Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Ecinniler
Ecinniler

Ecinniler

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

19. yüzyıl Rusya’sının toplumsal, siyasal ve kültürel çalkantılarını arka plana alan Ecinniler, 1871 yılında Rusya’da büyük yankı uyandıran Sergey Neçayev olayından esinlenerek kaleme alınmıştır….

19. yüzyıl Rusya’sının toplumsal, siyasal ve kültürel çalkantılarını arka plana alan Ecinniler, 1871 yılında Rusya’da büyük yankı uyandıran Sergey Neçayev olayından esinlenerek kaleme alınmıştır. Yükselen nihilizm, ateizm ve radikal devrimcilik akımlarına yönelik sert bir eleştiridir. Dostoyevski bu eserinde, toplumun geleneksel değerlerden ve Tanrı inancından uzaklaşmasının insan ruhunda ve toplumsal yapıda yaratacağı çöküşü dramatik bir şekilde gözler önüne serer.

Romanın anlatıcısı, yaşananlara hem tanıklık eden hem de zaman zaman dahil olan bir gözlemcidir. Anlatı, şehre aynı anda dönen iki adamın etrafında gelişir. Onların gelişiyle birlikte şehrin dengesi bozulur, yüzeydeki sükûnet yerini toplumsal bir kargaşaya bırakır. Dış dünyadaki çöküşle birlikte, karakterlerin ruhlarında da sessiz ama derin bir çözülme baş gösterir.

Dostoyevski’nin en karanlık romanlarından biri olan Ecinniler, inancını kaybetmiş bir toplumun nasıl çöktüğünü anlatırken, bireysel sorumluluğun ve vicdanın sınırlarını da sorguluyor.

*

“Orada, dağın yamacında otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler, domuzların içine girmelerine izin vermesi için İsa’ya yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler. Sürü dik yamaçtan aşağı koşuşarak göle atlayıp boğuldu. Domuzları güdenler olup biteni görünce kaçtılar, kentte ve köylerde olayın haberini yaydılar. Bunun üzerine halk olup biteni görmeye çıktı. İsa’nın yanına geldikleri zaman, cinlerden kurtulan adamı giyinmiş ve aklı başına gelmiş olarak İsa’nın ayakları dibinde oturmuş buldular ve korktular. Olayı görenler, cinli adamın nasıl kurtulduğunu halka anlattılar.”

Yeni Ahit, “Luka”, 8: 32-36.

BİRİNCİ KISIM
1. Bölüm
Önsöz yerine: Pek muhterem
Stepan Trofimoviç Verhovenskiy’in
biyografisinden birkaç ayrıntı

I

Daha önce hiçbir özelliği olmayan şehrimizde yakın zamanda meydana gelen epeyce tuhaf hadiselerin tasvirine girişirken yetersizliğim nedeniyle biraz ötelerden, kabiliyetli ve pek muhterem Stepan Trofimoviç Verhovenskiy’le ilgili bazı biyografik ayrıntılarla başlamak mecburiyetindeyim. Bu kısım işbu vakayinameye önsöz olarak hizmet etsin; tasvirine niyetlendiğim hikâyenin kendisi ise daha ileride.

Dosdoğru söyleyeceğim: Stepan Trofimoviç aramızda daima biraz hususi ve tabiri caizse medeni bir rol oynardı ve bu rolü ihtiras derecesinde severdi; hatta, bana kalırsa, onsuz yaşayamazdı. Kendisini tiyatrodaki bir aktörle eş tuttuğumdan değil; Tanrı esirgesin, şahsen ona saygı da duyarım. Burada mevzu alışkanlık yahut daha doğrusu çocukluğundan beri güzel bir sivil hayat kurmanın hoş hayaline olan aralıksız ve asil eğilim de olabilir. Mesela “takibat altında” ve nasıl demeli, “sürgün” durumunda olmayı da son derece seviyordu. Bu her iki kelimede de onu ebediyen baştan çıkaran ve şahsi kanaatine göre, uzun mu uzun yıllar boyunca yükselttikten sonra en nihayet gururu için epey yüksek ve hoş bir kaideye eriştiren bir tür klasik ışıltı vardır. Geçtiğimiz asrın satirik bir İngiliz romanında Gulliver1 diye biri insanların ancak iki parmak2 boyunda oldukları Lipiputlar ülkesinden döndüğünde kendini onlar arasında bir dev saymaya o kadar alışmıştı ki Londra sokaklarında yürürken, kendisinin hâlâ bir dev, onlarınsa minicik olduklarını hayal ederek gelip geçen yayalara ve arabalara ezmeyeyim diye yoldan kaçmaları ve dikkatli olmaları için bağırırdı elinde olmadan. Bu yüzden alay ve azarlarla karşılaşırdı; hatta kaba saba arabacılar devi kırbaçla paklardı; ama adalet neresinde bunun? Alışkanlık nelere kadirdir! Alışkanlık Stepan Trofimoviç’i de aynı hale ama (eğer böyle ifade etmek mümkünse) daha masum ve zararsız bir şekilde getirmişti; çünkü o muhteşem bir adamdı.

Ömrünün sonuna doğru her yerde herkesin onu artık unuttuğunu düşünüyorum ben; ama gerçi evvelinden meşhur olduğunu söylemek de mümkün değil. Şüphesiz bir müddetliğine bizden önceki neslin diğer ünlü şahsiyetlerinin şanlı soyundandı kendisi ve isminin, o devrin tez canlı insanlarınca neredeyse Çaadayev’in, Belinskiy’in, Granovskiy’in ve o sırada yurtdışına daha yeni tanınmaya başlamış bulunan Herzen’in isimleriyle birlikte zikredildiği de olmuştu (gerçi hepi topu bir dakikacığına).3 Ama Stepan Trofimoviç’in faaliyeti neredeyse, hani denir ya,  “üst üste düşen hadiselerin girdabı”1 yüzünden başladığı anda bitti. Neydi peki bu? “Girdap” şöyle dursun, hiç değilse bu mevzuda “hadiseler” bile olmadığı ortaya çıktı daha sonra. Stepan Trofimoviç’in bizim aramızda, vilayetimizde yaşadığını, üstelik sadece sürgün olmamakla kalmayıp (oysa bizde öyle kabul edilir) kimsenin merceğine bile düşmediğini daha yeni, geçenlerde, birkaç gün önce büyük bir şaşkınlık içinde ama şüphe götürmeyecek şekilde öğrendim. Şu hayal gücüne bakar mısınız! Kimi hususlarda kendisinden devamlı çekinildiğine, attığı her adımın takip edildiğine, sayıldığına, son yirmi senedir vilayetimizi yönetmeye gelerek birbirinin yerini alan üç validen her birinin kendisiyle ilgili yukarıdan ve daha vilayete tayin edilmeden önce telkin edilen birtakım hususi ve sıkıntılı fikirleri de yanında getirdiğine bütün ömrü boyunca samimiyetle inandı. O vakit biri bu muteber Stepan Trofimoviç’i endişe edecek hiçbir şey bulunmadığına dair çürütülemez delillerle temin edecek olsaydı eğer muhakkak gücenirdi. Bu arada, gayet akıllı ve kabiliyetli biriydi; hatta tabiri caizse biliminsanıydı, gerçi, bilimde… neyse, uzun sözün kısası bilimde öyle pek bir şey yapmamıştı, galiba hiçbir şey de yapmamıştı.2 Ama bizim Rus’ta biliminsanları mevzusu hep böyledir zaten.

Kırkların sonunda yurtdışından döndü ve üniversite kürsüsünde öğretim üyesi olarak parladı. Hepi topu birkaç konferans verdi, galiba Araplar hakkında; 1413-1428 arasındaki dönemde küçük Alman kasabası Hanau’nun sivil ve hanseatik manada handiyse ortaya çıkacak önemi ve keza bu önemin vücut bulamamasının hususi ve belirsiz sebepleri hakkında parlak bir doktora tezi de verdi.1 Bu tez devrin Slavofillerine ustalıklı ve acı verici bir iğnelemeydi ve bir anda onlar arasında sayısız azılı düşmanlar yarattı. Sonra, kürsüyü kaybetmesinin ardından, Dickens’tan çeviriler yapan ve George Sand’in görüşlerini vazeden aylık ilerici bir dergide son derece derinlikli bir incelemenin önsözünü yayımladı (tabiri caizse misilleme yapmak ve kimi kaybettiklerini göstermek için); galiba eski bir devirde birtakım şövalyelerin benzersiz ahlaki asaletinin sebepleriyle ilgili, yahut buna benzer bir şey.2 Hiç değilse yüksek, alışılmadık asil bir fikir ileri sürülüyordu bunda. Sonraları incelemenin devamının telaşla yasaklandığı ve hatta o ilerici derginin bu yazının ilk yarısından ötürü epey sıkıntı çektiği de söylendi. Gayet mümkündür bu; o vakitler neler olmuyordu ki? Ancak işbu hadisede hiçbir şey olmamış olması, yazarın incelemeyi bitirmekte tembellik etmiş olması daha büyük ihtimal. Araplar hakkında konferansları bırakmasının nedeni de, birine gönderdiği, birtakım “durumlar”a dair açıklamalar içeren bir mektubun biri tarafından her nasılsa ele geçirilmiş ve bunun akabinde birinin de kendisinden bir takım izahatlar istemiş olmasıydı.1 Doğru mudur bilmem; bu sırada Petersburg’da çok büyük, hakikat karşıtı ve devlet karşıtı, otuz kişilik, neredeyse bütün devleti sarsan bir örgütün ortaya çıkarıldığı da iddia edilmişti. Dediklerine göre bunlar güya bizzat Fourier’den2 bile çeviri yapmaya hazırlanıyorlarmış.3 Olacağı var ya, tam bu sırada Moskova’da, Stepan Trofimoviç’in bundan altı sene evvel tam delikanlılık çağında Berlin’de yazdığı, iki amatörle bir üniversite öğrencisi arasındaki yazışmalarda elden ele dolaşan şiiri de yakalandı. Şiir şu anda masamın üstünde duruyor; bir sene olmadı, yakın tarihli bir yazışmada bizatihi Stepan Trofimoviç’ten aldım bunu, altında imzası, muhteşem kırmızı sahtiyan bir cilt içinde. Şiir sanatından yoksun denemez, hatta belli bir kabiliyeti olmadığı da söylenemez; tuhaf bir şey ama o vakitler (yani daha doğrusu 30’larda) bu türden şeyler sıkça yazılıyordu. Konusunu anlatmakta zorlanacağım, zira, aslına bakarsanız, hiçbir şey anlamadım. Lirik-dramatik formda bir alegori, Faust’un ikinci kısmını hatırlatıyor. Sahne bir kadınlar korosuyla açılıyor, sonra erkekler korosu, sonra birtakım güçlerin korosu, nihayetinde de artık yaşamayan ama yaşamak için can atan ruhlar korosu. Bütün bu korolar birtakım pek de belli olmayan, büyük kısmı da bir tür lanetle ilgili şarkı söylüyor, ancak yüksek seviyeden bir mizahi dokunuşu da var. Ama sahne ansızın değişiyor ve böceklerin bile şarkı söylediği bir tür “Hayat Bayramı” başlıyor; bir kaplumbağa Latince dua kabilinden sözlerle ortaya çıkıyor; hatta eğer doğru hatırlıyorsam, bir mineral, yani tamamen cansız bir şey bile bazı şeyler şakıyor. Genelde hepsi de aralıksız şarkı söylüyor; konuşuyorlarsa da belirsiz bir surette hakaretler ediyorlar; ancak gene yüksek manaların dokundurmasıyla. Sonunda sahne gene değişiyor ve vahşi bir mekân beliriyor; kayalıkların arasında medeni görünüşlü genç bir bey birtakım otları koparıp emerek dolaşıyor ve bir perinin bu otları neden emdiği sorusuna karşılık içinde aşırı yoğun bir yaşam duygusu hissettiğinden unutuşun peşinde olduğu ve onu da bu otların özsuyunda bulduğu ama başlıca arzusunun da aklını bir an evvel yitirmek olduğu cevabını veriyor (galiba gereksiz bir arzu). Sonra ansızın tarifsiz yakışıklı bir delikanlı yağız atın üstünde çıkageliyor, onu da bütün milletler korkunç bir kalabalık halinde takip ediyor. Delikanlı ölümü temsil ediyor, bütün milletler ise ölüme susamış. Nihayetinde ise, artık en son sahnede ansızın bir Babil Kulesi peyda oluyor, birtakım yiğitler dillerinde yeni bir ümit şarkısıyla sonunda tamamlıyorlar kulenin inşaatını, en üst kat da bitince, diyelim ki Olimpos’un sahibi komik bir halde kaçıyor, bunu anlayan insanlık onun yerini alıyor ve o dakka her şeye yeni bir şekilde nüfuz eden yeni bir hayat başlıyor.1 İşte o devirde bu şiiri tehlikeli bulmuşlar. Geçen sene Stepan Trofimoviç’e, bu şiirin günümüzde bütünüyle masum olduğunu söyleyip yayımlatmayı teklif ettim ama kendisi bu teklifi belirgin bir hoşnutsuzlukla geri çevirdi. Bütünüyle masumiyet fikri hoşuna gitmemişti; bana karşı iki koca ay devam eden soğukluğunu da buna yoruyorum. Ne oldu ya?

Ansızın, benim burada yayımlatmayı teklif etmemle neredeyse eşzamanlı, bizim şiiri orada, yani yurtdışında, devrimci bir derlemede, üstelik Stepan Trofimoviç’ten tamamen habersiz şekilde basıverdiler. Önce korkuya kapıldı, valinin yanına koştu ve Petersburg’a masumiyetiyle ilgili asil mi asil bir mektup yazdı, iki defa okudu bunu bana ama kime göndereceğini bilemediğinden göndermedi. Uzun sözün kısası bir ay boyunca heyecanlara gark oldu; ama kalbinin gizemli kıvrımlarında gururunun pek okşandığına eminim. Bu derlemenin kendisine ulaştırılan nüshasıyla bir uyumadığı kaldı; gündüzleri döşeğinin altına saklıyordu, hizmetçi kadının yatağı toplamasına bile müsaade etmiyordu; her gün bir yerlerden gelecek bir telgraf bekliyordu ya, gene de burnu havalardaydı. Telgraf filan gelmedi. İşte o zaman benimle barıştı. Sakin ve kin tutmaz kalbinin benzersiz iyiliğine delalettir bu.

II

Şu kadarcık bir ıstırap bile çekmediğini iddia etmiyorum, yalnız şu anda kendisinin, gerekli izahatı verip Araplarıyla ilgili keyfi ne kadar isterse devam edebileceğine kesinlikle inanıyorum. Ama o zaman gururuna yediremeyip fazlasıyla alınganlık gösterdi ve kariyerinin ömrü boyunca “hadiselerin girdabı”yla yıkılıp gittiğine ebediyen inandırdı kendini. Oysa, doğrusunu söylemek gerekirse, kariyerini değiştirmesinin gerçek nedeni, bir tümgeneral eşi olan epeyce zengin Varvara Petrovna Stavrogina’nın biricik oğlunun eğitimini ve zihinsel gelişimini yüksek bir pedagog ve dost sıfatıyla üstlenmesi için daha önce de yaptığı ve şimdi tekrar ettiği son derece kibar teklifti, karşılığında alacağı gayet parlak ödülden ise hiç bahsetmiyorum. Bu teklif kendisine ilk defa Berlin’de, Stepan Trofimoviç’in ilk dulluğu sırasında yapılmıştı. İlk karısı bizim vilayetten aklı havada bir kızdı; onunla ilkgençliğinin umarsız yıllarında evlenmişti ve galiba bu albenili, üstelik asilzade kızın masraflarını karşılayacak parası olmadığından başka bazı hassas sebeplerle de epey ıstırap çekmişti. Karısı son üç senesini ondan ayrı geçirip kocasına beş yaşında bir oğul (“henüz kasvetin gölgesi düşmemiş bir aşkın ilk, bahtiyar meyvesi” sözleri dökülmüştü bir defasında mahzun Stepan Trofimoviç’in ağzından) bıraktıktan sonra Paris’te vefat etmişti. Minik kuş daha o zaman Rusya’ya gönderildi, burada ıssızlığın ortasında bir yerde uzak teyzelerin ellerinde büyütüldü. Stepan Trofimoviç, Varvara Petrovna’nın o zamanki teklifini geri çevirmiş ve hızla, daha senesi dolmadan, pek konuşkan olmayan Berlinli bir kızla, en önemlisi hiçbir hususi gereği olmadan evlenmişti. Ama eğitmenlik işini reddetmesinde başka sebepler ortaya çıkmıştı: Unutulmaz bir profesörün o sıralarda her yere yayılmış şöhreti cezbetmişti onu ve kartal kanatlarını iyice sınamak için hazırlandığı kürsüye uçuvermişti kendi de. İşte şimdi, kavrulmuş kanatlarla hatırlayıvermişti, daha o zaman kendisini tereddüde düşüren teklifi. Birlikte bir seneyi tamamlamadan ikinci karısının da ani ölümü her şeye son noktasını koymuştu. Dosdoğru söyleyeceğim: Meseleyi çözen Varvara Petrovna’nın kendisine olan ateşli ilgisi ve, klasiklerde söylendiği gibi söylersek, paha biçilmez dostluğu olmuştu; tabii dostluk hakkında böyle bir ifade kullanmak mümkünse. Bu dostluğun kucağına atılmıştı ve bu ilişki yirmi küsur senede sarsılmaz hale geldi. “Kucağına atılmak” ifadesini kullandım ya, Tanrı esirgesin de kimse gereksiz, uygunsuz bir şey düşünmesin; bu kucak sadece en yüksek ahlaki anlamında değerlendirilmelidir. Bu iki gayet mühim varlığı birbirine son derece narin, son derece nazik bir bağ bağlamıştı.

Eğitmenlik görevini kabul etmesinin bir nedeni de Stepan Trofimoviç’in ilk karısından kalan malikânenin (çok küçük bir malikâne), Stavrogin’lerin bizim vilayette şehrin eteğindeki muhteşem malikânesi Skvoreşniki’yle bitişik olmasıydı. Üstelik çalışma odasının sükûneti içinde üniversitedeki muazzam meşgalelerle dikkati dağılmadan bilime adayabilirdi kendini ve yerli edebiyatımızı son derece derinlikli araştırmalarla zenginleştirebilirdi. Araştırma filan olmadı ama bütün geri kalan ömrünü, yirmi seneden fazla bir süreyi, hani denir ya, “vücut bulmuş bir serzeniş” olarak memleketin karşısında tüketmenin mümkün olduğu anlaşıldı. Bir halk şairinin1 ifadesiyle:

Vücut bulmuş bir serzeniş gibi

………………………………

Dikilirdin memleketin önünde

Ey liberal-idealist.

Ama halk şairinin sözünü ettiği şahsiyetin, sıkıcı da olsa, canı istiyorsa bütün ömrünce öylece dikilip durmaya hakkı vardır belki. Bizim Stepan Trofimoviç ise, işin doğrusu bu tür şahsiyetlerle karşılaştırıldığında sadece bir taklitti, dikilmekten yorgun düşüyor ve sık sık yana devriliyordu. Gerçi yan da devrilse bu yatar pozisyonunda bozulmadan kalıyordu vücut bulmuş serzeniş hali;2 hakkını vermeli, vilayetimiz için bu kadarı da kâfiydi. Bizim kulüpte kumara oturduğunda görecektiniz onu.

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıEcinniler
  • Sayfa Sayısı896
  • YazarFyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • ISBN9789750766053
  • Boyutlar, Kapak12.5 x 19.5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yer Altından Notlar ~ Fyodor Mihayloviç DostoyevskiYer Altından Notlar

    Yer Altından Notlar

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

    Elinizdeki notlar ve yazarı elbette ki uydurmadır. Yine de bu notların uydurucusunu ve toplumumuzun bugünkü durumunu ele alırsak; buna benzer insanların varlığını olağan karşılamaz,...

  2. Kumarbaz ~ Fyodor Mihayloviç DostoyevskiKumarbaz

    Kumarbaz

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

    Dostoyevski’nin ünü ve etkisi dünyaca büyük romanlarından kaynaklanır ancak yazar uzun öykülerinde de insan ruhunun dehlizlerine dalmış hayal ve fantezilerinin dünyasında hayatın gerçeğinden kopuk...

  3. Kumarbaz ~ Fyodor Mihayloviç DostoyevskiKumarbaz

    Kumarbaz

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

    İki haftalık bir ayrılığın ardından döndüm nihayet. Bi-zimküer iki günden beri Roulettenburg’daydılar. Beni sabırsızlık içinde beklediklerini sanıyordum; yanılmışım!.. General bana soğuk bir ilgisizlikle baktıktan...

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. İgi ve Ben Tatildeyiz ~ Jenny Valentineİgi ve Ben Tatildeyiz

    İgi ve Ben Tatildeyiz

    Jenny Valentine

    Sevimli kardeşler İgi ve Flo bu kez yepyeni bir yaz macerasıyla yine karşınızda… Koca bir okul yılını geride bıraktılar. Uzun zamandır deniz kenarında tatil...

  2. Günahın Esiri ~ Anna CampbellGünahın Esiri

    Günahın Esiri

    Anna Campbell

    İlk kitabı Mahremle Epsilon okurlarının beğenisini kazanan Anna Campbellden müthiş etkileyici, çarpıcı, güçlü ve romantik bir aşk hikâyesi daha Tek kelimeyle romantik. Eloisa James...

  3. Solmayan Güller ~ Jennifer DonnellySolmayan Güller

    Solmayan Güller

    Jennifer Donnelly

    Doğu Londra, 1888 şehir içinde ayrı bir şehir. Hırsızların, fahişelerin ve hayalperestlerin birbirine karıştığı, gündüzleri arnavutkaldırımı sokaklarında çocukların oynadığı, geceleriyse bir katilin dolaştığı, parlak...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur