Kemal, konağı ve mahalleyi çok sevdi. Sokakta kendine arka­daşlar edindi. Babası Mustafa Asım Bey, annesi Zehra Hanım ve dedesi Abdüllatif Paşa da çocukla çok ilgileniyor ve onu yetiştir­meye çalışıyorlardı.

Paşa, torununa verdiği sözü tuttu, damadıyla birlikte ço­cuğu Sultan Divani Mevlevihanesi’ne götürdü. Kemal heyecan içindeydi. Onu en çok ilgilendiren yer de hattat odası olmuştu. Büyüyünce böyle bir çalışma odasına sahip olmayı ne çok isti­yordu. Mevlevihane‘deki derviş odaları, matbah (mutfak), se­mahane ve avludaki mezarlık da çocuğu büyüledi.

Kemal, dedesinin Afyon’da bulunduğu üç yıl boyunca sık sık Mevlevihane’ye gitmek fırsatını buldu, sema ayinlerine ve aşu­re yemeklerine katıldı.

Sekiz yaşındayken orada çocukluğunun en büyük acısını ya­şadı. Annesi Zehra Hanım amansız bir hastalığa yakalanmış­tı. Günden güne soluyor ve eriyordu. Hekimler ve hoca efendi­ler kadına çare bulamadılar. Zehra Hanım 1848 yılının Temmuz ayında yaşama veda etti. Kendisini yakınlarının gözyaşları için­de Mevlevihane’nin avlusunda toprağa verdiler.

Ne yazık ki paşa o günlerde İstanbul’da bulunuyordu, kızı­nın cenazesine yetişemedi. Annesinin ölümü çocuğu çok etkile­mişti. Kemal mutluluğu onun kucağında bulmuş ve anasına hiç doyamamıştı. Bu ana sevgisini yaşamı boyunca hiç unutmadı. Onun sıcak gülümsemesi ve şefkatle kendisini kucaklaması hiç gözlerinin önünden gitmedi. Gördüğü, tanıdığı bütün kadınlar­da yıllar boyu hep o sıcaklığı aradı.

Bu ölüm Asım Bey’i de çok sarsmıştı. Şimdi ne yapacaktı? Oğlunu yanına alıp evden ayrılmak içinden gelmiyordu ve yaşa­mını kayınpederinin yanında sürdürmeyi düşünüyordu.

İstanbul’dan Afyon’a dönen paşa burada Kütahya’ya atandı­ğını öğrendi. Ama Afyon’da hemen hemen hiç kalmadı ve kısa süre sonra İstanbul’a yerleştiler. Artık yeni ve iyi bir yaşam başlı­yordu. Ama Asım Bey’in gözü dışarıdaydı, bekârlık ona yarama­mıştı. Kendine yeni bir eş arıyordu. Abdüllatif Paşa buna karşı koymadan “Sen genç adamsın, evlen, ama torunumu sana bı­rakmam, o benim,” dedi.

Asım Bey zaten dokuz yaşına gelmiş olan oğluna nasıl baka­caktı? Paşa’nın bu önerisi üzerine Kemal’i orada bırakarak ayrı bir eve çıktı ve evlendi. Kemal de dedesinin yanından hiç ayrıl­mak istemiyordu.

Artık çocuğun yaşamında yeni bir dönem başlamıştı. İs­tanbul’da dedesinin çevresi Mevlevi şairler ve düşünürlerle do­luydu. Kemal de çocuk yaşlarda onlardan esinlenerek şiirler uy­durmaya çalışıyordu.

Yalan mı, doğru mu, yakıştırma mı bilinmez, bir gün ayağı takılıp düştü. Ve o kızgınlıkla:

Dinine yandığımın kaldırımı Acım baldırımı diye bir dize söyleyiverdi.

Bunu duyanlar da “Maşallah maşallah, bu çocuk büyük şa­ir olacak,” dediler.

Kemal, o yaşlarda ilk kez âşık oldu. O yaşta çocuk âşık olur mu? Oldu işte, hem de sırılsıklam. Sevgilisine bakarken bayıla­cağını sanıyordu.

Sevdiği kız annesiyle birlikte paşaların evine geldiği zaman­larda on yaşındaydı. Kemal kızın yanından hiç ayrılmıyordu ve onu bahçeye sürüklüyordu. Bahçede Kemal bir fırsatını bulup kızı kollarının arasına alıyor ve uzun uzun sıkıştırıyor, kız da bu oyunlardan çok hoşlanıyordu. Ama bir süre sonra büyükler bu oyunların tehlikeli gelişmelere yol açacağını düşünerek çocukla­rı bir daha hiç yalnız bırakmadılar.

Namık Kemal’in İlkgençliği

Kemal çevresinde herkesin dikkatini çeken, ele avuca sığmaz, sevimli, akıllı, zeki, cin gibi bir oğlan oldu. Arkadaşlarıyla oyun oynarken hepsini yeniyor, onlara akla gelmez küfürler ediyordu. Çok da yakışıklıydı.

işte o sıralarda Abdüllatif Paşa’nın evine gelen giden ünlü şairlerden Eşref Paşa çocuğun adını hiç beğenmedi. Kemal de zaten Mehemmet adından hiç hoşlanmıyordu. Onun üzerine Eşref Paşa, bu genç şaire yeni bir ad buldu: Namık Kemal.

Çocuğun eğitimiyle doğrudan dedesi ilgileniyordu. Paşa, Kemal’in mutlaka okula gitmesinden yana değildi. Ama çev­resinden gelen önerilere uyarak çocuğu üç ay kadar Beyazıt Rüştiyesi’ne yolladı, bir yıl kadar da Valide Mektebi ne. Kemal’in bütün okul eğitimi bu kadarla kaldı. Gerçekte çocuğu dedesi ye­tiştiriyor ve o eğitiyordu. Kemal de eline ne geçse okuyordu.

Çocuk on üç yaşına geldiği zaman Abdüllatif Paşa Kars mutasarnflığına atandı. Aile 1853 Martı’nda Kars’a taşındı. Kent karlar altındaydı. Isı gece sıfırın altında on beşe kadar düşüyor­du. Kar hiç kalkmayacak gibiydi. Sokaklarda başıboş çoban kö­pekleri dolaşıyor, dış mahalleleri zaman zaman kurtlar basıyor­du. Kemal, bu kış görüntülerinden çok etkilendi ve yaşamı bo­yunca Kars’ın soğuğunu unutamadı.

Bahar gelince Kemal dedesinin önerisiyle bol bol ata bindi ve ava çıktı. Kars’taki Jandarma Kumandanı Karaveli Ağa çocu­ğa hem ata binmesini öğretti, hem de avlanmasını. Kemal iyi bir binici olmuştu. Bütün gün at koşturmaktan hiç yorulmuyordu. Sırtında tüfeği dağ tepe dolaşıp duruyordu. Kendini artık sınır­ları aşan akıncıların başında bir kumandan gibi görüyordu. Bu gençlik yaşamı Kemal’i çok etkiledi.

Paşanın konağına gelip giden ünlü insanlardan biri de Vaiz- zade Seyit Mehmet Hamit Efendi’ydi. Kendisine Büyük Hamit Efendi diyorlardı. Kemal ilk edebiyat eğitimini bu bilge insan­dan aldı.

1853 yazı erken bitti. Birdenbire havalar soğudu, yolları yi­ne kar kapladı. Artık at sırtmda dolaşmak hiç de kolay değildi. Kemal on dört yaşındaydı. Kendinden büyük arkadaşlar edin­mişti. Onlarla kahvelerde buluşuyor, bol bol çay içiyor, Karslı âşıkları dinliyordu. Halk ozanlarım ilk kez tanıdı. Onlardan kahramanlık ve aşk türküleri, destanlar dinledi.

Ne var ki 1854 Martı’nda Fransa ve İngiltere, Rusya’ya sa­vaş ilan etmişti. Osmanlı Devleti zaten bir süredir Rumeli’de Ruslarla savaş halindeydi. Derken Fransızlar, Osmanlıların des­teğiyle Kırım’a saldırdılar. İşte o sıralarda Kırım savaşı bütün şiddetiyle sürüp gidiyordu.

Doğu Cephesı’ndeki başarısızlıkların üzerine Osmanlı hü­kümeti bölgedeki tüm yöneticileri görevden aldı. Abdüllatif  Paşa da azledilenler arasındaydı. 1854 Martı’nda paşa ailesiyle birlikte İstanbul’a döndü.

Kemal, on beş aylık bir özlemden sonra İstanbul’da babası­na kavuştu. Artık on dört yaşındaydı ve babasıyla çok daha iyi anlaşıyordu.

Ama bu keyifli dönem çok sürmedi. 1855 Mayısı’nda paşa Sofya kaymakamlığına atandı. Demek ki Kemal, babasından yi­ne ayrı düşecekti. Abdüllatif Paşa ne yaptı yaptı, Asım Be/in de Filibe Mal Müdürlügü’ne atanmasını sağladı. Böylece Kemal babasından uzak kalmayacaktı.

Sofya, Kemal’e yeni ufuklar açtı. Bir yandan Arapçasını ve Farsçasım güçlendirdi, öte yandan da Fransızca öğrenmeye baş­ladı. Şiir denemelerini ilerletti. Artık kendini şair sayıyordu.

İlk Evlilik

Kemal’in kızlara ve kadınlara karşı heyecanlı davranışla­rı büyükbabası Abdüllatif Paşa’da endişeler uyandırıyordu. Duruma çare bulmak için dedesi çocuğu genç yaşta evlendir­meye karar verdi. Paşa o yıl Sofya mutasarrıfı olmuştu. Yani bugünkü Bulgaristan’ı kaplayan bir bölgenin yöneticisiydi. Torununa kendi düzeyine yaklaşan bir aileden kız aramaya ko­yuldu. Yakınları paşaya Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin 011 iki yaşındaki kızı Nesime’yi önerdiler. Görenler kızın güzelliğini anlata anlata bitiremiyorlardı.

Paşa, Niş’e bir yakınını göndererek kızı torununa istetti. Kadı Mustafa Ragıp Efendi bu öneriye çok sıcak baktı. Yaşı ne olursa olsun kızını mutasarrıfın torununa vermek ona yeni ka­pılar açacaktı. Kaldı ki damat adayının zekâsını ve bilgisini çev­rede duymayan kalmamıştı.

Kadının rızası alındıktan sonra Sofya’da görkemli bir düğün hazırlandı. Yüzlerce kişi düğüne davet edilecekti. Düğün günü bütün kasaba ve köylerden gelenler mutasarrıfın konağının çev­ resine toplandılar. Oyunlar oynandı, tulumlar çalındı, şarkılar söylendi, akşam da havai fişekler atıldı ve zengin bir fener ala­yı düzenlendi.

Kemal, zifaf gecesi Nesime’nin yüzünü görünce çok heye­canlandı. Gelin, onun umduğunun çok üstünde bir güzelliktey­di. ikisinin de içi içine sığmıyordu. Ama Kemal’in aklı konağın önündeki alanda kalmıştı. Perdeyi aralayıp dışarıya bir göz at­tıktan sonra:

“Nesime gel, biraz dışarıyı seyredelim,” dedi. “Baksana köy­lüler nasıl oynayıp eğleniyorlar.”

Nesime de pencereye koştu, sabahın erken saatlerine kadar şenlikleri izlediler. Artık ikisi de çok yorgun düşmüştü. Kemal: “Nesime, ne dersin, uzanıp yatsak iyi olmaz mı?’’ dedi.

Genç eşi “Emredersiniz Kemal Bey, benim de uykum geldi,” diye yanıt verdi.

Kendilerini yatağa attılar. Ama o yorgûnluğun içinde odada­ki mumları söndürmek akıllarına gelmemişti. Yatağa girerken Nesime’nin ayağı bir muma takıldı, mum devrildi ama genç ge­lin mum nasıl olsa söner diye buna boş verdi. Ne var ki mum sönmemiş ve yerdeki halı yanmaya başlamıştı, ikisi de bunun farkına varmadılar. Kısa bir süre sonra da genç evliler uykuya daldı.

Sabah olurken konağa bir yanık kokusu yayılıyordu. Ev hal­kı telaşa düştü. Her yeri koyu bir duman kaplamıştı. Bu duman acaba nerden geliyordu? Bir de baktılar ki koku ve dumanlar ge­linle güveyin odasının kapı aralığından geliyor.

Uşaklar ve halayıklar kapıya vurdular, ama ses yok. Gelinle güvey derin bir uykudaydılar. Uşaklar sonunda kapıya yüklene­rek odayı açtılar. Göz gözü görmüyordu. Halıdan yükselen ateş­ler nerdeyse perdeleri saracaktı. Kemal’le genç eşi gürültüler içinde gözlerini açınca çok şaşırdılar. Kemal “Burada ne arıyor­sunuz, ne işiniz var,” diye bağıracak oldu ama hemen olanı bite­ni anladı. Odaya kovalarla su taşınıyor ve yangın söndürülüyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıVatanı Sattık Bir Pula
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarHıfzı Topuz
  • ISBN9789751415790
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviRemzi Kitabevi / 2013-10

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur