Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bu, Fiona MacLean’in rüyalarındaki düğün değildir. Törende ne ailesi ne de konuklar bulunmaktadır, yalnızca mihraba -kelimenin tam anlamıyla- sürüklenen bir damat vardır.
Ancak Fiona, bir daha yüzünü görmeyeceğine yemin ettiği yakışıklı Jack Kincaid ile yapacağı bu evlilik iki aile arasındaki kanlı savaşa mani olacaksa, buna boyun eğmeye hazırdır. Elbette kalbini vermeden yatağını onunla paylaşacaktır…

İskoçya’dan Londra’ya kadar yoldan çıkmış bir serseri olarak bilinen Jack, kendini berbat durumlarda bulmaya alışkındır ama… ya evlilik?
İkisi çok uzun zaman önce bir gençlik tutkusu yaşamışlardır. Şimdiyse ateşli ve şehvetli Fiona bir kez daha kendisine aittir. Ve sözde evlenmiş olsalar da Jack, onun bedenine ve ruhuna sonsuza kadar sahip olmaya hazırdır.

Eğlenceli, seksi ve çok tatlı!
Victoria Alexander

***

Önsöz

Of kızlar! Çok şüphecisiniz! Lanetlenmiş adamlar tanıdım. Ve kadınlar da…
YAŞLI NORA’NIN SOĞUK BİR GECEDE ÜÇ GENÇ TORUNUNA ANLATTIKLARINDAN

Stirling, İskoçya
9 Nisan 1807

Jack Kincaid yaşadığı gibi öldü. Kaliteli burbon viskiye bulanmış, kusursuz dikilmiş ceketinin cebinde umarsızca oynadığı bir kumar gecesinden kazandıkları ve üzerinde başkasına ait bir kadının parfüm kokusuyla.

Jack, o gece Leydi Lucinda Featherington’ın cazibesine kapılarak Londra’dan Featherington ailesinin Sterling yakınlarındaki görkemli malikânesine gelmiş ve o geceyi evin leydisiyle beraber geçirmişti.

Uzak bir ülkede büyükelçi olan Lord Featherington’ın her an eve gelmesi muhtemeldi. Jack leydinin huzursuzluğunu, sıcak bir öpücük ve kolay şaşıran biri olmamasına rağmen yüzünde hoş bir kızarıklığa yol açan mırıltıyla dile getirdiği bir teklifle giderdi. Asi Jack Kincaid hayatini dolu dolu yaşadı. Ona kalbini açan birçok kadın, Jack’in taş kalbine çarparak parça parça dağılmıştı. Bütün bunlara rağmen Jack’in kadınlara yatakta sunduğu zevk tartışılmazdı.

Saatler sonra, eve doğru gelen at arabasının uğultusu duyulduğunda leydinin nefesi kesilmişti. Yatak örtüsünü üzerinden atarak Jack’in kollarından kalktı. Jack ise sadece gülümsemekteydi. Lord Featherington’dan korkmuyordu, ne de olsa lord hedefini asla tutturamayan acınası bir nişancıydı. Jack ise hedefi asla ıskalamazdı.

Lucinda bir skandal istemiyordu. İtibarına dair duyduğu kaygı, Jack’e olan hislerine ağır bastı ve ona gitmesi için yalvardı.

Lordun içki mahzeninden tattıklarıyla keyifli ve sakin bir sarhoşluk yaşayan Jack, camdan atlayamaya ikna oldu. Odanın kapı kolunun hareket etmesiyle Jack, parmaklıklardan aşağıdaki bahçeye atladı.

Islık çalarak, bahçeden ahıra doğru yürüdü ve yüzünde şaşkın bir ifadeyle ona bakan seyisten atını aldı. Oradan Londra’da onu bekleyen zevklere doğru yola koyuldu. Eğer yolda atını değiştirirse bu yolu iki günde kat ederdi. Bu da Lord Mooreland’ın özel iskambil partisine yetişmek için yeterli bir zamandı. Mooreland delinin tekiydi fakat muhteşem partilere ev sahipliği yapmaktaydı.

Daha temkinli biri geniş yolları ve üzerinde hanlar olan York Yolu’nu tercih ederdi. Jack ise karanlık ve tehlikeli haydutlarla ün yapmış olan Ayr Yolu’nu seçti. Ayr Yolu tek başına seyahat eden bir adam için daha tehlikeliydi, özellikle de şık şehir kıyafetleri giyen, büyük yakut taşlı bir yüzük takan ve Lord Fetherington’ın viskileriyle sersemlemiş olan biri için.

Jack karanlığa ve haydutlara önem vermeden atını dörtnala sürdü. Köşeyi dönmesiyle aniden değişen sakin ve ılık hava onu şaşırttı. Gökgürültüsüyle birlikte şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Soğuk ve keskin yağmur onu anında sırılsıklam ederken, gök gürültüsüyle atı şaha kalktı. Jack’in elleri atın dizginlerinden kayarak ayrıldı ve yere düştü. Yere düşmesiyle leylakların derin kokusuna gömülmesi bir oldu. Jack nefesi kesilerek bilincini kaybetti.

Bir süre sonra, yüzüne düşen yağmur tanelerini hissederek uyandı. Bir çamur birikintisinde uzanıyordu ve çamurun yoğunluğu onu adeta olduğu yere mıhlamıştı. Saçları alnına ve çenesine yapışmıştı, yağmur damlaları üzerine büyük bir coşkuyla düşüyordu. Yattığı çamurun sıcaklığı ile yağan yağmurun soğukluğu tam bir zıtlık içindeydi. Leylak kokulu yağmur…

Fiona MacLean.

Hayır, kesinlikle olamaz. Onunla 15 yıldır konuşmamıştı, yine de onu en son gördüğü haliyle tam olarak hayal edebiliyordu; yoğun kahverengi saçları yüzüne düşmüş ve gözyaşları yağmurun ardına saklanırken…

Kalbi sıkıştı. Onu hatırlamak anlamsızdı, tabii etrafını saran tuhaf leylak kokusu yüzünden bu kazanın Fiona’yla ilgili olduğunu düşünmek de. Kafasını sandığından daha sert bir biçimde yere vurmuş olmalıydı. Aslında şu an düşünmek de çok zordu, şakakları zonkluyordu.

Ayrıca onu düşünecek vakti de yoktu. Daha yatağa atılacak kadınlar, kazanılacak bahisler ve tadına bakılacak viskiler vardı.

Fakat Jack Kincaid’in hoyratça yaşanmış hayatında bunlar için artık çok geçti.

Hem de çok geç.

İnleyerek, onu çeken çamurun içinde dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalıştı. Hareket ettikçe acı çekiyor ve beyninde şiddetli bir renk şöleni meydana geliyordu. Bir anda sonunun geldiğini düşündü. Bunu başaramayacak, buradan kurtulamayacaktı. Bu ölümdü. İşte buradayım, diye düşündü; sırılsıklam, üşümüş ve yalnız. Hiç böyle bir ölümü hayal etmemişti. Karanlık bir gölgenin çökmesiyle göz kapakları kapandı ve çamurun içine yığıldı.

Orada yatarken, küçük damlacıklara dönüşen yağmur göğe doğru dönmüş yüzüne yavaşça düşüyordu.

1

MacLean’ler köklü bir aileydi, merhametli ve hakkaniyetliydi. Maalesef kendi değerlerinin farkında olmaları onlarla uzlaşmayı zorlaştırıyordu. O kadar kurnazdılar ki nerdeyse hiçbir pazarlıktan kâr etmeden çıktıkları olmazdı. Sizin babanız bile MacLean’lerle pazarlığa oturmaktansa bir koyun tarafından ısırılmayı tercih ettiğini söylerdi.
YAŞLI NORA’NIN SOĞUK BİR GECEDE ÜÇ GENÇ TORUNUNA ANLATTIKLARINDAN

Gretna Green, İskoçya
9 Nisan 1807

Fiona MacLean kendini zorlayarak gülümsedi. “Peder MacCanney, biz evlenmek istiyoruz.”

Peder önce Fiona’ya sonra da yanındaki damada baktı. “Ama o- Hayır, olmaz!”

“Evet, yapabilirsiniz peder,” dedi Fiona en sakin sesiyle, parmakları çantasını sımsıkı kavramıştı.

Her ne olursa olsun, İskoçya’nın en uzun süren, en içinden çıkılmaz ve en ahmak kan davasına son vermek üzereydi. Ve bunu yaparken özgürlüğünü, dikkatle planladığı geleceğini ve belki de kalbinden bir parçayı feda edecekti.

Bunları düşünmek midesini altüst etti. Ama bu evlilik, erkek kardeşlerinin öfkelerine yenik düşüp çılgınca bir şey yapmalarına engel olmak için şarttı. Tek çözüm yolu buydu. Tereddüt etmesi söz konusu bile olamazdı.

“Fiona, kızım,” dedi Peder MacCanney, bıkkın bir biçimde, “bu adam eş olmak için uygun değil!”

“İşte tam da bu yüzden onunla evlenmem gerekiyor!” Fiona pederin şaşkın bakışları üzerine ekledi: “Şu bilinen bir gerçek ki akıllı bir kadın, en rezil ve inatçı adamı bile sorumluluk sahibi bir erkeğe dönüştürebilir.”

Peder müstakbel damada şüpheyle baktı. “Evet ama- ”

“Benim için korkmanıza gerek yok peder. Onun mükemmel olmadığını ben de biliyorum ama onu istiyorum.”

‘Fiona, bu evliliğin onun için faydalı olacağını biliyorum ama bu- ”

“Biliyorum,” dedi Fiona içini çekerek. “Onun Kuzey Denizi’nden Londra’nın genel evlerine kadar her kadınla beraber olan bir zampara olduğunun farkındayım.”

Peder bu sözler üzerine kıpkırmızı oldu. “Evet. Bunları herkes biliyor ama yine de- ”

“Ayrıca saygıdeğer bir hayat için hiç çaba sarf etmemiş biri o. Evlenmek için en iyi kişi olmayabilir fakat- ”

“Bilinci bile yerinde değil!” dedi peder sesini yükselterek. “Kendi adını bile söylemekten aciz!”

Fiona, adamı Hamish’in ayaklarının dibine, yere bıraktığı damat adayına baktı. Kilisenin taş zemini Kincaid’in üzerinden akan çamurlu suyla ıslanmaktaydı. “Bu sebepten evliliğe karşı çıkacağınızdan endişe etmiştim.” Bilinci kapalı da olsa Jack tam bir baş belasıydı. Bazı şeyler hiç değişmiyordu.

“Kızım dinle beni, bilinci kapalı olan bir adamı mihraba sürükleyemezsin.”

“Neden?”

“Çünkü… Olmaz da o yüzden!”

Peder şüpheli gözlerle Hamish’e baktı. Fiona’nın iri ve güçlü koruyucusu tam arkasında yerini almıştı, tıpkı küçüklüğünden beri yaptığı gibi. Kocaman kılıcı yan tarafında asılı, silahları deri kemerine iliştirilmişti. Parlak kızıl sakalı yüzünü çevreliyordu ve zekâ fışkıran gözleriyle etrafı incelemekteydi.

“Bu adam nasıl bilincini yitirmiş ve çamura bulanmış?” diye sordu Peder MacCanney.

Fiona yalan söylemekten nefret ederdi. Hem de çok. Ama peder ne kadar az şey bilirse Jack’i erkek kardeşlerinin zulmünden o kadar iyi koruyabilirdi. En küçük kardeşlerinin ölümü onları darmadağın etmişti. MacLean Kalesi’nde yumruklarını göğe kaldırıp içlerindeki bütün öfkeyi kusmuşlardı.

MacLean’lerin laneti işte o zaman işlemeye başlamıştı. Günlerce yağmur ve fırtına durmamış, sellere neden olarak MacLean Kalesi’ne yakın köyleri neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Irmak baharın bu erken yağmurlarıyla yükselmişti ve neredeyse çok büyük bir felakete neden oluyordu.

Fiona bu olanlara seyirci kalamazdı. Bu kavgayı nasıl durduracağını biliyordu. İlk olarak Jack Kincaid’i bulmak zorundaydı. Neyse ki Hamish, Jack’in Sterling yakınlarındaki bir hanımla olan flörtünü duymuştu: Bir zamparayı bulmak asla zor olmazdı.

Planının istediği gibi kolay ilerlemesini ummaktan başka yapabileceği bir şey yoktu. Yine de ümit ettiği kadar şanslı olacağını hiç düşünmemişti.

Omzunu silkti ve gücünü toplayarak umursamaz bir biçimde, “Onu bulduk,” dedi.

“Bilinci kapalı bir şekilde mi?”

“Evet.”

“Nerede?”

“Yolda. Atı bırakıp kaçmış olmalı.”

Peder pek ikna olmamış gibiydi. “Nasıl bu kadar ıslanmış peki?” Yoğun bir şüpheyle baktı. “İskoçya’nın bu taraflarına son üç haftadır hiç yağmur yağmadı.”

Fiona konuyu başka yere çekmek zorundaydı. “Hamish şu adamı uyandırır mısın? Eğer kendine gelmezse Peder MacCanney bizi evlendirmeye razı olmayacak.”

Hamish söylenerek Jack Kincaid’in başını saçından kavradı ve havaya kaldırdı.

Fiona’nın kalbi Jack’in yüzünü görünce hızla çarpmaya başladı. Çamura bulanmış ve yağmurdan dümdüz olmuş saçlarıyla bile Jack Kincaid, dayanılmaz bir çekiciliğe sahipti. Düzgün ve biçimli yüz hatları, güçlü çenesi, maskülen bir burnu, kestane rengi saçları ve şu anda açık olsalardı görebileceği, meleklere özgü masmavi gözleri vardı.

Ama Jack asla bir melek olmamıştı.

Uzaktan gelen gök gürültüsünü duyan peder pencerelere doğru baktı. Dışarıda parlak güneş taş duvarları ısıtıyordu, dahası berrak gökyüzünde tek bulut yoktu.

Fiona’nın bakışları hâlâ Kincaid’deydi. Ayaklarının önünde çaresizce uzanan Jack’i tekmelememek için kendi kendini telkin etmek zorunda kaldı.

On beş yıl önce, Jack’in gerçek doğasını anladığı o talihsiz günden beri, Fiona bütün duygularını kendine saklamış ve içine hapsetmişti. Duygularının zamanla yok olacağını düşünmüştü ama anlaşılan o ki öfkesi ve kırgınlığı hâlâ geçmemişti.

Jack’i saçlarından tutan Hamish onun kafasını salladı ve Fiona’ya baktı. “Bu it hâlâ uyanmıyor.”

“Görebiliyorum.” Fiona derin bir soluk aldı. “Bırak onu.”

Hamish onu bıraktı, Jack’in gürültüyle yere serilmesinden irkilen pederi de görmezden geldi.

Rahatlayan Peder MacCanney’nin yüzü gevşedi. “O zaman onunla evlenemezsin.”

“Tabii ki evlenirim,” dedi Fiona. “Birazdan kendine gelir.”

Peder iç geçirdi. “Hayatımda tanıdığım en inatçı kızsın.”

“Sadece inatçı olmam gerektiği zamanlarda. Şunu da inkâr edemezsiniz peder, onun durumundaki bir adamın güçlü bir kadının ilgisine ihtiyacı vardır.”

“Evet,” dedi Peder MacCanney temkinli bir sesle. “Bunu elbette ki inkâr edemem.”

“Ayrıca evlenince serserilik günleri geride kalacak. Kiliseye de düzenli olarak gelecek. İstese de istemese de geçmişteki alışkanlıklar onun için sona erdi.”

Pederin yüzünde Fiona’ya acır bir ifade belirdi. “Hiç kimseyi zorla değiştiremezsin. Değişimi insanın kendisinin istemesi lazım.”

“O zaman bunu istemesini sağlarım.”

Peder onun eldivenli elini tuttu. “Neden kendini böyle bir deliliğin içine sürüklüyorsun kızım?”

“Bu savaşı bitirmenin tek yolu. Callum’ın ölümü son olmalı,” dedi Fiona, sert bir ses tonuyla.

Peder’ın gözleri doldu. “Kardeşin için ben de yas tutuyorum.”

“Benden daha çok olamaz peder. Callum’ın ölümü yeterince zor değilmiş gibi bir de kardeşlerim intikam planları yapıyorlar. Eğer birisi hemen bu saçmalığı durdurmazsa- ” Sesi ağlamaklı bir hal almıştı.

Callum, biricik kardeşim. Aralarında en genç olanıydı, yüzündeki afacan gülümseme ve çabuk öfkelenen mizacıyla şimdi yerin yedi kat altında yatıyordu. Ondan geriye kalan tek şey ise mezar taşıydı. Ve hepsinin nedeni de yüz yıllar önce başlayan anlamsız bir kavgaydı.

Kincaid’ler ve MacLean’ler o kadar uzun süredir husumet içerisindeydiler ki artık kimse bu nefretin asıl nedenini hatırlamıyordu. Her şey, Callum’ın Kincaid’lerden gelen saçma bir hakareti kaldıramamasıyla tekrar alevlenmişti. Callum düşünmeden karşılık vermiş ve eski yaraları tekrar açmıştı. Ve bunu hayatıyla ödemişti.

Bir kıvılcım, hepsi bu kadardı işte… Callum ölmüştü ve asırlık kavga yeniden alevlenmişti.

Peder onun elini hafifçe sıktı. “Duyduğuma göre Kincaid’ler Callum’ın ölümünden sorumlu olmadıklarını söylüyorlarmış. Belki de başkası- ”

“Yalvarırım peder. Yapmayın!”

Peder yüzüne baktı. Fiona pederin kendinde ne gördüğünü biliyordu: morarmış gözaltları, soluk bir ten, gözyaşlarına boğulmamak için mücadele ettiğinden titreyen dudaklar.

“Peder,” dedi yumuşak bir sesle, “kardeşlerim Callum’ın ölümünden Eric Kincaid’i sorumlu tutuyorlar. Söylediğim hiçbir şey onların intikam isteğine ket vuramıyor. Ama Jack’le evlenirsem, o ve onun ailesi bizim ailemizin bir parçası olacaklar ve erkek kardeşlerimin intikam planları yerle bir olacak.” Kendinden emin bakışlarını pedere sabitledi. “Bir kardeşimi daha kaybetmeyi göze alamam!” Öfke Fiona’nın içinden hızlı ve soğuk bir nehir gibi geçti.

Dışarıda uğursuz bir fırtına aydınlık günün sonunu getirdi. Hamish dile getirilmemiş bir düşünceyi doğrularcasına kafasını salladı. Peder MacCanney ise bembeyaz olmuştu.

Peder bir süre sessiz kaldı. Fiona onun ikna edilmenin köşesinde olduğunu hissedebiliyordu. Sadece ufak bir itelemeye ihtiyacı vardı.

“Ayrıca peder, eğer bu fedakârlığı yapar ve bu savaşı sona erdirmek için evlenirsem üzerimizdeki bu lanet de ortadan kalkacaktır.”

Peder sesli bir şekilde yutkundu ve elini Fiona’dan çekti. “Sessiz ol kızım! Bu kutsal mekânda lanetten bahsedilmesini istemiyorum.”

Çünkü peder de lanete inanıyordu. Eski hikâyelere göre, Fiona’nın büyük büyükbabasının öfkesi ve bencilliğinden tiksinmiş bir cadı, MacLean ailesinin her üyesine kendileri kadar hırçın olan bir şeyi etkileme gücü vermişti: Havayı.

Ne zaman bir MacLean öfkelense evlere yıldırım düşüp yangın çıkar ve yeri titretirdi. Dolu yağışı ağaçların yapraklarını döker ve zarar verirdi. Seller vadiyi tarumar eder, ekinler mahvolur, evler hatta bazen insanları alır götürürdü.

Köy halkı ne zaman MacLean Kalesi’nin üzerinde toplanan bulutları görse, korku içinde evlerine saklanırlardı.

Fiona gözlerini kapadı. O köydekiler de kendi insanlarıydı, tıpkı kardeşi Callum gibi. Bu işte başarısız olamazdı. Eğer içinde bulundukları bu gerilime son vermezse kardeşlerinin öfkesi her şeyi mahvedecekti.

Bu laneti bozmanın tek yolu, bir neslin tüm üyelerinin çok büyük bir iyilik yapmasıydı. Şimdiye kadar hiçbir nesil bunu başaramamıştı. Belki de bu Fiona’nın büyük fırsatıydı.

Fiona kirpiklerinin altından pedere baktı. “Üzerimizdeki lanet kendini tekrar ve tekrar kanıtladı peder.”

Peder kafasını salladı. “Ailen için üzgünüm kızım ama bu delice düşünce- ”

Fiona umutsuzca ellerini karnının üzerinde birleştirdi. “Bu en son umudum peder, başka şansım yok. Kincaid’le evlenmek zorundayım.”

Peder’in gözleri dehşetle açıldı. “Azizler adına, böyle bir şeyi ima ediyor olamazsın. Hayır olamazsın!”

“Evet peder. Ben hamileyim.”

Peder bir mendil çıkardı ve alnını sildi. “Olur şey değil! Olur şey değil! Bu her şeyi değiştirir, hem de her şeyi. Cemaatimde babasız bir çocuğun olmasına izin veremem.”

Fiona pederin boynuna atıldı. “Ah, teşekkürler peder! Size güvenebileceğimi biliyordum!”

Peder de ona sarıldı, derin bir iç çekti. “Sana yardım etmesem, başka birini bulacaktın ne de olsa.”

“Başka biriyle evlenmeyi gerçekten istemiyorum peder.” Tabii ki bu şekilde evlenmeyi hiç ama hiç hayal etmemişti. Günün birinde yakışıklı bir erkeğin kendisine âşık olacağını, ailesi yanındayken çiçeklerle süslenmiş bir kilisede evleneceklerini hayal etmişti hep. Bunların hiçbiri artık gerçek olmayacaktı…

Kalbini acıtan, üzüntü veren düşünceleri bastırdı. “Peder MacCanney, doğru olan bu. Lütfen inanın bana. Bu evlilik herkes için yeni bir başlangıç olacak.”

Peder yeniden içini çekerek Hamish’e doğru döndü. “En azından onu ayağa kaldır. Hiçbir erkek yerde yatarken evlenmemelidir.”

“Teşekkürler peder,” dedi Fiona yeniden. “Pişman olmayacaksınız.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıArtık Benimsin
  • Sayfa Sayısı304
  • YazarKaren Hawkins
  • ÇevirmenEsra Su
  • ISBN9789944826372
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur