Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

ayi-paddington-michael-bond-epsilonAyı Paddington’ın öyküleri, tam elli yıldır dünyanın her yerinde çocukları eğlendirmeye devam ediyor.

“Ayı mı? Paddington istasyonunda?”

Bayan Brown şaşkınlıkla kocasına baktı. “Saçmalama, Henry. Daha neler!”

Ayı Paddington çok uzaklardan, ta Peru’dan gelmişti. Brown ailesi onu Paddington istasyonunda buldu.

O günden sonra hayatları eskisi gibi olmadı. Çünkü Paddington her şeyi olağandışı bir hale getirmeyi başarıyordu.

Ayı Paddington’ın olduğu bir evde neşe, heyecan, mutluluk var demekti.

***

İÇİNDEKİLER

1. Lütfen Bu Ayıyla İlgilenin …. 7
2. Duşta Bir Ayı …. 20
3. Paddington Yeraltına İniyor …. 34
4. Alışveriş …. 47
5. Ressam Paddington …. 61
6. Tiyatroda …. 74
7. Deniz Kenarında Macera …. 87
8. Kaybetme Numarası …. 101
Sonsöz …. 115

Birinci Bölüm

Lütfen Bu Ayıyla İlgilenin

Bay ve Bayan Brown, Paddington’ı ilk olarak bir tren istasyonunda gördüler. Paddington’ın bir ayı olarak böyle alışılmadık bir isme sahip olmasının nedeni de buydu; çünkü Paddington, istasyonun adıydı.

Brown’lar, tatil için okuldan eve dönen kızları Judy’yi karşılamak için oradaydılar. İstasyon, deniz kenarına gitmekte olan insanlarla doluydu. Trenler tıklım tıklımdı, hoparlörler cızırdıyor, hamallar birbirlerine seslenerek koşuşturuyordu. Etraf o kadar gürültülüydü ki, Bay Brown, Paddington’ı ilk gördüğünde, bunu karısına anlatabilmek için sözlerini birkaç kez tekrarlamak zorunda kaldı.

“Ayı mı? Paddington istasyonunda?” Bayan Brown şaşkınlıkla kocasına baktı. “Saçmalama, Henry. Daha neler!”

Bay Brown gözlüğünü düzeltti. “Ama var,” diye üsteledi. “Açık seçik gördüm işte. Orada… Bisiklet park yerinin yanında. Başında da komik bir şapka vardı.”

Cevap beklemeden karısının koluna girdi ve onu kalabalığın arasından geçirerek çikolata ve çay fincanlarıyla dolu bir el arabasının, bir kitap standının etrafından dolaştırdı. Bavul yığınının arasındaki bir boşluktan geçip Kayıp Eşya Bürosu’na doğru yürüdüler.

“İşte orada,” dedi Bay Brown zafer kazanmış gibi, karanlık bir köşeyi işaret ederek. “Sana söylemiştim.”

Bayan Brown onun kolunun yönünü takip etti ve kuytuda küçük, kürklü bir nesne fark etti. Kürklü nesne bavul gibi bir şeyin üstünde oturuyordu ve boynunda üzerinde yazı olan bir etiket vardı. Bavul eski ve yıpranmıştı; kenarında büyük harflerle YOLCULUK BAŞLIYOR yazıyordu.

Bayan Brown kocasının koluna sarıldı. “Ah Henry,” diye bağırdı. “Meğer haklıymışsın! Ayı bu!”

Ayıya daha yakından baktı. Çok olağandışı bir ayıya benziyordu bu. Rengi kahverengi, hem de oldukça kirli bir kahverengiydi. Başında, Bay Brown’un söylediği gibi, geniş siperli dünyanın en garip görünümlü şapkası vardı. Şapkanın siperinin altından, kocaman, yuvarlak bir çift göz de Bayan Brown’a bakıyordu.

Kendisinden bir şeyler beklendiğini anlayan ayı ayağa kalktı ve kibarca şapkasını çıkardı. Bir çift siyah kulak göründü. “İyi günler,” dedi alçak ama duyulabilir bir sesle.

“Şey… iyi günler,” diye karşılık verdi Bay Brown kuşkuyla. Bir an sessizlik oldu.

Ayı soran gözlerle ona baktı. “Size yardımcı olabilir miyim?”

Bay Brown mahcup olmuş görünüyordu. “Şey… hayır. Aslında, biz size yardımcı olabilir miyiz diye düşünmüştük.”

Bay Brown eğildi. “Ne kadar küçük bir ayısın sen,” dedi.

Ayı göğsünü şişirdi. “Ben çok ender bulunan türde bir ayıyım,” diye karşılık verdi gururla. “Geldiğim yerde, bizden pek kalmadı.”

“Neresi orası?” diye sordu Bayan Brown.

Ayı, cevap vermeden önce dikkatle çevresine bakındı. “Peru. Aslında burada olmamam gerekiyor. Kaçak yolcuyum ben!”

“Kaçak yolcu mu?” Bay Brown sesini alçattı ve endişeyle omzunun üzerinden geriye baktı. Arkasında, elinde bir defter ve kalemle her şeyi not eden bir polis memuru bulmayı bekliyordu sanki.

“Evet,” dedi ayı. “Anlarsınız işte, göç ettim ben.” Gözlerinde kederli bir ifade belirdi. “Teyzem Lucy ile birlikte Peru’da yaşıyordum ama teyzem emekli ayılar için bir bakımevine yerleşmek zorunda kaldı.”

“Güney Amerika’dan buraya kadar tek başına gelmedin herhalde?” diye bağırdı Bayan Brown.

Ayı başını salladı. “Lucy Teyze, hep benim yeterince büyüdüğümde göç etmemi isterdi. Bu yüzden bana İngilizce öğretmişti.”

“Peki karnını nasıl doyurdun?” diye sordu Bay Brown. “Açlıktan ölüyor olmalısın.”

Ayı eğilip boynu yuvarlak, küçük bir anahtarla bavulunu açtı ve neredeyse boşalmış olan bir cam kavanoz çıkardı. “Marmelat yedim,” dedi oldukça gururlu bir tavırla. “Ayılar marmelat sever. Ve bir cankurtaran sandalında yaşadım.”

“Peki şimdi ne yapacaksın?” dedi Bay Brown. “Böyle Paddington istasyonunda oturup bir şeylerin olmasını bekleyemezsin.”

“Ah, başımın çaresine bakarım… umarım.” Ayı yeniden eğilip bavulunu kapattı. O bunu yaparken, Bayan Brown’un gözü ayının boynundaki etiketteki yazıya takıldı. “LÜTFEN BU AYIYLA İLGİLENİN. TEŞEKKÜRLER” yazıyordu.

Bayan Brown, yalvaran gözlerle kocasına baktı. “Ah Henry, ne yapacağız? Onu burada öylece bırakamayız. Başına neler gelir kim bilir. Gidecek bir yeri olmayan için, Londra o kadar büyük bir yer ki. Gelip birkaç gün bizimle kalsa olmaz mı?”

Bay Brown tereddüt etti. “Ama Mary, hayatım, onu götüremeyiz… böyle olmaz… Ne de olsa…”

“Ne de olsa ne?” Bayan Brown’un sesi kararlıydı. Ayıya baktı. “O kadar tatlı ki. Jonathan ve Judy’ye de arkadaşlık eder. Kısa süre için olsa bile. Çocuklar, bu ayıyı burada bıraktığımızı öğrenirlerse, bizi hiç affetmezler.”

“Bana kurallara aykırı gibi geliyor,” dedi Bay Brown kuşkuyla. “Eminim bununla ilgili bir yasa vardır.” Eğildi. “Gelip bizimle kalmak ister misin?” diye sordu. “Yani,” diye ekledi aceleyle, ayıyı zor durumda bırakmayı istemeyerek, “eğer başka bir planın yoksa.”

Ayı zıpladı, heyecandan neredeyse şapkası düşüyordu. “Aaah, evet, lütfen. Çok isterim. Gidecek hiçbir yerim yok ve herkesin çok acelesi var gibi görünüyor.”

“Öyleyse anlaştık,” dedi Bayan Brown, kocasının fikrini değiştirmesine fırsat vermeden. “Ayrıca her sabah kahvaltıda marmelat yiyebilirsin ve…” Ayıların sevdiği başka bir şey bulmaya çalıştı.

“Her sabah mı?” Ayı, kulaklarına inanamıyor gibiydi. “Evde ben sadece özel günlerde marmelat yiyebilirdim. Peru’da marmelat çok pahalıdır.”

“Öyleyse yarından itibaren her sabah yiyeceksin,” diye devam etti Bayan Brown. “Pazar günleri de bal var.”

Ayının yüzünde endişeli bir ifade belirdi. “Çok para tutar mı?” diye sordu. “Yani, benim pek fazla param yok da.”

“Elbette hayır. Senden herhangi bir şey karşılığında para almak aklımızdan bile geçmez. Seni ailemizden biri kabul edeceğiz, değil mi Henry?” Bayan Brown, destek almak istercesine kocasına baktı.

“Elbette,” dedi Bay Brown. “Bu arada,” diye ekledi, “madem bizimle evimize geliyorsun, isimlerimizi öğrensen iyi olur. Bu Bayan Brown, ben de Bay Brown.”

Ayı kibarca şapkasını kaldırdı –iki kez. “Benim bir adım yok aslında,” dedi. “Sadece hiç kimsenin anlamadığı Peru dilinde bir adım var.”

“Öyleyse sana İngilizce bir isim koyalım,” dedi Bayan Brown. “Bu her şeyi kolaylaştırır.” İlham almak ister gibi, istasyonda çevresine bakındı. “Özel bir şey olmalı,” dedi düşünceli bir şekilde. O konuşurken, platformdaki lokomotiflerden biri yüksek sesle düdüğünü çaldı ve bir tren hareket etti. “Buldum!” diye bağırdı Bayan Brown. “Seni Paddington tren istasyonunda bulduk, bu yüzden adın Paddington olacak!”

“Paddington!” Ayı emin olmak istercesine bu ismi birkaç kez tekrarladı. “Çok uzun bir isim gibi.”

“Oldukça farklı bir isim,” dedi Bay Brown. “Evet, Paddington’ı isim olarak sevdim ben. Paddington olsun.”

Bayan Brown ayağa kalktı. “Güzel. Şimdi, Paddington, bizim trenden inecek olan kızımız Judy’yi karşılamamız gerek. Okuldan eve dönüyor. Yaptığın uzun yolculuktan sonra susamış olmalısın, bu yüzden Bay Brown ile birlikte kafeteryaya git de sana şöyle güzel bir fincan çay alsın.”

Paddington dudaklarını yaladı. “Çok susadım,” dedi. “Deniz suyu çok susatıyor.” Bavulunu aldı, şapkasını kafasına yerleştirdi ve patisini kafeteryaya doğru kibarca salladı. “Önden buyurun, Bay Brown.”

“Şey… teşekkür ederim, Paddington,” dedi Bay Brown.

“Henry, ona göz kulak ol,” diye seslendi Bayan Brown arkalarından. “Ve Tanrı aşkına, ilk fırsatta o etiketi boynundan çıkar. Paket gibi görünmesine neden oluyor. Eminim hamallar onu görürlerse yük arabasına filan koyarlar.”

Kafeterya oldukça kalabalıktı ama Bay Brown köşede iki kişilik bir masa bulmayı başardı. Paddington bir iskemleye çıkıp patilerini rahatça cam masaya dayadı. Bay Brown çay almaya gittiğinde, Paddington ilgiyle etrafını inceledi. Yemek yiyen insanları görmek ona karnının ne kadar acıktığını hatırlattı. Masanın üzerinde yarısı yenmiş bir çörek vardı ama tam Paddington uzanacakken garson kız geldi ve çöreği elindeki faraşa süpürdü.

“Yemesen iyi olur, tatlım,” dedi, Paddington’ın sırtına dostça vurarak. “Nereden geldi kim bilir.”

Paddington o kadar açtı ki çöreğin nereden geldiği umurunda değildi ama hiçbir şey söylemeyecek kadar da kibardı.

“Evet, Paddington,” dedi Bay Brown dumanı tüten iki fincan çayla kek dolu bir tabağı masaya bırakırken. “Bunlara ne dersin?”

Paddington’ın gözleri parladı. “Çok güzel, teşekkür ederim,” diye bağırdı, çaya kuşkuyla bakarak. “Ama fincandan içmem zor oluyor. Ya burnum sıkışıyor ya da şapkam fincanın içine giriyor ve çayın tadı berbat oluyor.”

Bay Brown duraksadı. “Öyleyse en iyisi şapkanı bana ver. Ben de çayı senin için tabağa boşaltayım. Aslında bu görgü kurallarına aykırıdır ama bu defalık kimsenin umursayacağını sanmam.”

Bay Brown çayı boşaltırken, Paddington şapkasını çıkarıp dikkatle masanın üzerine koydu. Bay Brown’un onun önüne koyduğu tabaktaki keklere iştahla baktı. Özellikle kremalı ve reçelli kocaman dilime.

“Afiyet olsun, Paddington,” dedi Bay Brown. “Üzgünüm, marmelatlı kek yoktu. Bulabildiğim en güzel kekleri aldım.”

“İyi ki göç etmişim,” dedi Paddington, patisini uzatıp tabağı iyice kendine doğru çekerken. “Masanın üzerine çıkıp yersem kimse rahatsız olur mu?”

Bay Brown’un cevap vermesine fırsat bırakmadan masanın üzerine tırmandı ve sağ patisiyle çöreği kavradı. Bay Brown’un bulabildiği en büyük çörekti bu ve yapış yapıştı. Çok geçmeden çöreğin içindekiler, Paddington’ın bıyıklarına yapışmıştı. İnsanlar birbirlerini dürtmeye ve onlara bakmaya başladılar. Bay Brown daha sade bir çörek almadığı için pişman olmuştu ama ayılar konusunda pek deneyimli değildi ki. Çayını karıştırdı ve camdan dışarı baktı. Paddington istasyonunda bir ayıyla çay içmek günlük hayatının bir parçasıymış gibi davranmaya çalışıyordu.

“Henry!” Karısının sesiyle kendine geldi. “Henry, zavallı ayıya ne yaptın? Şu haline bak! Her yeri krema ve reçel olmuş!”

Bay Brown kafası karışmış bir halde ayağa fırladı. “Çok acıkmış gibiydi,” diye karşılık verdi mahcup bir tavırla.

Bayan Brown kızına döndü. “Babanı beş dakika yalnız bırakınca böyle oluyor işte.”

Judy heyecanla ellerini çırptı. “Ah, baba. Gerçekten bizimle mi kalacak?”

“Eğer kalırsa,” dedi Bayan Brown, “belli ki onunla babandan başka birinin ilgilenmesi gerekecek. Ne hale gelmiş baksana!”

O ana kadar bütün dikkatini çöreği üzerinde yoğunlaştırmış olan ve etrafta olup bitenlerle ilgilenmeyen Paddington, birden insanların kendisi hakkında konuştuğunu fark etti. Başını kaldırıp bakınca, Bayan Brown’un yanında küçük bir kızın olduğunu gördü. Kızın gülen mavi gözleri ve açık renk, uzun saçları vardı. Paddington şapkasını çıkarma niyetiyle ayağa fırladı ama o sırada telaşından, bir şekilde masanın cam yüzeyinin üzerine bulaşmış olan çilek reçeline basıp kaydı. Bir an için her şeyi bulanık ve herkesi tepetaklak gördü. Patilerini havada salladı ve kimsenin onu tutmasına fırsat kalmadan geriye doğru sendeleyip çay tabağının üstüne düştü. Oturmasından daha hızlı bir şekilde sıçrayarak ayağa kalktı çünkü çay hâlâ çok sıcaktı. Sonra da ayağı Bay Brown’un fincanının içine girdi.

Judy başını arkaya attı ve gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü. “Ah, anne, çok komik değil mi?” diye bağırdı.

Ortada hiç de komik bir şey olmadığını düşünen Paddington, bir ayağı masanın üzerinde, diğeri Bay Brown’un çayının içinde, dikiliyordu. Yüzünün her yerine beyaz krema bulaşmıştı. Sol kulağında da bir topak çilek reçeli vardı.

“Sadece bir kekle bütün bunların olabileceği kimin aklına gelir!” dedi Bayan Brown.

Bay Brown öksürdü. Garson kızın tezgahın arkasından onlara ters ters baktığını fark etmişti. “Belki de,” dedi, “gitsek iyi olur. Ben taksi bulmaya çalışayım.” Judy’nin eşyalarını alıp telaşla dışarı yürüdü.

Paddington dikkatle masadan aşağı atladı ve çöreğinin yapışkan artıklarına son bir kez bakarak yere atladı.

Judy onun patilerinden birini tuttu. “Gel, Paddington. Senin eve götürelim de bir güzel banyo yap. Sonra da bana Güney Amerika’yı anlatırsın. Eminim bir sürü harika macera yaşamışsındır.”

“Yaşadım,” dedi Paddington içtenlikle. “Hem de bir sürü. Başıma hep bir şeyler geliyor. Öyle bir ayıyım ben.”

Kafeteryadan çıktıklarında, Bay Brown taksi bulmuştu bile. Onlara el salladı. Şoför önce dik dik Paddington’a, sonra da güzel, temiz arabasına baktı.

“Ayılardan ekstra ücret alırım,” diye homurdandı. “Yapış yapış ayılardan dört kat fazla ücret alırım.”

“İsteyerek yapış yapış olmadı, şoför bey,” dedi Bay Brown. “Talihsiz bir kaza geçirdi işte.”

Şoför duraksadı. “Peki, binin hadi. Ama arabamın hiçbir yerine bir şey bulaştırmasın. Daha bu sabah temizledim.”

Brown’lar uysal bir şekilde arabaya bindiler. Bay ve Bayan Brown ile Judy arka oturuyordu. Paddington ise camdan dışarısını görebilmek için, şoförün arkasındaki açılır kapanır koltukta ayakta duruyordu.

Onlar istasyondan çıkarken güneş parlıyordu. İstasyondaki bütün o kasvet ve gürültünün ardından, her şey parlak ve neşeli görünüyordu şimdi. Bir otobüs durağında bekleyen bir grup insanın önünden hızla geçerken, Paddington el salladı. Gruptakilerden kimileri onlara baktılar ve bir adam şapkasını çıkararak karşılık verdi. Herkes çok sıcak ve dost canlısı görünüyordu. Haftalarca bir cankurtaran sandalında tek başına oturduktan sonra, görülecek çok şey vardı. Her yerde insanlar, arabalar, kocaman kırmızı evler vardı. Burası Peru’ya hiç ama hiç benzemiyordu.

Paddington, hiçbir şeyi kaçırmamak için tek gözünü dışarıdan ayırmıyordu. Diğer gözüyle ise dikkatle Bay ve Bayan Brown ile Judy’yi inceliyordu. Bay Brown şişman ve neşeliydi; kocaman bir bıyığı ve gözlükleri vardı. Bayan Brown da tombuldu ve Judy’nin büyük hali gibi görünüyordu. Paddington, onlarla birlikte kalmanın hoşuna gideceğine karar vermişti ki, şoförün arkasındaki cam açıldı ve adam sert bir sesle sordu: “Nereye gitmek istediğinizi söylemiştiniz?”

Bay Brown öne doğru eğildi. “Windsor Bahçeleri, otuz iki numara.”

Şoför tek elini kulağına götürdü. “Sizi duyamıyorum,” diye bağırdı.

Paddington onun omzuna vurdu. “Windsor Bahçeleri, otuz iki numara,” diye tekrarladı.

Taksi şoförü, Paddington’ın sesini duyunca yerinde sıçradı, az kalsın bir otobüse çarpıyordu. Omzuna baktı ve gözleri öfkeyle parladı. “Krema,” dedi acı acı. “Yeni paltomun her yeri krema olmuş.”

Judy kıkırdadı ve Bay ve Bayan Brown bakıştılar. Bay Brown, taksimetreye baktı. Fazladan bir ellilik ödemesi gerektiğini gösterecek bir işaret görmeyi bekliyordu.

“Affedersiniz,” dedi Paddington. Öne doğru eğildi ve diğer patisiyle lekeyi silmeye çalıştı. Taksi şoförünün paltosunda gizemli bir şekilde yeni çörek kırıntıları ve reçel bulaşıkları belirdi. Şoför, Paddington’a uzun uzun ve sert sert baktı. Paddington şapkasını çıkardı ve şoför de camı gürültüyle kapattı.

“Ah Tanrım,” dedi Bayan Brown. “Eve girer girmez onu banyoya sokmalıyız. Her yere bulaşıyor.”

Paddington düşünceli görünüyordu. Banyo yapmayı hiç sevmiyor değildi ama her yerinin reçel ve kremayla kaplanmış olması onu rahatsız etmiyordu. Hepsini bu kadar kısa sürede yıkayıp temizlemek yazık olacaktı. Ancak onun bu meseleyi düşünmesine fırsat kalmadan, taksi durdu ve Brown’lar inmeye başladılar. Paddington bavulunu aldı ve Judy’yi takip ederek beyaz merdivenleri çıkıp büyük, yeşil kapıya doğru yürüdü.

“Şimdi Bayan Bird ile tanışacaksın,” dedi Judy. “Kendisi bize bakıyor. Bazen çok sert olabilir ve çok homurdanır ama aslında çok tatlı bir kadındır. Onu seveceğinden eminim.”

Paddington dizlerinin titremeye başladığını hissetti. Bay ve Bayan Brown’u görmek için etrafına bakındı ama onlar taksi şoförüyle tartışmakla meşguldüler. Paddington, kapının arkasından yaklaşan ayak seslerini duydu.

“Sen öyle diyorsan, ben de onu seveceğimden eminim,” dedi, pırıl pırıl cilalı posta kutusunda kendi yansımasına bakarak. “Ama o beni sevecek mi acaba?”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıAyı Paddington
  • Sayfa Sayısı119
  • YazarMichael Bond
  • ÇevirmenCoşkun Öz
  • ISBN9789944829571
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur