Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

GENÇLER İÇİN BİR DOĞAYA KAÇIŞ ROMANI

Sam Gribley New York’taki ailesinin yanında son derece mutsuzdur, bu yüzden ormanda yaşamak için şehrin yakınındaki Catskill Dağları’na kaçar; hem de tek başına. Yanında sadece bir çakı, bir yumak ip, kırk dolar ve ateş yakmak için bir parça çakmaktaşıyla çelik vardır. Sam dağlarda geçirdiği bir yıl içinde cesaret, tehlike ve bağımsızlığın gerçek anlamlarını öğrenecektir. Ev olarak kullandığı ağacı, birlikte avlandığı şahini Dehşet ve karşılaştığı daha nice yaratıkla Sam, hayatta kalmak için bulabildiği kaynaklara ve kendi hünerlerine güvenmek zorundadır. Doğada geçirdiği bir yıl onun hayatını sonsuza kadar değiştirecektir.

Yıllar geçse de eskimeyecek, olağanüstü bir roman.
The Horn Book

Ormana kaçma hayaliyle yaşayan herkesin bayılacağı bir kitap.
The New York Times Book Review

***

 Kar Fırtınasının Ortasındayım

Dağımda, herkesin burada olduğumu bilmeden geçip gittiği bir ağaç evin içindeyim. Çapı iki metre kadar olan bu katran ağacı, bu dağ kadar eski olmalı. Ona geçen yaz rastladım ve bugün yuvam olarak adlandırdığım konforlu oyuğu elde edene kadar içini kazarak, yakıp dışarı çıkartarak açtım.

“Dişbudak dallarından yapılmış ve geyik derisi ile kaplanmış yatağım içeri girdiğinizde sağ tarafta kalıyor. Solda diz hizasında küçük bir şömine var. Kil ve taştan yapılmış bu şöminenin, dumanın budak deliğinden dışarı çıkmasını sağlayan bir de bacası var. İçeriye temiz hava girmesi için üç tane daha delik açtım. Dışarıdan keskin bir soğuk geliyor. Hava sıfır derecenin altında olmalı. Yine de burada, ağaç evimin içinde oturup çıplak elle yazı yazabiliyorum. Ateş de az ama bu küçük odayı ısıtmak için fazlası gerekmiyor.

“Bugün Aralığın dördü sanırım. Beşi de olabilir. Pek emin değilim, çünkü takvim olarak kullandığım sırığın üstündeki çentikleri son zamanlarda pek saymadım. Ceviz ve yabani meyveler toplamak, geyik, balık ve küçük av hayvanları tütsülemekle o kadar meşguldüm ki tarihi tam olarak takip edemedim.

“Şu an yazı yazmama yardımcı olan lamba, içine geyiğin kuyruk yağı konmuş bir kaplumbağa kabuğu ve benim eski şehir pantolonumdan kesilmiş bir şeritten yapılan fitilden oluşuyor.

“Dün ve bugün bütün gün kar yağdı. Kar fırtınası başladığından beri hiç dışarı çıkmadım ve ormanda yaşamak üzere evden kaçtığım günden bu yana geçen sekiz ay içinde ilk defa sıkıldım.

“İyi ve sağlıklıyım. Yemekler de iyi. Bazen kaplumbağa çorbası içiyorum, ayrıca meşe palamudundan krep yapmasını da biliyorum. Yemeklerimi, ağacın duvarında açtığım ahşap gözlerde saklıyorum.

“Geçtiğimiz iki gün boyunca bu ceplere her baktığımda kendimi bir sincap gibi hissettim, bu da bana fırtınadan önceki bütün bir gün boyunca hiç sincap görmediğimi hatırlattı. Sanırım onlar da topladıkları cevizleri depolayıp yiyorlar.

“Ağacımın kuzeyindeki büyük kayanın ardında yaşayan, Baron adını verdiğim vahşi gelincik de öyle yaptı mı merak ediyorum. Her neyse, sanırım fırtına diniyor. Ağaç artık çok fazla ses çıkarmamaya başladı. Çünkü rüzgâr gerçekten sert estiğinde bütün ağaç iniltileri tam buraya, köklerin olduğu yere, yani benim yaşadığım yere gelir.

“Umarım yarın Baron’la birlikte günışığına doğru tünel açabiliriz. Karı küremeli miyim merak ediyorum. Ama bu, kürediğim karları bir yere koymam demek oluyor ki bunu yapabileceğim tek yer benim güzel ve küçük ağacım. Belki elimde taşıyarak gittiğim yere götürebilirim onları. Ben her zaman karı küremeye yukarıdan aşağıya doğru başlarım, asla aşağıdan yukarıya değil.

“Baron karı altından kazıyor olmalı. Çıkanları nerede biriktirdiğini merak ediyorum. Neyse, sanırım yarın sabah bunu öğreneceğim.”

Bunu geçen kış yazdığım zaman korkuyor ve ağacımdan belki de hiç çıkamayacağımı düşünüyordum. İlk tipi Catskill Dağları’nı etkisine aldığı andan başlayarak, gün boyunca korkmuştum. Yumuşacık karı başımla hafifçe iteleyerek dışarı çıkıp gün ışığında ayağa dikildiğim an ise o karanlık korkularıma güldüm.

Her şey beyaz, temiz, ışıl ışıl ve çok güzeldi. Gökyüzü gerçekten masmaviydi. Katranağacı ormanı dantel gibi karla kaplanmış, ova pürüzsüz bir beyaza bürünmüş, vadi ise buzlar sayesinde ışıl ışıldı. O kadar huzur dolu ve güzel bir görüntüydü ki yüksek sesle kahkaha attım. Sanırım gülmemin asıl sebebi ilk kar fırtınamı atlatmış ve bunun her şeye rağmen o kadar da korkunç olmamış olmasıydı.

Sonra, “Başardım!” diye bağırdım; sesim kar yığınları tarafından yutulduğundan çok uzağa gitmedi.

Gelincik Baron’un izlerine baktım. Büyük kayanın etrafında her yerde ayak izleri ve oynadığı yerlerde kar birikintileri vardı. Anlaşılan saatler önce kalkmış ve el değmemiş karın tadını çıkarmıştı.

Onun bu eğlencesinden esinlenerek kafamı ağacımdan içeri uzatıp ıslık çaldım. Şahinim Dehşet eğittiğim gibi uçup gelerek yumruğumun üstüne kondu ve birlikte zıplayıp dağdan aşağıya kaydık, büyük delikler ve hendekler bıraktık geçtiğimiz yerlerde. Fırtınadan o kadar korktuktan sonra şimdi yeniden ıslık çalmak, kaygılardan kurtulmuş olmak çok güzeldi.

Mayıstan beri, çakmaktaşı ve çelik kullanarak ateş yakmak, yiyebileceğim bitkiler bulmak, hayvan avlamak için tuzaklar kurmayı ve balık tutmayı öğrenmek için çalışmıştım – tüm bunlar sayesinde, kar örtüsü Catskill’i esir aldığında ben emekleyerek ağacımın içine girebildim ve burada depoladığım bol miktarda yiyecekle birlikte sıcak ve rahat yaşayabildim.

Yaz ve sonbahar süresince kışın gelişini düşünmüştüm. Yine de, aralığın üçüncü günü hava kara bulutlarla kaplandığında, sıcaklık düşüp ilk kar taneleri etrafımda süzülmeye başladığında koşarak New York’a dönmek istediğimi itiraf etmeliyim. Ormanda geçirdiğim ilk gecede ateş yakmayı başaramadığımda bile, kar fırtınasının vadi üstünde büyük bir hızla yayılarak her yeri kapladığı o günde korktuğum kadar korkmamıştım.

Alabalık tütsülüyordum. Saat sabahın dokuzuydu. Ateşin fazla büyüyüp balığı yakmaması için alevleri alçakta tutmaya çalışıyordum. Çalışırken havanın sabahın o saatine göre aşırı derecede karanlık olduğunu fark ettim. Dehşet, ağaç kütüğüne bağlıydı. Huzursuzdu ve iplerini çözmeye çalışıyordu. Sonra ormandaki ölüm sessizliğini fark ettim. Bütün sabah etrafımdaki ağaçları gagalayan ağaçkakanlar bile sessizleşmişti. Sincaplar etrafta görünmüyordu. Junko kuşları, baştankaralar ve sıvacı kuşlar da gitmişti. Gelincik Baron ne yapıyor diye bakındım, ortalıkta yoktu. Başımı kaldırıp yukarı baktım.

Benim ağacımdan çayırların ardındaki vadiyi görebilirsiniz. Siyah ıslak kayaların arasından akan beyaz sular, şelalelere dönüşerek vadi tabanına doğru akar. O gün, o siyah kayalar kadar karaydı su. Yalnızca sesi onun hâlâ akmakta olduğunu söylüyordu bana. Bir karanlığın üstünde bir başka karanlık duruyordu. Kış bulutları, siyah ve korkutucuydu. Onları getiren vahşi rüzgârlar kadar vahşi görünüyorlardı. Yeterince yemeğim olduğunu biliyordum. Her şeyin mükemmel bir şekilde yolunda gideceğini biliyordum. Fakat bilmek yardım etmiyordu. Korkmuştum. Ateşi söndürdüm ve balığı kaldırdım.

Dehşet’i çağırmak için ıslık çalmayı denedim, ama titreyen dudaklarımı püffffff sesinden daha fazlasını çıkartabilecek kadar büzmeyi başaramadım. Bu yüzden onu ayaklarına bağlı olan iplerinden yakalayıp çektim ve birlikte benim ağaç evdeki odama açılan geyik derisi kaplı kapıya koştuk.

Dehşet’i yatağın başına koyup ben de yatağın üstünde dizlerimi karnıma çekip tortop oldum. New York’u ve o ışıkların, seslerin içinde karın nasıl da her zaman dost canlısı göründüğünü düşündüm. Oradaki dairemizi de düşündüm. O an öyle sıcak, ışıltılı ve çekici göründü ki gözüme… Kendime şunu tekrarlayıp durmak zorunda kalmıştım: bunun içinde on birimiz birden yaşayacaktık. Babam, annem, dördü kız dördü erkek sekiz kardeşim, bir de ben. Durumu anlayamayacak kadar küçük olan küçük Nina dışında hiçbirimiz bundan hoşlanmamıştık. Babamın azıcık bile hoşuna gitmemişti bu. O eskiden bir denizciydi ve ben doğduktan sonra denizi bırakıp New York’ta gemi havuzlarında çalışmaya başlamıştı. Babam hiçbir zaman karadan hoşlanmadı. O denizi severdi; ıslak, büyük ve sonsuz.

Bazen bana Catskill Dağları’nda kestiği ağaçlardan ev inşa edip tarla sürerek yaşayan büyük büyükbaba Gribley’den bahsederdi. Büyük büyükbaba Gribley çiftlik işini yapamamış ve sonunda denize açılmıştı.

Yüzümü, uzandığım yataktaki geyik derisinin tatlı yağlı kokusuna gömerken babamın sesini duyabiliyordum; “O toprak hâlâ bizim ailemize ait. Catskill’in bir yerinde hâlâ üstünde Gribley adı kazılı olan eski bir kayın ağacı var. O ağaç Gribley budalalığının kuzey sınırını gösteriyor – bir Gribley için toprak, yerleşilecek yer değildir.”

“Bir Gribley için toprak, yerleşilecek yer değildir,” dedim kendi kendime. “Bir Gribley için toprak, yerleşilecek yer değildir ve ben şimdi burada, üstünde Gribley yazan kayın ağacından yüz metre ötede yaşıyorum.”

Uyuyakalmışım. Uyandığımda acıkmıştım. Birkaç ceviz kırdım. Meşe palamutlarının olduğu yere inip daha önce ezerek hazırladığım palamut tozundan biraz aldım, kapının önüne uzanıp biraz kar aldıktan sonra hepsini birbirine karıştırarak bir harç hazırladım. Hazırladığım harcı ince bir konserve tenekesinin üstünde yenebilecek hale gelene kadar pişirdim. Pişen krepimi yabanmersini reçelimle tatlandırdım. Biliyordum ki toprak, tam da bir Gribley için yerleşilecek yerdi.

Macera Başlıyor

New York’u mayıs ayında terk ettim. Bir çakım, bir top ipim, bir baltam ve dergi üyeliği satarak biriktirdiğim kırk dolarım vardı. Ayrıca şehirdeki Çin

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıDağın Bu Yüzü
  • Sayfa Sayısı192
  • YazarJean Craighead George
  • ÇevirmenBaşak Kıran
  • ISBN9789944826112
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur