Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Aşkın Sonu Cinayettir
Aşkın Sonu Cinayettir

Aşkın Sonu Cinayettir

Mine Söğüt, Pınar Kür

Mine Söğüt’ün Pınar Kür ile yaptığı uzun sohbetin kitabı Aşkın Sonu Cinayettir, bir kadın yazarın dünyasına bir başka kadın yazarın rehberliğinde yapılan bir ziyaret….

Mine Söğüt’ün Pınar Kür ile yaptığı uzun sohbetin kitabı Aşkın Sonu Cinayettir, bir kadın yazarın dünyasına bir başka kadın yazarın rehberliğinde yapılan bir ziyaret. “Aşkın o zamanki tanımı neydi sizin için?”“İnsan gençken aşkın tanımını yapmayı düşünmüyor ki, yaşıyor sadece ve biraz aptalca. Aşkın tanımını yapmak için onu birkaç kez yaşamak, yaşın da kırka gelmesi gerekiyor galiba. Gençken derin sandığın duygular aslında epeyce yüzeysel. Olanakların sınırsız, vaktin sonsuz sanıyorsun… Daha doğrusu pek düşünmüyorsun, hayatın bir sürü son içerdiğini aklına getirmiyorsun.Gene de, o zaman bilincinde değildim tabii, ileriki yıllarda yaptığım analizler sonucu anladım ki, aşk benim için her zaman mutluluktan çok mutsuzluğu içermiş. En mutlu olduğumu sandığım anlarda hep mutsuzluğu beklemişim. Son diye bir şeyi aklıma getirmediğim zaman bile bilinçaltımda bir yerde hazırlanıyormuşum sona. Bitmeyen aşk yok yani, ama bunu sonra konuşuruz.”

ÖNSÖZ

Henüz ortaokul öğrencisi olduğum yıllarda, evimizdeki kütüphanenin, boyumun henüz erişemeyeceği yükseklikteki en üst raflarında, annemle babamın okumam ve anlamam açısından henüz erken olduğunu ima ettikleri birtakım kitaplar dururdu. Evde kitaplar için “yasak” sözcüğü kullanılmazdı. Kitabın yasaklanması, toplatılması, suç unsuru olması utanç verici bir anlayış sayılırdı. Bana sadece, yaşım küçük olduğundan onları okumak için büyümeyi beklemem gerektiği söylenmişti. Ben yine de çocuksu bir merakla fırsat buldukça kimseye fark ettirmeden o kitapları karıştırırdım. Okuduklarım beni nasıl etkilerdi, şaşırır, utanır, meraklanır mıydım bilemiyorum. Bir şey anlayıp anlamadığımı da anımsamıyorum. Ama tek satırını bile atlamadan hepsini gizlice okuduğumu hatırlıyorum.

Bir de kütüphanenin alt raflarında, kolayca erişebileceğim yerde üç ciltlik Eros cinsel bilim ansiklopedileri dururdu. Onlar hakkında hiçbir uyarı almamıştım, ama yine de çocuksu bir sezgiyle onları da gizlice karıştırırdım. Yıllar sonra bir gün annemin bir arkadaşına, “Biz Eros’ları özellikle Mine okuyabilsin diye hep ortada bıraktık, gelişme çağında cinsel eğitimini bilimsel kitaplardan alsın, merak edip soramadıklarını doğru bir şekilde öğrenebilsin istedik,” dediğini duyunca, yıllarca boşu boşuna çektiğim eziyete çok gülmüştüm. Kütüphanenin üst raflarında benden uzak tutulan romanların arasında Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanı da vardı. Ve bu uzun söyleşi sırasında öğrendim ki Eros ansiklopedilerinin yazarlarından biri de Pınar Kür’müş meğer!

Pınar Kür’ü, bu ilk acemi okumalarımı saymazsak, asıl lise yıllarında keşfettim. Yannis Ritsos’un Çılgın Nar Ağacı kitabını okuduğum ve çok sevdiğim sıralarda, tamamen isminin kışkırtmasıyla aldığım Bir Deli Ağaç’la birlikte, kendimi onun o yitirilmiş duygulara yakılmış melodik bir ağıt gibi akan hüzünlü hikâyelerinin dünyasında buldum. Romanlarını ise çok sonra okudum. Pınar Kür kendi hayatını, dünyasını ve tecrübelerini hayal gücüyle harmanlayıp yazdıklarına ustaca aktarabilen bir yazar. Ve bir yazarın sahip olabileceği şahane bir zenginliğe sahip: Sanki çok kişilikli gibi. Bitmeyen Aşk’ın, Küçük Oyuncu’nun ve Yarın Yarın’ın başka, Bir Cinayet Romanı ile Sonuncu Sonbahar’ın bambaşka, hikâyelerin ve Asılacak Kadın’ın yazarı olarak da daha başka bir Pınar Kür var bence! Bunlar bir okur ve yazar olarak görebildiklerim. Sanırım yazarımızın renkli dünyasında anne, sevgili ve arkadaş olarak daha başka Pınar Kürler de var… Bu zengin kişiliği, yazarlığa verdiği önemle birleşince, kendini her kitabında biraz daha aşmaya, farklı bir şeyler üretmeye, daha önce söylenmemiş şeyler söylemeye adamış ve otuz yıllık yazarlık hayatında, önündeki farklı yükseklikteki basamakları kâh küskünlükle kâh neşeyle, ama asla kişiliğinden ve beklentilerinden ödün vermeden tırmanmış.

Bu zorlu tırmanışta ona zaman zaman gözüpeklik, zaman zaman da yılgınlık eşlik etmiş. Bu kitabı hazırlamadan önce onu sadece bir okur olarak, uzaktan tanıyordum. Bir de Hayalet Hikâyeleri yayımlandığı zaman Kitaplık dergisi için bir söyleşi yapmıştık. Sonra bir gün Cihangir Şenliği sırasında Cihangir Parkı’nda karşılaştık. Çimenlerin üzerine uzanmış neşeyle güneşin tadını çıkarıyordu. Gözlerindeki o çocuksu, muzip bakış ilk kez orada dikkatimi çekmişti. Daha sonra bu kitap için yapacağımız, günler süren uzun söyleşilerde aynı ışığı sık sık görecektim. Pınar Kür’ü yakından tanımayanlar onu biraz sert ve aksi bulabilirler. Bunun nedeni bence duygularını hiç sakınmadan açıkça ifade etmeyi sevmesi. Yakından tanıyınca insan anlıyor; hiddeti kadar sevinci de coşkulu ve içten… Söyleşimize 2005’in sonbaharında başladık. Elmadağ’daki o meşhur apartmana gittiğim ilk gün, İstanbul’da hâlâ ağustos sıcağı vardı. O gün birbirimize ısınma konuşmaları yapıyor söyleşi sırasında nasıl bir yöntem kullanacağımızı düşünüyorduk; bana, “Seninle hep evde buluşmayalım, arada sırada gezelim, tozalım, başka yerlerde de söyleşelim ki birbirimize daha yakın olalım.

Böylece ben daha rahat açılır, anlatırım,” derken, birdenbire koridordaki kütüphanenin tavanından aşağıya şelale gibi sular akmaya başladı. Üst kattaki komşunun evini su basmış ve kitaplar bir anda ıslanmıştı. O âna kadar koltuğun bir köşesinde hanım hanımcık otururken, kendimi bir taburenin üzerinde buldum. Canhıraş kitapları kurtarmaya çalışıyorduk. İkimiz de sırılsıklamdık ve, “Az önce yakınlaşalım diyorduk değil mi!” diyerek gülüşüyorduk… Sonra birkaç kez gerçekten dışarıda buluşmayı denedik. Ama sonunda, daha rahat konuştuğumuzu fark edip söyleşilerimizi kucağımızda mırıl mırıl uyuyan ikisi bembeyaz, biri sarı beyaz üç kedinin refakatinde, hep evde yaptık. Söyleşinin seyrini onun samimiyeti belirledi. Konuşurken kronolojik bir sıra izledik. Onu dinlerken, anlattığı birçok şeyin, yazdıklarını çağrıştırdığını gördüm. Romanlarında da hikâyelerinde de hep kendi yaşamından küçük çağrışımlar vardı. Anlattıklarıyla yazdıkları arasındaki benzerliklerin altını çizerken buldum kendimi. Sonra bu altını çizdiğim bölümleri kitapta kullanmam gerektiğini hissettim. Özellikle onun yazdıklarını henüz okumamış ya da okuyup unutmuş olanlar için araya işaretler serpiştirmek yararlı olacaktı. Pınar Kür’le söyleşimize son noktayı, İstanbul karlar altındayken koyduk.

Sonbaharda başlayıp kış ortasında nihayetlendirdiğimiz bu uzun konuşmada o, tüm yaşadıklarını ve duygularını olduğu gibi aktardı. Sansürsüz, yapmacıksız ama biraz hüzünlüydü sanki… Bu kitabı hazırlarken, Türk edebiyatında önemli ve farklı bir yeri olan Pınar Kür’ü yakından tanıyabildiğim ve “söyleşi” bahanesiyle yazarlık ve yaşam serüveninin labirentlerinde gönlümce dolaşabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum…

Mine Söğüt

I
ÇOCUKLUK YILLARI

“Işılar diyor ki, ‘Sen aklınla, şiir yazarak, başarı kazanarak ilgi çektin, ben de melek olmak zorundaydım.’ Işılar da melekti hakikaten. Zonguldak’ta, ‘Hanginiz daha güzelsiniz,’ diye sorarlardı mesela. Ben hemen, ‘Ben,’ derim, o, ‘Pınay daha güzeeeel,’ der; ‘Ah canım, sen ne şekersin, Pınay daha güzel diyoo,’ diye onu severlerdi!”

Hayat hikâyeniz üzerine yapacağımız bu uzun söyleşide, bazı sapmalar olur belki, ama genelde kronolojik bir sıra izleriz diye düşünüyorum. O yüzden çocukluğunuz üzerine konuşarak başlayabiliriz. Ancak doğrudan tarihlere ve olaylara girmeden önce sormak istediğim bir şey var. “Çocukluk” denildiği zaman, nasıl bir resim beliriyor gözünüzün önünde?

Bir sürü resim geliyor aslında fakat şu anda çok ön plana çıkan bir resim var ki, belki de benim hayatımın çok kısa bir özeti olabilir. Evde yuvarlak bir masa vardı, üzerinde de etekleri püsküllü ipek bir örtü; böyle, yerlere kadar uzanan… Işılar’la biz onun altına girerdik. Örtünün kırmızılı siyahlı deseni hâlâ gözümün önünde… Onun altına girer ve oradan gizlice insanları seyrederdik. Gizlenmek ve gözetlemek… Her ikisi de o zamandan beri benim hayatımda var. Düşünüyorum da, ben galiba ömrüm boyunca bunu yaptım ve sonunda yazıya dönüştürdüm. Kendini geri plana atıyorsun, gördüklerini biriktiriyorsun ve o “püsküller”in ardından seyrettiklerini yazıya aktarıyorsun… Yazarlık bu işte…

Mutlu bir çocuk muydunuz?

Mutluydum. Kızdığım, kardeşimin kayırıldığını, bana haksızlık yapıldığını düşündüğüm oluyordu, tabii birtakım zorluklar da yaşamışımdır, ama katiyen kötü bir çocukluk geçirdim diyemem. İnsanın hayatında çok kötü olaylar da olabilir, ama bir çocuğun mutluluğunu sağlayan ona duyurulan sevgidir. Çocuklar çok kolay, içgüdüsel olarak hemen anlıyorlar onlara sunulanın gerçek sevgi mi, göstermelik bir düşkünlük mü olduğunu. Biz gerçekten sevilen çocuklardık. Küçük yaşta yurtdışına gitmenin, büyük değişiklikler yaşamanın travmalarını geçirdim tabii ki, ama şimdi geriye baktığımda, netice itibarıyla bunların da hayatımı zenginleştirdiğine inanıyorum.

Kitaplarınızdaki kısa biyografileriniz “Bursa’da doğdu, ama orada hiç oturmadı” diye başlıyor. Bursa’da oturmamış olmanızın altını özellikle mi çiziyorsunuz?

Bilemiyorum onu bir editör öyle yazmıştır herhalde. Ben özellikle böyle bir cümle kurduğumu hatırlamıyorum. Ama benden aldığı bir bilgidir yazdığı… Çünkü Bursa’yı pek sevmem. Ben doğduğum zaman annem Bilecik’te hocaymış. Annem de babam da o sıralar Cumhuriyet kuşağı, idealist öğretmenler. Anadolu’da çalışmayı tercih etmişler. Ama annemin beni Bilecik’te doğurabileceği bir yer yok. O yüzden, çok yakın olmamasına rağmen, doğum yapmak için Bursa’ya gidiyor. Çünkü ilk öğretmenliğine Bursa’da başlamış ve orayı çok seviyor. Düşün, ta o tarihlerde kayak yapmak için dağa çıkarmış; o zamanlar Bursa şimdiki gibi değil, küçük, yeşil Bursa diye tabir edilen bir kent… O yüzden ilk öğretmenliği sırasında orayı çok sevmiş ve doğum yapmak için de oraya gitmiş. Sonra Bilecik’e işinin başına dönmüş. Kardeşim doğduğunda da aynı şeyi yapmış. Bense Bursa’yı çok sevmem. Belki onun için Bursa’da hiç oturmadığımı onu yazan editöre özellikle belirtmişimdir.

Bursa’ya daha sonra gittiniz mi? 

Ben altı-yedi yaşlarındayken Uludağ’a birkaç yıl üst üste gittik. Kamp yapmıştık. O zaman çekilmiş fotoğraflarımız var. 1950’lerin başı, herkesin tatile çıkma alışkanlığının olmadığı yıllar, bizimkiler bir grup arkadaşlarıyla beraber Kızılay’dan çadır kiralar, orada kamp kurarlardı. O günlere ait Uludağ anılarım güzeldir. Ben büyüdükten sonra gittiğim vakit Bursa’yı sevemedim; o güzel yeşilliği kalmamıştı, çok gerici bir toplumdu artık… Ondan dolayı herhalde Bursa’ya karşı bir sempatim yok… Onun için Bursalı değilim demek istemişimdir.

Kendinizi nereli olarak tanımlamayı tercih ediyorsunuz? 

Çok zor bir soru… Nereli olduğumu pek bilemiyorum galiba. Yaşadığım onca yer arasında en çok İstanbul’u seviyorum, en yerleşik olduğum yer burası, ama… gene de… Belki konuştukça açılırım, kendime bir yer de bulurum. İlk hatırladığım yer Zonguldak. Bilecik’i hiç hatırlamıyorum. Zoııguldak’a ben çok küçükken gitmişiz. Başını hatırlamıyorum ama, 1949 yılında oradan ayrıldık. Üçdört yaşından itibaren hatırladığım bir Zonguldak var. Güzel, sonsuz bir deniz, bahçeler… Sonradan annemle konuştuğumda öğrendim ki, o dönemin en modern kentlerinden biriymiş. Kömür madenlerinden dolayı Avrupa’da okumuş maden mühendisleri falan var orada. Tenis kulübü var, deniz kulübü var… Hatırlıyorum, Cumhuriyet balolarına annem şahane tuvaletler diktirirdi; yılbaşlarında da bir şeyler yapılırdı. Belki de o sırada, Ankara’da olduğundan daha modern bir hayat vardı Zonguldak’ta.

Peki, Zonguldak’taki yıllara geri dönersek, nasıl geçti çocukluğunuz?

Çocukluğumun o dönemi çok güzel geçti. Annem ise o dönemden çok şikâyet eder. Mesela ilk gittiğimizde, tam savaş sonrası, ev bulmakta çok büyük zorluklar çekilmiş, bir süre otelde kalınmış… O oteli de hayal meyal hatırlıyorum. Tam karşımızda bir cami vardı. Her gün cenazeler gelirdi. Tabii, ben cenazenin ne olduğunu bilmiyorum, nenem öyle söylerdi. Bizi pencereye çağırır, gösterirdi, “Bakın bu kadın cenazesi, bu erkek cenazesi,” diye açıklamalar yapardı. Çok korkardım tabutları gördüğümde, neden bilmem. Ölüm hakkında hiçbir fikrim yok daha, ama tabutlardan fena halde korkuyorum. Belki toprağın altına gireceklerini söylemişti nenem, hatırlamıyorum. Bak, şimdi bile gözümün önüne geldi, üstünde mavi örtü olan bir tabut. Herhalde doğuştan itibaren, bilinçaltında da olsa bir ölüm bilgisi oluyor insanlarda. Benim çok beğendiğim güzel, büyük bahçeli eve geçinceye kadar biraz sürünülmüş anlaşılan, ama ben çok iyi hatırlamıyorum. Mesela her tarafı camlı bir mekân anımsıyorum. Meğer ev bulamadığımız için öyle camlı bir yere sığınmışız bir süre. Mutfağı, banyosu olmayan bir yere iki çocukla başlarını sokmuşlar. Bir de başka bir bahçeli evimiz vardı. Alt katta biz otururduk, üst katta başkası. Orada mesela kocayemiş ağacı diye bir ağaç vardı; başka hiçbir yerde görmedim onu. Sarı meyveleri vardı kocaman. Pek severdim, ağaçlara tırmanma işlerine oralarda başladım. Oradan çok güzel, bahçeli, gene böyle denize bakan bir tepenin üstünde bir başka eve geçtik. Şimdi orası hâlâ var mı yok mu bilmiyorum. Çok uzun yıllar sonra Zonguldak’a tekrar gittim; ama pek etrafıma bakacak vaktim olmadı. Babam orada kalp krizi geçirmişti, ona bakmaya gitmiştik, hayatımız hastanede geçti. Şehrin ortasından tren geçerdi, o da hoşuma giderdi.

Bir zamanlar İzmit’te olduğu gibi mi? 

zmit gibi, ama bu şehirlerarası tren değildi, kömür ocaklarından limana kömür taşırdı. Tepede oturduğumuz güzel evimiz, annemin söylediğine göre eski İtalyan Konsolosluğu’ymuş. Orada çok güzel bir bahçemiz vardı, babam çiçeklere çok meraklıydı, nefis bir bahçe yapmıştı. Sonra bize bir de tıpkı çocuk bahçelerindeki gibi bir salıncak yapmıştı. Öyle ağaçtan sallanan bir ip değil, özel direkler yaptırıp maviye boyamış, üstlerine isimlerimizi yazmıştı yağlıboyayla. Karyolalarımızı da kendisi maviye boyamıştı. Meraklıydı öyle şeylere…

İkinci çıktığımız, bahçesinde kocayemiş ağacı olan evin bahçesinde bir defne ağacı vardı. Yılbaşı balolarına gitmeye daha başlamamışlardı demek; babam bize o ağaçtan dallar kesip bir yılbaşı ağacı yapmıştı. Odanın ortasına koyduk, iyice süsledik o ağacı. Fakat nenem dindar ya, “gâvur âdeti” diye son derece sinirlendi, “Ben odamdan çıkmıyorum!” diye tuturdu. Babam da sinirlendi, kaldırdı ağacı süsleriyle müsleriyle bahçeye attı; annem perişan, Işılar ağlıyor, ben ağlamıyorsam da surat asıyorum. Sonunda nenem yemeğe çıktı, ama suratı asık, babamınki de asık. “Atmasaydın canım, her koyun kendi bacağından asılır,” dedi nenem. O deyimi ilk defa nenemin ağzından duymuştum; ve bacaktan asılan koyunlarla bizim yılbaşı ağacı arasında bir ilişki kuramamıştım elbette. Daha sonraki yıllarda kendileri balolara giderlerdi, biz nenemle otururduk.

Ne tür oyunlar oynardınız küçükken hatırlıyor musunuz? 

Bahçemiz olduğu için açık havada oynamak konusunda çok rahattık, şimdiki çocuklarla kıyaslanamayacak kadar şanslıydık tabii. Evde bebek oynardık, Işılar daha meraklıydı bebek oynamaya. Şimdiki gibi oyuncak bolluğu yok, savaş sonrasından söz ediyoruz. İkimizin tek bebeği vardı. Adını neden bilmem Meşel koymuştuk. Çıplak, mika bir bebek. Arada kolları, bacakları kopardı, babam tamir ederdi. Nenem onun çıplaklığını onaylamadığından elbise dikmişti. Derken annemin öğrencilerinden biri, gene mika, ama Meşel’den çok daha büyük, üstelik çok şık organze entarili bir bebek getirdi. Adını Beyhan koyduk (hediyeyi veren kızın adı) ve Meşel’i bir kenara atıp bir süre yüzüne bakmadık. Çok geçmeden, gariptir, ikimiz de aynı anda büyük suçluluk duygularına kapıldık, “Meşel’i nasıl ihmal ettik, o bizim öz kızımız,” diye ağlaştık ve onu eski ev yapımı elbisesiyle gene baş tacı ettik. Çok hayal kuran çocuklardık. Nenem de çok güzel masallar anlatır, hayal gücümüzü beslerdi. Çok küçükken, Adalet Hanım diye bir hizmetçimiz vardı. Annemize babamıza yaramazlık yapmazdık, ama ona yaparmışız anlaşılan.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Söyleşi
  • Kitap AdıAşkın Sonu Cinayettir
  • Sayfa Sayısı416
  • YazarPınar Kür-Mine Söğüt
  • ISBN9789750732997
  • Boyutlar, Kapak12,5x19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2022
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Cinayet Fakültesi ~ Pınar KürCinayet Fakültesi

    Cinayet Fakültesi

    Pınar Kür

    Usta edebiyatçı Pınar Kür, Emin Köklü maceralarına Bir Cinayet Romanı ve Sonuncu Sonbahar’dan sonra Cinayet Fakültesi’yle devam ediyor. Bir özel üniversitede okul yönetimi tarafından...

  2. Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979 ~ Mine Söğüt Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979

    Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979

    Mine Söğüt

    Zamanı kaybetmekle başlar her şey. Sonra gerçek kaybolur. Sonra sen kaybolursun… zaman, gerçek ve sen ortadan kalktığınızda kaybolma durumu da ortadan kalkar. Ve her...

  3. Asılacak Kadın ~ Pınar KürAsılacak Kadın

    Asılacak Kadın

    Pınar Kür

    Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türk edebiyatının klasikleri arasına girmiş bir...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

  1. Metris’ten Meclis’e ~ Fehmi Işıklar- Ekin Kadir SelçukMetris’ten Meclis’e

    Metris’ten Meclis’e

    Fehmi Işıklar- Ekin Kadir Selçuk

    “Mağlubiyet değil ama… Gelecek kuşaklara üzerimizdeki yükü bırakmak zorunda olduğumuz için eziklik hissediyorum… [ama] en azından bu mücadeleye katıldığım için mutluyum… Verdiğim mücadele onurlu...

  2. Hayali Yerlerden Yemek Tarifleri ~ Alberto ManguelHayali Yerlerden Yemek Tarifleri

    Hayali Yerlerden Yemek Tarifleri

    Alberto Manguel

    Hayali Yerlerden Yemek Tarifleri Okumanın Tarihi ve Geceleyin Kütüphane gibi kitaplarıyla tanıdığımız Alberto Manguel, daha önce Hayali Yerler Sözlüğü’nde anlattığı düşsel ülkelere doğru yeni...

  3. Muhalif ~ Gilad Atzmon, Alimuddin OsmaniMuhalif

    Muhalif

    Gilad Atzmon, Alimuddin Osmani

    Gilad Atzmon; Yahudi kimliği, siyaseti ve kültürü ile ilgili birtakım felsefi sorular ortaya koyarak Siyonizm, İsrail ve Filistin incelemeleri üzerine yoğunlaşmaktadır. Yahudi kimlik politikalarını irdelemek ve Yahudi kültürü ile siyasetini eleştirmek sorunlu bir uğraştır. Hatta çok az entelektüel ve akademisyen bu konuların üzerine eğilme cesaretini gösterebilmiştir.

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur