Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kötülüğün yükseldiği bir vakitte olaylar; kanunsuzların, rahiplerin, askerlerin, deri değiştirenlerin, asillerin ve kölelerin büyük roller oynadığı bir sahnede geçmektedir. En zorlu dans, Ejderhaların Dansı başlamaktadır.

Daenerys Targaryen, toz ve ölüm dolu topraklar üzerinde hüküm sürmektedir. Tyrion Lannister, yeni müttefikler edinmiş, bilinmezlerle dolu bir serüvene çıkmıştır. Donmuş kuzeyde Jon Kar, Sur’un ötesinden gelen buzdan düşmanlarla ve en yakınları arasından hasımlarla karşı karşıyadır.

Yedi Krallık’ın akıbeti, uçurumların kenarındadı…

Fantastik edebiyat tarihinin en iyi serilerinden.
-Los Angeles Times-

Edebiyat dervişi George Martin… Çok yaşa!
-The New York Times-

Ejderhaların Dansı, olması gerektiği gibi bir epik fantastik eser: tutku dolu, merak uyandıran, tatmin edici derecede detaylı, güzelce hayal edilmiş.
-The Washington Post-

Buz ve Ateşin şarkısı sağlam bir şekilde çok satanlar listelerinde çünkü muhtemelen en iyi fantastik seri.
-Detroit Free Press-

GİRİŞ

Gece, insan kokusuyla ağırlaşmıştı.

Varg, bir ağacın altında durdu, etrafı kokladı, gri kahverengi kürkü gölgelerle beneklendi. Çamlı rüzgârın iç çekişi, ona insan rayihasını getirdi. Tilkiden ve tavşandan, foktan ve geyikten, hatta kurttan bahseden daha belirsiz kokular da vardı. Bunlar da insan kokularıydı, varg biliyordu; dumanın, kanın ve çürümüşlüğün keskin aromasının altında hemen hemen boğulmuş olan ölü, ekşi, eski deri ufuneti. Sadece insanlar, diğer hayvanların derileri­ni yüzer ve postlarıyla kürklerini giyerdi.

Varglar, kurtların aksine, insanlardan korkmazdı. Midesine nefret ve açlık çöreklendi; varg pes bir kükreme koyuverdi, tek gözlü erkek kardeşine ve kurnaz kız kardeşine seslendi. Hızla ağaçların arasına daldı, sürü arkadaşları onun peşinden gitti. Ko­kuyu onlar da yakalamıştı. Varg koşarken kardeşlerinin gözlerin­den de baktı ve ileride kendi cismini gördü. Sürünün nefesi, uzun ve gri çenelerden, ılık ve beyaz bir buhar hâlinde tütüyordu. Kurt­ların pençelerinin arasında tutmuş buzlar, taş kadar sertti ama av başlamıştı ve kurban ilerideydi. Et, diye düşündü varg, deri.

İnsan tek başına zayıf bir yaratıktı. İri ve güçlüydü, keskin göz­leri vardı ama kulakları kördü ve burnu kokulara karşı sağırdı. Geyikler, karacalar ve hatta tavşanlar daha hızlıydı. Ayılar ve ya­ban domuzları kavgada daha amansızdı. Fakat sürüler hâlinde gezen insanlar tehlikeliydi. Kurtlar avın etrafını sararken, varg bir yavrunun ağlamasını, dün gece yağan karın donmuş yüzeyinin hantal insan patileri altında kırılışını, sert derilerin gıcırtısını ve insanların taşıdığı gri uzun pençelerin şıngırtısını duydu.

Kılıçlar, diye fısıldadı vargın içindeki bir ses, mızraklar.

Ağaçlar, çıplak ve kahverengi dallardan hırlayan buzlu dişler çıkarmıştı. Tek Göz, ağaçların altındaki çalıları yardı ve karları savurarak koşmaya başladı. Sürü arkadaşları onu takip etti. Bir tepeyi tırmandılar, ilerideki bayırdan aşağı indiler; sonra orman önlerinde açıldı ve insanlar oradaydı. İçlerinden biri dişiydi, ku­cağındaki kürk bohçanın içinde yavrusu vardı. Onu en sona bırak, diye fısıldadı ses, asıl tehlike erkekler. İnsanlar, birbirlerine, insanla­rın yaptığı şekilde kükrüyordu ama varg onların korkusunu alabi­liyordu. İçlerinden birinin kendi boyu kadar uzun, tahta bir dişi vardı. Eli titreyen adamın fırlattığı diş, yükseğe uçtu.

Sonra sürü, insanların üstündeydi.

Vargın tek gözlü erkek kardeşi, diş fırlatan adamı bir kar yığı­nının içine devirdi ve onun boğazını parçaladı. Kız kardeşi, diğer erkeğin arkasına geçti ve adamı geriden yakaladı. Dişiyle yavrusu, varga kaldı.

Kadının da bir dişi vardı, kemikten yapılmış küçük bir diş. Fa­kat vargın çenesi bacağın etrafında kapandığında kadın dişi bırak­tı, yere düşerken iki koluyla birden gürültücü yavrusuna sarıldı. Kadın, giydiği kürklerin altında deri ve kemikten ibaretti ama gö­ğüsleri süt doluydu. Etin en tatlısı yavrudaydı. Kurt, yemeğin en lezzetli kısmını erkek kardeşi için ayırdı. Sürüdekiler midelerini doldururken, ölü bedenlerin etrafındaki donmuş kar, pembeye ve kırmızıya boyandı.

Fersahlarca uzakta, çamurdan ve samandan inşa edilmiş saz çatılı, duman delikli, toprak zeminli, tek odalı bir kulübede Va- ramyr titredi, öksürdü ve dudaklarını yaladı. Gözleri kırmızı, du­dakları çatlak, boğazı kuru ve kavruktu ama açlıktan şişmiş karnı yiyecek için çığlık atarken bile, Varamyr’in ağzı kan ve yağ tadıy­la doluydu. Tümsek’i hatırlayarak, bir çocuğun eti, diye düşündü Varamyr. İnsan eti. İnsan eti arzulayacak kadar alçalmış mıydı? Haggon’ın ona kükrediğini duyabiliyordu âdeta. “İnsanlar hay­van eti yiyebilir, hayvanlar da insan eti, ama insan eti yiyen insan zelildir.”

Zelâlet. Haggon’ın en sevdiği kelime her zaman buydu. Zelâlet, zelâlet, zelâlet. İnsan eti yemek zelâlettir, bir kurt olarak bir kurt­la çiftleşmek zelâlettir, bir başka insanın bedenini ele geçirmek zelâletlerin en beteridir. Haggon zayıftı, kendi güçlerinden korkardı. Ben ondan ikinci hayatını söküp aldığımda, tek başına ve ağlayarak öldü. Varamyr onun kalbini bizzat yemişti. Haggon bana birçok şey öğretti. Ondan öğrendiğim son şey, insan etinin tadıydı.

Gerçi bunu bir kurt olarak yapmıştı. Bir insanın etini asla insan dişleriyle yememişti. Ama bu ziyafet yüzünden sürüsüne içerlemeyecekti. Kurtlar onun kadar sıska, üşümüş ve açtı. Ve av… mağlubiyetten ölüme kaçan iki erkek, bir kadın, kundaktaki bir be­bek. Her hâlükârda, yakın zaman sonra zail olacaklardı, açlıktan ya da hava şartlarından. Bu yol daha iyiydi, daha çabuktu. Merhametti.

“Merhamet,” dedi Varamyr yüksek sesle. Boğazı tahriş olmuş­tu ama insan sesi duymak güzeldi, kendi sesini duymak bile gü­zeldi. Hava küf ve rutubet kokuyordu. Zemin sert ve soğuktu. Ateş, ısıdan çok duman çıkarıyordu. Varamyr cesaret edebildiği kadar alevlere yaklaştı, kâh titriyor kâh öksürüyordu; böğründeki yara tekrar açılmıştı, zonkluyordu. Pantolonunu dizine kadar ıs­latan kan, kuruyarak kahverengi bir kabuğa dönüşmüştü.

Thistle, Varamyr’i bunun olabileceğine dair uyarmıştı. “Yarayı elimden geldiği kadarıyla diktim,” demişti, “ama dinlenmen ve yaranın iyileşmesine izin vermek gerek, yoksa et tekrar açılır.”

Thistle, Varamyr’in yoldaşlarının sonuncusuydu; siğilli, rüz­gâr yanığı, buruşuk ve eski kökler kadar sert bir mızrak karısı. Diğerleri yolda onları terk etmişti. Birer birer geride kalmış ya da öne geçmişlerdi. Eski köylerine, Sütnehri’ne, Çetinocak’a ya da ormanda yalnız bir ölüme gitmişlerdi. Varamyr bilmiyordu ve umursamıyordu. Fırsatım varken içlerinden birini almalıydım. İkizler­den birini, yüzü yaralı olan iri adamı veya kızıl saçlı delikanlıyı. Fakat korkmuştu. Diğerlerinden biri neler olduğunu fark edebilirdi. Sonra hep birlikte Varamyr’e saldırıp onu öldürebilirlerdi. Ayrı­ca Haggon’ın sözleri Varamyr’e musallat olmuştu, fırsat böylece kaçıp gitmişti.

Mücadeleden sonra, ormanın içinde aç ve korkmuş hâlde ko­şuşan binlerce yabanıl vardı; Sur’da üstlerine çöken katliamdan kaçıyorlardı. Bazıları terk ettikleri evlerine dönmekten, bazıları da kapıya yeni bir saldırı düzenlemekten bahsediyordu ama çoğu kaybolmuştu, nereye gideceklerine ya da ne yapacaklarına dair bir fikirleri yoktu. Siyah pelerinli kargalardan ve ellerinde gri çelik­ler olan şövalyelerden kurtulmuşlardı ama şimdi peşlerinde daha amansız düşmanlar vardı. Geçen her gün, yolda daha fazla ceset bırakmıştı. Kimi açlıktan, kimi soğuktan, kimi hastalıktan ölmüş­tü. Diğerleri, Sur’un Ötesindeki Kral Mance Rayder’la birlikte güneye yürürken silah arkadaşları olan adamlar tarafından katle­dilmişti.

Hayatta kalanlar, ümitsiz seslerle, Mance düştü, demişlerdi bir­birlerine, Mance ele geçirildi, Mance öldü. Thistle, Varamyr’in yara­sını dikerken, “Harma öldü, Mance yakalandı, diğerleri kaçtı ve bizi bıraktı,” diye iddia etmişti. “Tormund, Ağlak, Altıderi. Hepsi de cesur akıncılardı, şimdi neredeler?”

O anda, beni tanımıyor, diye fark etmişti Varamyr, hem neden tanısın? Varamyr, hayvanları yanında değilken büyük bir adam gibi görünmüyordu. Ben, Mance Rayder’la aynı sofrada yemek yiyen Varamyr Altıderi’ydim. On yaşındayken kendisine Varamyr ismi­ni takmıştı. Bir lorda yakışır bir isim, şarkılara göre bir isim, kudret­li ve korkutucu bir isim. Ama kargalardan bir tavşan gibi kaçmıştı. Korkunç Lord Varamyr bir korkağa dönüşmüştü ama Thistle’ın bunu bilmesine katlanamazdı, bu yüzden mızrak karısına, adının Haggon olduğunu söylemişti. Daha sonra, seçebileceği onca isim varken, dudaklarından neden bu ismin çıktığını merak etmişti. Onun kalbini yedim ve kanını içtim ama hâlâ bana musallat oluyor.

Bir gün, yabanıllar kaçarken, beyaz sıska bir at süren bir sü­vari dörtnala gelmiş ve herkesin Sütnehri’ne gitmesi gerektiğini söylemişti; Ağlak, Kafatası Köprüsü’nü geçmek ve Gölge Kule’yi almak için adam topluyordu. İnsanların çoğu süvariyi takip et­mişti, daha çoğu etmemişti. Daha sonra, amber rengi kürkler giyen asık yüzlü bir savaşçı yemek ateşlerini dolaşmış, hayatta kalanların kuzeye gitmesi ve Thennler’in vadisine sığınması için ısrar etmişti. Varamyr, bizzat Thennler bile o vadiden kaçmışken, adamın neden yabanılların orada güvende olacağını düşündüğü­nü asla öğrenememişti ama yüzlerce insan savaşçıyı takip etmişti. Başka yüzlercesi, özgür insanları güneye taşımak için gelen bir donanmanın imgesini gören orman cadısıyla gitmişti. Köstebek Ana, “Denizi denemeliyiz,” diye bağırmıştı ve kadının takipçileri doğuya yönelmişti.

Varamyr biraz daha güçlü olsaydı onların arasında olabilirdi. Fakat deniz griydi, soğuktu, çok uzaktı ve Varamyr suyu görecek kadar yaşamayacağını biliyordu. Dokuz kere ölmüştü, yine ölü­ yordu ve bu onun gerçek ölümü olacaktı. Sincap derisi bir pelerin, diye hatırladı, beni sincap derisi bir pelerin için bıçakladı.

Pelerinin sahibi ölmüştü; kafasının arkası ezilmiş ve içinde küçük kemik parçaları olan kırmızı bir lapaya dönüşmüştü ama kadının pelerini sıcak ve kalın görünüyordu. Kar yağıyordu. Va- ramyr kendi pelerinlerini Sur’da kaybetmişti. Uyku postları, yün iç çamaşırları, koyun derisinden yapılmış çizmeleri, yiyecek ve bal likörü stoğu, yattığı kadınlardan aldığı saç bukleleri ve hatta Mance’in verdiği altın kol bantları; hepsi kaybolmuş ve arkada kalmıştı. Yandım, öldüm ve sonra kaçtım; acı ve korkuyla çıldırmıştım. Bu hatıra onu hâlâ utandırıyordu ama Varamyr yalnız değildi. Di­ğerleri de kaçmıştı. Yüzlercesi, binlercesi. Mücadele kaybedilmişti. Çeliklerinin içinde yenilmez olan şövalyeler gelmiş ve dövüşmek için orada kalan herkesi öldürmüşlerdi. Ya kaçacaktık ya da ölecektik.

Fakat ölümden kaçmak o kadar kolay değildi. Varamyr or­manda ölü kadına rastladığında, onun pelerinini almak için dizle­rinin üstüne çökmüştü ve çocuğu hiç görmemişti. Çocuk gizlen­diği yerden âniden çıkmıştı, Varamyr’in böğrüne bir kemik bıçak saplamış ve pelerini onun ellerinden almıştı. Daha sonra Thistle, “Annesi,” demişti. “Annesinin peleriniydi. Çocuk seni annesini soyarken görünce… ”

Thistle’ın iğnesi etini delerken, Varamyr irkilmiş ve, “Kadın ölüydü,” demişti. “Biri onun kafasını ezmişti. Bir karga.”

“Karga değildi. Boynuzayak adamlarıydı. Gördüm.” Kadının iğnesi Varamyr’in böğründeki yarığı kapatmıştı. “Vahşiler. Ve onları ehlileştirecek kim kaldı?” Kimse. Eğer Mance öldüyse, özgür insanların işi bitti. Thennler, devler, Boynuzayaklar, sivri dişleriyle mağara adamları, kemikten yapılmış arabalarıyla batı kıyısı adam­ları… onların işi de bitmişti. Hatta kargaların işi bile bitmişti. Kar­galar bunu henüz bilmiyor olabilirdi ama o siyah pelerinli piçler, diğerleriyle birlikte yok olacaktı. Düşman geliyordu.

Varamyr’in kafasında Haggon’ın pürüzlü sesi yankılandı. “On iki kez öleceksin evlat, her seferinde canın yanacak… ama gerçek ölümün geldiğinde tekrar yaşayacaksın. İkinci hayat daha basit ve daha tatlıdır, derler.”

Varamyr Altıderi bunun doğru olup olmadığını yakın zaman­ da öğrenecekti. Gerçek ölümünü, havada asılı duran acı dumanda tadıyordu ve elini yarasına dokunmak için kıyafetlerinin altına soktuğunda parmaklarındaki sıcaklıkta hissediyordu. Fakat Va- ramyr’in içinde, kemiklerine kadar işleyen bir üşüme de vardı. Bu sefer onu öldüren soğuk olacaktı.

Son ölümü ateşin marifetiydi. Yandım. Varamyr en başta, kafa karışıklığıyla, Sur’daki bir yaycının onu ateşli bir okla deldiğini düşünmüştü… fakat ateş, Varamyr’in içindeydi, onu tüketiyordu. Ve acı…

Varamyr daha önce dokuz kez ölmüştü; bir kez bir mızrak darbesiyle, bir kez boğazındaki ayı dişleriyle, bir kez de ölü bir enik doğururken bir kan gölünün içinde. İlk ölümünü sadece altı yaşındayken yaşamıştı; babasının baltası onun kafatasına gir­diğinde. Bu bile, bağırsaklarında yanan, kanatlarında çıtırdayan ve onu tüketen ateş kadar ızdırap verici değildi. Varamyr uçarak ateşten kaçmaya çalıştığında dehşeti, alevleri körüklemiş ve daha derin yanmaya sebep olmuştu. Varamyr bir an Sur’un üzerinde süzülüyordu, kartal gözleriyle aşağıdaki insanların hareketlerini izliyordu. Sonra, alevler Varamyr’in kalbini kara bir cürufa dö­nüştürmüş ve ruhunu kendi derisine yollamıştı, Varamyr kısa bir zaman için çıldırmıştı. Bunu hatırlamak bile onu titretmeye yetti.

Varamyr o an ateşin söndüğünü fark etti.

Geriye kalan, yanmış odunlardan ibaret gri siyah bir dağınık­lıktı. Hâlâ duman var, sadece odun lazım. Varamyr, acıya karşı diş­lerini gıcırdatarak, Thistle’ın ava çıkmadan önce topladığı kırık dallardan oluşan yığına doğru süründü ve küllerin üstüne birkaç çubuk attı. “Yakala,” diye gakladı. “Yan.” Közlere üfledi. Orma­nın, tepenin ve toprağın isimsiz tanrılarına sözsüz bir dua okudu.

Tanrılar cevap vermedi. Bir süre sonra duman da tütmez oldu. Küçük kulübe hâlihazırda soğuyordu. Varamyr’in çakmak­taşı, kavı ya da kuru çırası yoktu. Ateşi tekrar yakması mümkün değildi, kendi başına yapamazdı. “Thistle,” diye seslendi, sesi ça­tallıydı ve acıyla keskindi. “Thistle!”

Kadının çenesi sivriydi, burnu basıktı ve tek yanağında, üstün­de dört siyah kıl olan bir et beni vardı. Çirkin ve sert bir yüzdü ama Varamyr o yüzü kulübenin kapısında görebilmek için çok şey verirdi. Gitmeden önce onu almalıydım. Thistle gideli kaç zaman olmuştu? İki gün? Üç? Varamyr bilmiyordu. Kulübenin içi ka­ranlıktı ve Varamyr bir uyuyup bir uyanıyordu, dışarıda gündüz mü yoksa gece mi olduğundan asla emin olamıyordu. “Bekle,” demişti Thistle. “Yiyeceklerle birlikte geri döneceğim.” Ve Va­ramyr aptal gibi beklemişti. Haggon’ı, Tümsek’i ve uzun hayatı boyunca yaptığı bütün hataları düşünerek beklemişti ama günler, geceler geçmişti ve Thistle dönmemişti. Geri gelmeyecek. Varamyr, kendi kendini ele verip vermediğini merak etti. Thistle ona bak­mış ve aklından geçenleri okumuş olabilir miydi? Yoksa Varamyr ateşli rüyalarında bir şeyler mi mırıldanmıştı?

Haggon’ın, zelâlet dediğini duydu. Adam orada, o odanın için­deydi sanki. “O yalnızca çirkin bir mızrak karısı,” dedi Varamyr ona. “Ben büyük bir adamım. Ben Varamyr’im. Varg, derideğişti- ren. Onun yaşaması ve benim ölmem doğru değil.” Kimse cevap vermedi. Odada kimse yoktu. Thistle gitmişti. Varamyr’i terk et­mişti, tıpkı diğerleri gibi.

Annesi de onu terk etmişti. Tümsek için ağladı ama benim için hiç ağlamadı. O sabah, Varamyr babası tarafından Haggon’a götü­rülmek üzere yataktan kaldırıldığında, annesi Varamyr’in yüzüne bile bakmamıştı. Varamyr ormanın içine doğru sürüklenirken avazı çıktığı kadar bağırmış ve tekmeler atmıştı ama babası tokat­layıp ona sessiz olmasını söylemişti. Oğlunu Haggon’ın ayakla­rının dibine fırlatırken, “Sen kendi türünün yanında olmalısın,” demişti.

Varamyr titreyerek, haksız değildi, diye düşündü. Haggon bana çok şey öğretti. Bana avlanmayı, balık tutmayı, gövdeleri parçalamayı, balık temizlemeyi, ormanda yolumu nasıl bulacağımı öğretti. Bana varg olmayı ve derideğiştirenin sırlarını öğretti, fakat benim istidadım onunkin­den daha güçlüydü.

Varamyr yıllar sonra anne ve babasını bulmaya çalışmıştı; on­lara, Yumru’nun, büyük Varamyr Altıderi’ye dönüştüğünü söyle­yecekti ama onlar ölmüş ve gömülmüştü. Ağaçların ve derelerin içine gitti. Kayaların ve toprağın içine gitti. Kumların ve küllerin içine gitti. Tümsek’in öldüğü gün, orman cadısı, çocuğun annesine bun­ları söylemişti. Yumru, toprağın bir parçası olmak istememişti.

Ozanların onun kahramanlıklarıyla ilgili şarkılar söyleyeceği ve güzel kızların onu öpeceği bir günün hayalini kurmuştu. Büyüdü­ğümde Sur’un Ötesindeki Kral olacağım, diye söz vermişti kendine. Olmamıştı ama yaklaşmıştı. Varamyr Altıderi, insanların korktu­ğu bir isimdi. Varamyr, Mance Rayder’ın sağ yanında otururdu, mücadelelere dört metrelik bir kar ayısının sırtında giderdi ve üç kurtla bir gölge kedisini köle olarak tutardı. Beni buraya getiren Mance’ti. Dinlememeliydim. Ayımın derisine girmeli ve Mance’i parça­lara ayırmalıydım.

Mance’ten önce, Varamyr bir çeşit lorddu. Daha evvel Hag- gon’a ait olan, yosundan, çamurdan ve kütüklerden inşa edilmiş bir kalede tek başına yaşardı, hayvanları ona eşlik ederdi. Varam- yr’e biat etmiş bir düzine köy vardı. Vergilerini ekmek, tuz ve elma şarabıyla öderlerdi, bahçelerinden meyveler ve tarlaların­dan sebzeler getirirlerdi. Varamyr etini bizzat bulurdu. Canı ne zaman bir kadın istese, gölge kedisini kadının peşine salardı ve Varamyr’in göz koyduğu her kız uysalca onun yatağına girerdi. Bazıları ağlayarak gelirdi, evet, ama yine de gelirlerdi. Varamyr onlara tohumlarını verir, saçlarından bir bukleyi yadigâr olarak alır ve onları geri gönderirdi. Zaman zaman, bir köy kahramanı, canavarı katletmek ve kız kardeşini, sevgilisini ya da kızını kur­tarmak için elinde bir mızrakla ortaya çıkardı. Varamyr onları öl­dürürdü ama kadınlara asla zarar vermezdi. Hatta bazı kadınları çocuklarla kutsamıştı. Cılız yaratıklar. Yumru gibi çelimsiz ve ufak şeyler. Üstelik hiçbirinin istidadı yok.

Korku onu ayağa kalkmaya zorladı. Varamyr, yarasından akan kanı durdurmak için böğrünü tuttu ve yalpalayarak kapıya yü­rüdü. Kapıyı örten eski püskü deriyi kenara çektiğinde beyaz bir duvarla yüz yüze geldi. Kar. İçerinin o kadar karanlık ve dumanlı olması boşuna değildi. Kulübe, kara gömülmüştü.

Varamyr duvarı ittiğinde ufalanıp dağılan kar, hâlâ yumu­şak ve ıslaktı. Dışarıda, gece ölüm kadar beyazdı. Gümüş ayın etrafında solgun ve ince bulutlar dans ediyordu, binlerce yıldız soğuk gözlerle onları izliyordu. Varamyr, kar yığınlarının altına gömülen diğer kulübelerin kambur şekillerini görebiliyordu. Ku­lübelerin arkasında, buzla zırhlanmış bir büvet ağacının solgun gölgesi vardı. Güneydeki ve batıdaki tepeler, rüzgârla uçuşan kar tanelerinden başka hiçbir şeyin hareket etmediği engin ve beyaz bir ıssızlıktı. Kadının ne kadar uzağa gitmiş olabileceğini merak ederek, “Thistle,” diye seslendi Varamyr güçsüzce. “Thistle. Ka­dın. Neredesin?”

Uzakta bir kurt uludu.

Varamyr ürperdi. Bu ulumayı, Yumru’nun bir vakitler anne­sinin sesini tanıdığı kadar iyi tanıyordu. Tek Göz. O, Varamyr’in üç kurdunun en yaşlı, en iri ve en amansız olanıydı. Avcı daha in­ceydi, daha hızlıydı, daha gençti. Sinsi, daha kurnazdı. Fakat ikisi de Tek Göz’den korkardı. Yaşlı kurt korkusuzdu, merhametsizdi, vahşiydi.

Varamyr, kartalın ölümüyle gelen ızdırabın içinde, diğer hay­vanlarının kontrolünü kaybetmişti. Gölge kedisi ormana kaç­mıştı. Kar ayısı, pençelerini etrafındakilere çevirmiş ve bir mız­rak tarafından devrilmeden önce dört adamı parçalara ayırmıştı, menziline girse Varamyr’i de katlederdi, ondan nefret ediyordu, Altıderi ne zaman onun derisine girse ya da sırtına çıksa, ayı öf­keyle doluyordu.

Ama Varamyr’in kurtları…

Kardeşlerim. Sürüm. Varamyr nice soğuk gecelerde kurtlarıy­la birlikte uyumuştu, hayvanların tüylü bedenleri onun etrafına yığılmış ve onu sıcak tutmuştu. Öldüğümde etimi yiyecekler. Geriye sadece, bahar geldiğinde karları ve buzları eritecek havala­rı karşılamak üzere kemiklerimi bırakacaklar. Bu düşünce tuhaf bir şekilde rahatlatıcıydı. Varamyr’in kurtları onun için defalarca yiyecek bulmuştu, sonunda Varamyr’in onları besleyecek olması gayet münasip görünüyordu. Varamyr ikinci hayatına, kendi ce­sedinin sıcak etini parçalayarak başlayabilirdi.

Bağ kurulması en kolay hayvanlar köpeklerdi; insanlara o ka­dar yakın yaşıyorlardı ki neredeyse insanlardı. Bir köpeğin derisi­ne girmek, kullanılmaktan yumuşamış bir eski bir çizme giymeye benzerdi. Bir çizmenin bir ayağı kabul etmek üzere şekillenmesi gibi, bir köpek de bir tasmayı kabul etmek üzere şekillenmişti, insan gözünün göremediği bir tasmayı bile. Kurtlar daha zordu. Bir adam bir kurtla dost olabilirdi, hatta bir kurdu eğitebilirdi, ama hiçbir adam bir kurdu gerçekten ehlileştiremezdi. Haggon sık sık, “Kurtlar ve kadınlar bir ömür için bağlanırlar,” derdi. “Birini aldığında onunla evlenmiş olursun. Kurt o gün itibarıyla senin parçan olur, sen de onun parçası olursun. İkiniz de değişirsiniz.”

Avcı, en iyisinin, diğer hayvanlara hiç dokunmamak olduğu­nu söylerdi. Kediler kibirli ve zalimdi, sana her an saldırabilir- lerdi. Karacalar ve geyikler avdı; uzun süre giyilirlerse, en cesur adamı bile bir korkağa dönüştürürlerdi. Ayılar, yaban domuz­ları, porsuklar, gelincikler… Haggon bu türlerle bağ kurmazdı. “Bazı derileri asla giymek istemezsin evlat. Dönüşeceğin şeyden hiç hoşlanmazsın.” Haggon’a göre en beteri kuşlardı. “İnsanla­rın topraktan ayrılmaması gerekir. Bulutların arasında çok faz­la zaman geçirirsen, bir daha yere inmek istemezsin. Şahinleri, baykuşları, kuzgunları deneyen derideğiştirenler gördüm. Kendi derilerinin içindeyken bile, bir rüyanın içindeymişçesine oturup yukarıdaki kahrolası maviyi seyrederlerdi.”

Bununla birlikte, bütün derideğiştirenler aynı şekilde düşün­mezdi. Bir keresinde, Yumru on yaşındayken, Haggon onu bir derideğiştirenler buluşmasına götürmüştü. Grupta varglar ço­ğunluktaydı; kurt kardeşler, fakat Yumru diğerlerini daha ilginç ve daha büyüleyici bulmuştu. Borroq, sahip olduğu yaban domu­zuna çok benziyordu, tek eksiği uzun azı dişleriydi. Orell’in bir kartalı vardı, Briar’ın da bir gölge kedisi (Yumru onları gördüğü anda kendisi için bir gölge kedisi istemişti), keçi kadın Grisella…

Ama onların hiçbiri Varamyr Altıderi kadar güçlü değildi. Taş kadar sert elleri olan, uzun boylu ve acımasız Haggon bile onun kadar güçlü değildi. Varamyr, Haggon’ı Grideri’nin içinden çı­karıp hayvanı kendisi için aldıktan sonra, avcı ağlayarak can ver­mişti. Senin için ikinci bir hayat yok yaşlı adam. Varamyr’in o vakitler kullandığı isim Üçderi’ydi. Grideri dördüncü olmuştu fakat yaşlı kurt güçsüz ve neredeyse dişsizdi, çok geçmeden Haggon’ı takip edip ölmüştü.

Varamyr istediği hayvanı alabilirdi, onları kendi iradesine bağ­layabilirdi, onların derilerini kendi derisi yapabilirdi. Köpek, kurt ya da porsuk…

Thistle, diye düşündü.

Haggon buna zelâlet derdi, bütün günahların en karası, fakat Haggon ölmüştü, tükenmişti, yanmıştı. Mance de Varamyr’e la­net okurdu ama Mance katledilmiş ya da ele geçirilmişti. Kim­se bilmeyecek. Ben mızrak karısı Thistle olacağım ve Varamyr Altıderi ölecek. Varamyr, bedeniyle birlikte istidadının da yok olacağını düşünüyordu. Kurtlarını kaybedecekti ve hayatının geri kalanını cılız, siğilli bir kadın olarak yaşayacaktı… ama yaşayacaktı. Eğer geri gelirse. Eğer hâlâ onu alacak kadar güçlü olursam.

Bir baş dönmesi dalgası Varamyr’e çarptı. Varamyr kendini dizlerinin üstünde buldu, elleri bir kar yığınına gömülmüştü. Aldığı bir avuç dolusu karla ağzını doldurdu. Karı sakallarına ve çatlak dudaklarına sürdü, ıslaklığı emdi. Su o kadar soğuktu ki, Varamyr zorla yutkundu ve teninin ne kadar sıcak olduğunu bir kez daha fark etti.

Erimiş kar onu daha fazla acıktırdı. Varamyr’in midesi suya de­ğil yemeğe özlem duyuyordu. Kar durmuştu ama rüzgâr yükseli­yordu, havayı kristallerle dolduruyordu, kar yığınlarının arasında güç bela ilerleyen Varamyr’in yüzünü kamçılıyordu, Varamyr’in böğründeki yara bir açılıp bir kapanıyordu. Varamyr büvet ağacına vardığında, yerde, kol değneği olarak kullanılabilecek uzunlukta bir dal buldu. Dala dayandı ve sendeleyen adımlarla en yakındaki kulübeye doğru yürüdü. Köylüler kaçarken bir şeyler unutmuş olabilirlerdi… bir çuval elma, biraz kuru et, Varamyr’i Thistle dö­nene kadar hayatta tutacak herhangi bir şey.

Dal onun ağırlığının altında kırıldığında ve bacakları bedeninin altından kayıp gittiğinde, Varamyr neredeyse kulübeye varmıştı.

Varamyr, karlar onun kanıyla kırmızılaşırken orada ne kadar zaman yattığını söyleyemezdi. Kar beni gömecek. Huzurlu bir ölüm olacaktı. Sonlara doğru kendini sıcak hissettiğini söylerler, sıcak ve uyku­lu. Tekrar sıcaklık hissetmek güzel olacaktı ama Sur’un ötesinde­ki o yeşil ve ılık toprakları asla göremeyeceğini düşünmek Varam- yr’i hüzünlendirdi, Mance eskiden o topraklar hakkında şarkılar söylerdi. Haggon, “Sur’un ötesindeki dünya bizim türümüz için değil,” derdi. “Özgür insanlar derideğiştirenlerden korkar ama bize saygı da gösterirler. Sur’un güneyinde, diz çökenler bizi avlar ve domuz keser gibi keser.”

Beni uyardın, diye düşündü Varamyr, ama bana Doğugözcüsü’nü gösteren de sendin. Varamyr o vakit en fazla on yaşındaydı. Hag- gon, bir düzine kehribar zinciri ve üstünde post yığınları olan bir kızağı; altı şarap matarası, bir kalıp tuz ve bir bakır kazanla takas etmişti. Doğugözcüsü, ticaret için Kara Kale’den daha iyi bir yerdi; denizin karşısındaki masalsı toprakların mallarıyla dolu gemiler oraya gelirdi. Kargalar, Haggon’ı bir avcı ve Gece Nöbet- çileri’nin dostu olarak tanırdı, adamın Sur’un ötesindeki hayattan getirdiği haberleri memnuniyetle karşılarlardı. Bazıları onun bir derideğiştiren olduğunu bilirdi ama kimse bundan bahsetmezdi. Yumru’nun sıcak güneyle ilgili hayaller kurmaya başladığı yer, Kıyıdaki Doğugözcüsü’ydü.

Varamyr, alnında eriyen kar tanelerini hissedebiliyordu. Bu, yanmak kadar kötü değil. Bırak uyuyayım ve bir daha asla uyanmaya­yım, bırak ikinci hayatıma başlayayım. Kurtlar artık daha yakındaydı. Varamyr onları hissedebiliyordu. Zayıf etini geride bırakacak ve kurtlardan biriyle bütünleşecekti, geceleri avlanacak ve aya doğru uluyacaktı. Varg, gerçek bir kurt olacaktı. Ama hangisi?

Sinsi olmazdı. Haggon buna zelâlet derdi ama Sinsi, Tek Göz tarafından döllenirken Varamyr defalarca dişi kurdun derisine gir­mişti. Bununla birlikte yeni hayatını bir kancık olarak geçirmek istemiyordu, meğerki başka bir seçeneği kalmasın. Avcı onun için daha uygun olabilirdi, genç erkek… ama Tek Göz daha iri ve daha amansızdı, üstelik Sinsi ne zaman kızışsa, onu Tek Göz alırdı.

Haggon, kendi ölümünden birkaç hafta önce, “Unuttuğunu söylerler,” demişti Varamyr’e. “Bir insanın eti öldüğünde, ruhu hayvanın içinde yaşamaya devam eder fakat anıları her gün biraz daha silikleşir. İnsan daha az varg ve daha çok kurt olur, sonunda insana dair her şey kaybolur ve geriye yalnızca hayvan kalır.”

Varamyr bunun doğru olduğunu biliyordu. Bir zamanlar Orell’e ait olan kartalı aldığında, diğer derideğiştirenin onun mevcudiyetine öfkelendiğini hissetmişti. Orell, dönek Jon Kar tarafından katledilmişti ve katiline duyduğu nefret o kadar güç- lüydü ki Varamyr de kendini varg çocuktan nefret ederken bul­muştu. Onu, yanında sessizce yürüyen beyaz ulu kurtla gördüğü anda, Kar’ın ne olduğunu anlamıştı. Bir deri değiştiren, başka bir deri değiştireni her zaman hissedebilirdi. Mance ulu kurdu almama izin vermeliydi. Bu, krallara yakışır bir ikinci hayat olurdu. Varamyr bunu yapabilirdi, bundan emindi. Kar’ın istidadı güçlüydü ama delikanlı eğitilmemişti, yaratılışıyla gurur duyması gerekirken onunla mücadele ediyordu.

Varamyr, büvet ağacının beyaz gövdesinden ona bakan kırmı­zı gözleri görebiliyordu. Tanrılar beni tartıyor. İçinden bir ürperti geçti. Varamyr kötü şeyler yapmıştı, korkunç şeyler. Çalmıştı, öldürmüştü, tecavüz etmişti. İnsan eti yemişti ve can çekişen adamların parçalanmış boğazlarından fışkıran kanı içmişti. Or­manlarda düşmanlarını gizlice takip etmiş ve uyuduklarında on­lara saldırmıştı, onların karınlarını parçalamış ve iç organlarını çamurlu toprağa saçmıştı. Etleri nasıl da tatlıydı. “Bunları yapan hayvandı, ben değildim,” dedi Varamyr boğuk bir sesle. “Bana bahşettiğiniz istidattı.”

Tanrılar cevap vermedi. Varamyr’in nefesi solgun bir sis hâ­linde havada asılı kaldı. Sakalının buz tuttuğunu hissedebiliyor­du. Varamyr Altıderi gözlerini kapadı.

Deniz kıyısındaki küçük bir kulübeye, inleyen üç köpeğe ve bir kadının gözyaşlarına dair eski bir rüyayı gördü.

Tümsek. Tümsek için ağlıyor ama benim için hiç ağlamadı.

Yumru, normal vaktinden bir ay önce doğmuştu, öyle sık has­talanan bir çocuktu ki kimse yaşayacağını düşünmemişti. Annesi, ona münasip isim vermek için neredeyse dört yıl beklemişti ve o arada iş işten geçmişti. Bütün köy onu Yumru diye çağırma­ya alışmıştı. Bu ismi ona, o daha annesinin karnındayken ablası Meha vermişti. Tümsek’in adını da Meha koymuştu ama Yum- ru’nun küçük kardeşi vaktinde doğmuştu, annesinin memesini iştahla emen, iri, kırmızı ve sıhhatli bir çocuktu. Annem ona baba­mın adını verecekti. Ama Tümsek öldü. İsim gününden üç gün önce, o iki ve ben beş yaşındayken öldü.

Orman cadısı, çocuğun ağlayan annesine, “Yavrunuz şimdi tanrılarla birlikte,” demişti. “Bir daha asla acı çekmeyecek, asla acıkmayacak, asla ağlamayacak. Tanrılar onu toprağın içine aldı, ağaçların içine. Tanrılar etrafımızda. Onlar kayaların ve derelerin içinde, kuşların ve hayvanların içinde. Tümsek onlarla birleşme­ye gitti. O, dünya ve dünyadaki her şey olacak.”…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıEjderhaların Dansı - Kısım: 1 - Buz ve Ateşin Şarkısı 5
  • Sayfa Sayısı608
  • YazarGeorge R. R. Martin
  • ÇevirmenSibel Alaş
  • ISBN9789944826976
  • Boyutlar, Kapak140 x 210 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2013-7

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur