Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Berber
Berber

Berber

Tayfun Pirselimoğlu

Milli Şahlanış ve İtibar Partisi il başkanını, gecenin geç bir vaktinde metresinin evinden çıkıp arabasına binerken vurdum. Çok soğuktu, ayaz vardı; o yüzden sokaklar…

Milli Şahlanış ve İtibar Partisi il başkanını, gecenin geç bir vaktinde metresinin evinden çıkıp arabasına binerken vurdum. Çok soğuktu, ayaz vardı; o yüzden sokaklar tamamen ıssızdı. Eski yüzlü, btb kaplı apartmanın karşısındaki köşede ağzımdan buharlar çıkartarak dikilip bekledim. Paltomun cebindeki eldivenli ellerim bile donuyordu. İki buçuk gibi dışarı çıktı. İri yarı biriydi, apartmanın önünde görülmesin diye bir arka sokağa park ettiği arabasına doğru yürürken o ağır bedeni dengesini bulmakta zorlanıyordu. Belki geçirdiği işret gecesinin etkisindendi, bilemiyorum.

Tuhaf havalar, bitmeyen cinayetler, bombalar, geçip gitmeyen bulutlar… Meryem’in dikiş izleri, bankadaki memur, Zeki Müren’in şoförü, gri pardösülü M. ile Hamle ve İstikrar Partisi’nden N., merkezden açılan telefon. Meserret Berberhanesi’ndeki adam. Yüzüklü parmaklar… Herkesin bir başkası olduğu acayip memleketin sonu gelmeyen kışı…

Berber, bir katilin hikâyesi, uzun bir kıyametin, karanlık bir kuytunun… Tayfun Pirselimoğlu’ndan ustaca yazılmış bir muamma, bir kara roman.

1

M ile kararlaştırdığımız saat on buçuk olmasına rağmen kurtulamadığım vesveselerimden ötürü buluşma noktası olarak neden orayı seçtiğini hiçbir zaman bilemediğim, gürültülü Bankalar Caddesi’nin ucuna yakın o garip merdivenlere ona beş kala vardım. Günün her saatinde olduğu gibi o sabah vaktinde de cadde çok kalabalıktı. Hamalından, memurundan, seyyar satıcısından her kılıktan, her çeşitten insan önü alınamaz bir telaş içerisinde dar kaldırımlarda, yürümeyen trafikte çaresizce kornalarına abanılan arabaların arasında koşuşturmaktaydılar. Hemen hepsi de bu acıklı curcunanın bir parçası olduklarının farkında değillermiş gibi kendi sıradan dertlerinin dışında çok ciddi, hayati bir meselenin peşindeymiş havasındaydılar. Vakit doldurmak için o hercümercin içine katılıp aşağı yukarı birkaç kere gidip geldim. Yine sırf zaman geçirmek için, çok sevmesem de onca hengâme içerisinde tiz sesini çınlatıp duyurmayı başarabilen el arabalı bir satıcıdan salep alıp içtim. Sırnaşık adam, tüm uyarılarıma, hatta müdahaleme rağmen tadı ancak böyle çıkar diye plastik fincana azda olsa tarçın dökmeyi becermişti. Buçuğa beş kala randevu noktasına döndüğümde ağzımda hâlâ hiç hazzetmediğim o kekremsi tarçın tadı vardı. Birini beklermiş izlenimi bırakmama adına yılankavi basamakların başladığı noktadan az uzakta, soldaki mermer duvara yaslanıp, önüme, ayakuçlarıma bakarak dikildim.

Genelde bekleyeceksem elimde bir kalem, gazetenin spor sayfasının altılı tahminlerini inceleyen biri gibi durmayı tercih ederim. Ancak, tam yerime üç, beş adım kala cebime yerleştirdiğim gazeteyi –muhtemelen otobüste– düşürdüğümü fark etmiştim; bu münasebetsizliğe ilaveten her zaman ceketimin iç cebinde taşıdığım tükenmez kalemi de bir türlü bulamadım. Bu yüzden, o saatten sonra bir yerlerden bir gazete ve kalem aramak yerine eski yönteme dönmek zorunda kaldım; hiçbir şey yapmadan ayakuçlarına bakmak. Öyle durursam bir buluşma için dikilen birisi olmaktan çok, çek yüzünden, alacak verecek davasından canı sıkkın bir esnafmışım, ya da dokunulmaması evla olan bir meczupmuşum gibi görüneceğimi düşünüyordum. Lakin, merdivenlerin şekli şemaili o kadar tuhaftı ki, orada dikilen herkes kendi derdine düşmüş koşuşturanlar için bile o resmin bir parçasıymış gibi az çok dikkat çekiyordu. Maksadımıza bu kadar ters düşen bir yeri M neden ısrarla buluşma noktası yapmak istemişti hiçbir zaman idrak edemedim. Anlaşılası güç bir şekilde, M başka bir diyardan, mesela bir Avrupa şehrinden, getirilip oraya kondurulmuş gibi duran garip şekilli merdivenlerin o aykırı halini seviyordu.

Oysa o “millî” olandan hoşlanırdı; hatta bu konudaki fikirlerini diğer bütün meselelerden çok daha açıkça ifade ederdi. Ben ise orayla ilgili tuhaf bir ürperti duyuyordum. Manasız bir ürkütücülükte ve en az nam olsun diye yaptıran Levanten ailenin adı kadar acayip buluyordum. Başım önde dikilirken hava iyice kararmıştı. Radyoda hava durumunu sunan spiker o sabah yağmur beklendiğini söylemişti. Henüz yağmur yağmıyordu ama her an yağacağı aşikâr bir şekilde kara bulutlar dolanıp durmaktaydılar. Spiker fırtınalı bir gün olacağını, sabahın ilk saatlerinden itibaren poyraz çıkacağını, ardından “şedit” bir yağmur beklendiğini dinleyen herkesi kolayca ikna edebilecek kararlılıkta, kelimelerin üzerine basa basa söylemişti. Bu, hava durumu gibi muallak bir konuda her şeyi bilme sorumluluğuna soyunmuş kalın davudi sesli adamın nasıl bir şeye benzediğini hep merak ettim.

Havayla ilgili söylediklerinden kuşku duymak bir yana, yağmur, kar, bulut, sıcaklık meselelerinin ardından o anda bizatihi onu dinleyenlerle ilgili; ne bileyim bir memur için terfi haberini verecekmiş veya evde kalmış bir kız için yakındaki bir evlilik ihtimalini aktaracakmış, daha da fenası yoldaki bir yakınınızın başına gelecek muhtemel bir trafik kazasını da sayacakmış ve bu da, mutlaka gerçekleşecekmiş gibi kendinden son derece emin, her türlü şüpheden vareste mümtaz bir belagati vardı ki; buna hem sinir oluyor, hem de hayran kalıyordum. Adam hiç alışılmadık, onu özellikle dikkat çekici kılan tuhaf benzetmeler yapıyordu; mesela şiddetli rüzgâr esecek olsa “üfürücü hiddet” geliyor, güneş kendini gösterse “hararet hücuma” geçiyor, kar yağışı azalsa “beyaz ricat” başlıyordu ki, bu, kimilerine göre son kertede süfli, yakışıksız bir tavırdı; kimilerine göre de gayet edebî bir hasletin işaretiydi. M de, ben de onun kalıplı, gözlüklü ve mutlaka uzun boylu ve mutlaka ince bıyıkları olması gerektiğini düşünüyorduk.

Bunu kaç kere tartıştığımızı, hatta onunla ilgili elindeki kâğıdı okumadan hemen önce pencereyi açıp dışarıya, gökyüzüne son kez şöyle bir baktığına, parmağını yalayıp rüzgârı ölçtüğüne dair olmayacak şakalar yaptığımızı hatırlıyorum. Hatta bir sabah, adıyla bu ölçüde fütursuz bir alayı başka hiçbir yerin barındıramayacağı Billur Köşk Muhallebicisi’nde her şeyi bir yana bırakıp sadece uzun uzun bu adamı konuşmuştuk. O gün 8 tezgâhın arkasında hep bir Sfenks edasıyla dikilen, ikimizin de pek hazetmediği dükkân sahibi, kulak misafiri olduğunu neden sonra anladığımız konuşmamıza katılıp o adamdan nefret ettiğini söylemişti ki; her ikimiz de, hem bu münasebetsizlikten biz itiraf edemesek de adamı önünde sonunda beğeniyorduk hem de bazen dalınca ne kadar dikkatsiz olduğumuzu fark ettiğimizden çok sıkılmıştık.

O günden sonra M’nin Sfenks’e beslediği hisler daha da keskinleşir oldu. Buna rağmen, aynı yere su muhallebisinin içerisinden küçük bir karafatma çıkıncaya kadar gitmeye devam ettik. M, en az Sfenks’ten nefret ettiği kadar oranın her yerdekinden daha fazla gül suyu kokan ki, benim ağız tadıma hiç mi hiç uymaz– su muhallebisini seviyordu; ancak küçük bir böcek –ama bence daha çok o spiker konusundaki fikir ayrılığı– yardımıyla sonunda nefreti galebe çaldı. Beni arayıp buluşmamız gerektiğini bildirdiği bir sabah, telefonu kapatmadan önce o gün başka bir yere gitmemiz gerektiğini de ekledi. M’nin bu kararı beni daha çok spikerin örselenmiş onuru adına mutlu etmişti, ama ona bundan söz etmedim tabii ki. M de benim gibi hava durumunu dinlemeden dışarı çıkamıyordu (Ondan hiç beklenilmeyecek şekilde, bu itirafı ilk tanıştığımız gün yapmıştı.) Bunu, yağmurlu olması beklenen bir havada şemsiye alma zorunluluğundan, güneşli ve sıcaksa ince giyme gereğinden ötürü yapmıyordu.

Ne işe yaradığı, neden kabullenildiği bilinmez bir görevmiş, hatta bir türlü kurtulamadığımız, kurtulmak da istemediğimiz çocuksu alışkanlıklardan biri olarak yerine getiriyordu. Evet, evden çıkmadan, akşam yatmadan önce hava durumunu dinlemeden edemiyordu. Ben de edemiyordum. Neden böyleydi tam olarak bilemiyorduk. Yaptığımız birçok “işte” bir fayda elde etme güdüsünün yerini izahı zor bir akıp gidene takılma hevesi, tuhaf bir alışkanlık, hatta hatta garip bir tevekkül almıştı. Yapmak zorunda değildik, ama yapıyorduk.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Kerr ~ Tayfun PirselimoğluKerr

    Kerr

    Tayfun Pirselimoğlu

    Bu garip, her şeyin birbirinin içine girdiği memlekette, olabilecek bütün ihtimallerden daha fazla ihtimalin bulunduğu, her şeyin müphem, her şeyin her şeyde mündemiç olduğu...

  2. Kadastrocu ~ Tayfun PirselimoğluKadastrocu

    Kadastrocu

    Tayfun Pirselimoğlu

    Tayfun Pirselimoğlu Kadastrocu’da tuhaf bir rüzgârın -yoksa kaderin mi demeli?- önünde sürüklenen Cemal Kara’nın hikâyesini anlatıyor. Cemal Kara’nın macerasını uğursuz kasabaların uğultulu, soğuk sokaklarında,...

  3. Çölün Öbür Tarafı ~ Tayfun PirselimoğluÇölün Öbür Tarafı

    Çölün Öbür Tarafı

    Tayfun Pirselimoğlu

    “…Yürüyüşlerim sırasında gözüm uzaklardaki bir noktaya takılmasa en doğrusunun artık geri dönmek olduğuna neredeyse karar vermek üzereydim… Birden uzaklarda, çok uzaklarda o buhur tabakasının...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Emanet Gölgeler Defteri ~ Ethem BaranEmanet Gölgeler Defteri

    Emanet Gölgeler Defteri

    Ethem Baran

    “Benim yazmak istediklerim değildi yazdıklarım… Yazarsam, bir büyünün içinde olacaktım. Ama bu büyü benim yazdıklarımın üzerinde mi dolaşacaktı tütsü tütsü, yoksa zaten büyü içinde yüzen...

  2. Peri Gazozu ~ Ercan KesalPeri Gazozu

    Peri Gazozu

    Ercan Kesal

    “Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü, farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse,...

  3. Merhume ~ Murat UyurkulakMerhume

    Merhume

    Murat Uyurkulak

    ELDE ŞU KİŞİLER VAR: Evren Tunga: Müstakbel mevta… Ölmeden önce sevdiklerini kurtarmaya çalışıyor… Hilmi Şerbet: Huysuz bir hafiye… Zengin olmak istiyor… Davut Vahdet: Hilmi...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur