Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Nancy Pickard;

“Beş Macavity, Dört Agatha, Bir Anthony, Bir Shamus Ödülü kazanmıştır. Bu dört ödülü kazanan tek yazar konumundadır.”

Jody Linder, güzel bir yaz gününde sarsıcı bir haber alır: Babasının katili olarak hapis yatan adam salıverilmiş, Kansas’taki küçük Rose kasabasına geri dönmektedir. Babasının vurularak öldürüldüğü, annesinin ise kaybolduğu ve cinayete kurban gittiğine hükmedildiği fırtınalı gecenin üzerinden yirmi üç yıl geçmiştir. Ne amcalarıyla eniştesinin kendisini koruyup bağırlarına basmaları ne de büyükannesi ile büyükbabasının güvenli bir limanı andıran çiftliği, o felaket gecesinde Billy Crosby’nin sebep olduğu acıları silebilmiştir.
Hayatını babasının masumiyetini kanıtlamaya adayıp avukat olan oğlu Collin’in çabaları sayesinde Billy Crosby artık serbesttir. Kasabanın küçük nüfusuna rağmen çocukluklarından beri birbirlerinden uzak durmaya çalışan Jody ile Collin, kaybettiklerinden dolayı duydukları üzüntünün ortak olduğunu keşfederler.

Jody eski yaraları deştikçe ailesinin trajik geçmişine dair ürkütücü sırlar ortaya çıkmaya başlar. Bu mücadele ve zorluklara rağmen daha iyi bir geleceğe, hatta belki de aşka dair umutlar besleme cesaretini gösterir.

“Pickard öykü anlatmak konusunda doğuştan yetenekli.”
-The New York Times-

“Sizi bütün gece uyutmayacak. Nancy Pickard’ın zekâsı ve meraklı anlatımı insanı asla hayal kırıklığına uğratmıyor.”
-Julie Garwood-

“Nancy Pickard aileler ve ilişkiler; nefret, arzu ve aşk; sadakat ve ihanet, özellikle de sırların yıpratıcı gücü hakkında başarıyla örülmüş romanlar yazıyor.”
-The Boston Globe-

“Bu kitap sürükleyici bir roman, ustaca yapılmış bir karakter incelemesi ve edebi açıdan nadir rastlanan bir eser.”
-The Kansas City Star-

“Pickard’ın Kansas’a dair öyküleri ağır başlılık ve küçük kasabaların dramlarıyla dolu. Fırtına Pickard’a hak ettiği geniş okuyucu kitlesini kazandıracaktır.”
-The Denver Post-

9 Haziran 2009 Yirmi altı yaşına dek Jody Linder’ın “mutluluk” konusunda kuşkuları vardı. Bu huyundan nefret ediyordu; çünkü gayet güzel olabilecek anları kendine zehir edebiliyordu, ama sonuçta burası Kansas’taki Rose kasabasıydı. Daha geçen yıl bir hortum meydana gelmiş, Jody’nin evinden birkaç kilometre ötede üç kişinin ölümüne neden olmuştu. Hem de bu hortum güneş pırıl pırıl parlarken ortaya çıkmıştı! Kışın kar fırtınaları oluyordu, yazın ise çayır yangınları. Tanıdığı birileri sürekli iflas ediyor; evlerini, çiftliklerini, işlerini kaybediyorlardı. Bazen de hiç ummadığınız anda ölüyorlardı. Mesela iyi bir aileden gelen, kuş uçmaz kervan geçmez bir kasabada yaşayan adamın teki sıradan bir cumartesi gecesi geçirirken birkaç sert adam kasabayı şu hortumlar gibi vurup, o iyi adamı Truman Capote’nin kitaplarındaki ölü yıldızlara çevirebiliyordu. Böyle şeyler oluyordu. Bu paranoya değildi. Bu Jody’nin herkesten iyi bildiği korkunç bir gerçekti; babasının kendisi üç yaşındayken öldürüldüğü, aynı gece annesinin ortadan kaybolduğu düşünülürse bu konuda herkesten daha bilgili olması normaldi tabii. Böyle şeyler oluyordu ve Jody de bunun ispatıydı. İşte bu yüzden, geçmiş, bugünün güvenilmezliğini ispatladığı için, mutluluk Jody Linder’ı endişelendirirdi. Güvende olduğunu hissetmek Jody’nin nelerin gizlenmiş olabileceğini düşünerek her köşeyi kontrol etmesine, çöp bidonlarının kapaklarını açmasına, duş perdelerini aralamasına neden olurdu, çünkü asla bilemezdiniz: Bir katil köşede gizlenebilir, böcekler çöp bidonunda pusuya yatabilir, örümcekler küvetten fırlayabilirdi. Mutluluk kırılgan, değerli ve şüphe edilecek bir şeydi. “Her zirvenin bir düşüşü vardır,” derdi. Bu da kuşku uyandıracak kadar güzel bir Kansas öğleden sonrasında yatağında, yanında Red Bosch ile çırılçıplak yatarken hissettiği endişe çarpıntılarını açıklıyordu. Hava böyle sıcak bir gün için fazla güzel kokuyor, fistolu perdelerinden süzülen ışık öğlen için fazla yumuşak görünüyordu. Uğursuzluğun en büyük belirtisi de sevmediği bu adamla sevişmenin, her ikisinin de doyum anlarınınki gayet iyi olduklarını itiraf etmeliydi ötesinde inanılmaz derecede iyi olmasıydı. Jody final süresinde gözlerini açık tutmuş, böylece Red’in kendinden memnun bir ifadeyle sırıttığını görmüştü. Bu kadar gururlanma, deyiverecekti neredeyse, ama sonra hem bunun hoş bir hareket olmadığına ve Red’in bunu hak etmediğine karar verdi, hem de “Neden kendisiyle gurur duymasın?” diye düşündü. Red, at binmekte, sığırları toparlamakta, saman balyalamakta ve yatakta iyiydi. Bir erkek için daha faydalı yetenekler düşünemiyordu. “Güzel kız,” diye mırıldandı Red, bir parmağını Jody’nin göğüs kemiği üzerinde tembelce gezdiriyordu. “Daha doğrusu, terli kız.” Jody bir elini havaya kaldırıp sonra da terli göbeğine koydu. Red göğsünün derinliklerinden gelen, kendinden memnun bir kahkaha attı.Sıcak, polen kokulu bir esinti pencereden odaya doldu. Jody henüz açmamış hanımelleriyle, çoktan açıp kaybolmuş leylakların kokusunu aldı. Bu imkânsızdı, hayal gücünün oyunuydu, biliyordu. En küçük bir memnuniyet hissiyle bile ortaya çıkabilen kandırmacalardı bunlar. Red’le ikisi, karınları doyunca yarım saat göbeklerini kaşıyan köpek yavruları gibi, sere serpe uzanmışlardı. Bacakları birbirlerine değip yapışmasın diye Red’den birkaç santim uzakta yatan Jody’nin zevkle içini çekişi bastırabileceği bir şey değildi. Ama hemen ardından geri almak, o nefesi ciğerlerine geri göndermek istedi. Evrenin böyle şeyleri duymasına izin veremezdi.Her zirvenin bir düşüşü vardır…Sokağa sapan bir aracın sesi yüzünü pencereye dönmesine, nahoş bir sürpriz olasılığına karşı alarma geçmesine neden oldu.
“Red, duydun mu?”

“Neyi?”

“Şişt!”Tek aracın sesine önce başka bir kamyonetin, sonra da ikincisinin sesleri eklendi, Jody’nin paniği de katlanarak arttı. Daha iyi duyabilmek için dirseklerini çarşafa bastırıp başını ve omuzlarını kaldırdı. Bu araç trafiği 560 kilometre doğudaki Kansas City’de veya 400 kilometre batıdaki Denver’da kayda değer olmayabilirdi. Ama burası kasabanın en sakin sokaklarından biriydi, hem kasaba o kadar küçüktü ki ana caddenin diğer yanındaki tanıdıklarının arabalarını çalıştırdıklarını duyup işe geç kalıp kalmadıklarını anlayabiliyordu. “Birileri evin önünde durdu.”

“Kim?”Jody adama baktı. Bazen, Red’in bir tahtası mı eksik diye merak ediyordu. “Ne oldu ki?” dedi gülerek. Red kendisinden on üç yaş büyüktü, ama Jody bazen kendisinin daha olgun olduğunu düşünüyordu. Red’i yatağında çıplak halde bırakıp yeni, beyaz çarşaflarının arasından sıyrıldı. Yeni bir bazası, yatağı, yatak koruyucusu ve yastıkları olan eski, yüksek, ceviz karyoladan indi. Çıplak ayağı, yine bir o kadar çıplak, güneş ışığında parlayana dek cilalayıp parlattığı ceviz parkeye değer değmez olan biteni görmek için pencereye gitti. Pencereler 1.65’lik Jody’den çok daha yüksekti, camları tertemiz parlıyordu, çerçeveleri ise cilalı ceviz ağacıyla çevrelenmişti. Yol tamiri mi yapılacaktı acaba? Kasabanın bütçesinin trafik ışıklarını çalışır halde tutmaya ancak yettiği düşünülürse pek mümkün değildi. Jody dışarı baktı ve yaşadığı şaşkınlıkla paniğe kapıldı.“Aman Tanrım! Red! Kalk! Giyin! Hemen git buradan!” İki kat yukarıdan gördüğü, annesiyle babasının evinin önüne kamyonetlerini park eden iki amcası ve eniştesinin sinir bozucu görüntüsüydü, hatta amcalarının kasabada olduğundan haberi bile yoktu. Hugh-Jay ile Laurie Jo neredeyse Jody’nin hayatının başlangıcında ölmüş olsalar da oraya hâlâ ailesinin evi diyordu. Tek çocuklarının, yirmi üç yıl önceki meşhur ve vahşet dolu gecenin vârisinin gözünde orası onların eviydi. Adını Jody’nin babasının anne tarafından büyük büyük büyük dedesinden alan Henderson ilçesinin tüm sakinleri de orayı anne-babasının evi olarak görürdü.Yüksek pencerelere doğru Shakespeare’i taklit ederek fısıldadı: ”Gördüğüm bu korkutucu şey de ne?” İngiliz edebiyatı üzerine yaptığı yüksek lisans sevindirici, ancak elde eder etmez öğretmenlik işi bulamayacağına dair şüpheleriyle gölgelediği bir başarıydı. “Kimmiş, öbür sevgilin mi?Red’in ses tonu şakacı olsa da güvensizliği hissediliyordu. “Bir tane bile sevgilim yok ki ‘öbür sevgilim’ olsun.”Kaba denecek kadar patavatsız bir cevap olmuştu, Jody söyler söylemez pişman oldu. “Ben neyim peki?” diye sordu Red alçak sesle. Jody’nin aklına ilk gelen müsaitsin oldu, ama bunu yüksek sesle söylemedi. Red buydu işte, birkaç kilometrelik alandaki, çocuk ya da dede olmayan tek müsait erkekti. Tabii Jody’nin akrabası da değildi. Sevgilisi olmayan âşığına, çarşaflarının üzerine yayılmış sırım gibi kovboya baktı. Parmakları adamın uzun bedeninin yara izleriyle, berelerle dolu olduğunu; yanlış kaynayan kırıkların yerinde tuhaf şişlikler bulunduğunu, küçük ve taze yaralarını biliyordu. Red dünyanın en dikkatli kovboyu değildi. Artık rodeocu değil, sıradan bir çiftlik işçisi olmasına rağmen normal bir rodeocudan daha fazla sıçrar, zıplar, bir şeylerin üzerinden atlardı. Bazen Jody Red’den bu yüzden hoşlandığını düşünüyordu, o sadece bir kovboydu, daha fazlası olduğunu iddia etmezdi. Başka erkeklerin vücutlarının beraber olmuşluğu yoksa da– mesela muhasebeci veya avukatların vücutlarının, ilginç kovboy teninin yanında sıkıcı kaldığı da bir gerçekti.

“Ee?” Red ona meydan okuyordu. Jody bezgin bir ifadeyle baktı, sorudan rahatsız olmuştu ve hem doğru olup hem de Red’i incitmeyecek bir yanıt bulamıyordu. Çıplak sırtını erkeğe dönüp dikkatini pencereden görünen rahatsız edici manzaraya verirken bir yandan da çıplak vücudunu beyaz fistolu perdelerin arkasına gizliyordu. Açık pencereden gelen sıcak esinti, etrafında tehlikeli bir biçimde dolaşıyor, çıplaklığını sokağa ve kazara yukarı doğru bakacak birine sergileme tehlikesi yaratıyordu. Jody alt dudağını ısırıp dişlerinin arasında tuttu. Red, Rose Kafe’de öğle yemeği yedikten sonra, evine, yatak odasına, ona gelmeden hemen önce ağzına nane şekeri atmıştı. Jody kendi ağzında hâlâ nane tadını, adamın yediği sosun keskin acılığının izlerini ve Red’in daha da keskin lezzetini duyuyordu. Nasırlı dokunuşunun teninde bıraktığı his o kadar gerçekti ki sert ellerinin pencereye kadar kendisini izlediğine yemin edebilirdi. Akrabaları gelirken duymak istediği hisler değildi bunlar. İki buçuk ay sonra yeni İngilizce öğretmeni olarak işe başlayacağı lisenin, Jody’nin özgeçmişinde görmek isteyeceği faaliyetler de bunlar değildi. İşi alınca sevinçten havalara uçmuş, ama hemen coşkusunu bastırmıştı.Böyle belirsiz bir ekonomik durumda işini ne kadar zaman elinde tutabileceğini kim bilebilirdi ki? Ya iyi bir öğretmen değilse, ya çocuklar ondan nefret ederse? Ya veliler J.D.Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar* romanına itiraz ederlerse? Bir şey yolunda gittikten sonra ters gidebilecek pek çok şey vardı. Yeni çekilmiş bir dikenli telin gerginliğiyle ikinci kattan aşağıyı izlemeye devam etti. Üç kamyonetin kapıları, sağlam yapılı araçların sert, tok sesiyle kapandı, pat, pat, pat. Şimdi amcalarıyla eniştesi birbirlerine doğru yürüyorlardı. Burada ne işleri vardı ve neden Jody bu konuda hiçbir şey bilmiyordu? Chase Amca’nın Colorado’da, Rocky Dağları’nın doğusundaki yüksek ovalarındaki aile çiftliğini işletiyor olması gerekirdi. Bobby Amca Nebraska, Sand Tepeleri’nde, ailenin üçüncü çiftliğiyle meşgul olmalıydı. Meryl Enişte’nin ise 40 kilometre ötedeki ilçe merkezi Henderson City’deki hukuk bürosunda olması gerekirdi. “Hey,” dedi Red ihmal edildiğini hisseden bir adamın ses tonuyla.
“Şişt.”

* The Catcher in the Rye, Gizli izleme noktasından, gittikçe büyüyen bir panik duygusuyla dışarıya bakmaya devam etti. Amcalarıyla eniştesi verandanın önündeki kaldırımda uzun boylu, geniş omuzlu bir üçlü meydana getirmişlerdi. Amcası Chase betonda bir sigarayı ezerek söndürüp yerden aldı ve gömleğinin cebine koydu; çok düşünceli olduğundan değil, bütün çiftçiler ateş konusunda dikkatli olduğu için yapmıştı bunu. Şimdi amcalarıyla eniştesi hep beraber kapıya doğru yürüyorlardı; kovboy çizmeleri, ütülü pantolonlar, keten gömlekler ve en iyi yazlık hasır kovboy şapkalarını giymiş iri yarı adamlar. Sadece şapkalar bile rahatsız edici bir işaretti. Amcaları en iyi şapkalarını genellikle düğünlere, cenazelere, sığır yetiştiricisi kongrelerine giyer, normal zamanlarda siperlikli şapkaları tercih ederlerdi. Hatta Meryl kordon kravat takıp Belle Hala’nın bir türlü yok edemediği iğrenç ekoseli ceketlerinden birini giymişti. Altında ise Jody’nin iki kat yukarıdan bile yüzünü buruşturduğu kızıl-kahve polyester bir pantolon vardı. Giyimiyle dalga geçerse Meryl’ın ne diyeceğini biliyordu: Dışarıdan gelen avukatları kandırdığını, kendisini ahmak sanmalarının onların aleyhine, kendisinin lehine olduğunu söyleyecekti. Kamyonetleri de resmi bir ziyarete gider gibi, şüphe uyandıracak kadar temizdi. Sıradan bir ziyaret için bunları yapmazlardı. Amcalarıyla eniştesi resmi bir ziyarete giderken duş alır, temiz kıyafetler giyerlerdi. Bu adamlardan ikisinin annesi, diğerinin de neredeyse annesi sayılabilecek olan kadın, yani Jody’nin büyükannesi daha azına razı olmazdı. Eğer Jody’nin ailesinden bir erkek başka birinin evine ayak basacaksa sabun kokmalıydı. Bobby Amca kırk bir yaşında, Chase Amca kırk dört yaşında olabilirlerdi; Meryl Enişte kırk altı yaşında ve aileye evlilik yoluyla girmiş olabilirdi, ama her Linder gibi Jody’nin büyükannesiyle büyükbabası Koca Hugh ve Annabelle Linder’ın koyduğu kurallara göre yaşarlardı. Kirli ve at kokar bir halde kiliseye gidilmezdi. Sığır pisliğine bulanmış çizmeler başkalarının güzel salonlarına sokulmazdı. En önemlisi de kimsenin evine telefon etmeden gidilmezdi, yeğeninizin evine bile. Telefon etmemişlerdi. Geleceklerinden haberi yoktu.Sonra kapı zilini çalarak Jody’yi iyice korkuttular. Ancak gelişlerinin bu yeni duyurusundan sonra ön kapının açıldığını, bir an sonra da Chase Amca’nın boğuk sesiyle “Josephus?” diye seslendiğini duydu. Bu onun adı değildi. Onun adı, annesininki gibi, Laurie Jo’ydu. Josephus, amcalarının ona taktığı addı. Bir elini çıplak göğsünün üzerinde yumruk yaptı: Çiftlikte bir şey mi olmuştu?Büyükbabası Koca Hugh veya büyükannesi Annabelle’e mi bir şey olmuştu? Onlardan birine bir şey olursa ne yapardı, bilemiyordu. Anne-babası öldükten sonra onlar Jody’nin dayanağı olmuşlardı. “Jody?” diye seslendi Chase. Bu kez sesi daha yüksekti. “Hayatım? Evde misin?”Gergin ses tonu en soğukkanlı amcasına hiç uymuyordu. Bir anda Jody onların eşlerini, eski eşlerini, çocuklarını, üvey çocuklarını; yani kendi kuzenlerini ve kuzen sayılabilecek akrabalarını düşündü. Bir sığır sürüsünde pek çok felaket gerçekleşebilirdi. Yaralanmanın, hastanelik olmanın veya bir cenaze evinde düşmenin, yürekleri ve aileleri parçalamanın pek çok yolu vardı. Amcalarıyla eniştesinin böyle beklenmedik bir ziyarette bulunmasına sebep olacak küçük bir sorun düşünemiyordu. Ortada ciddi, telefonla haber veremeyecekleri;hatta daha kötüsü, hep beraber söylemeleri gereken bir şey olmadıkça bu şekilde gelmezlerdi. “Tanrım,” diye fısıldadı, dua eder gibiydi. Çıplak vücudunu örtmek için aceleyle giysilerini aldı. Sarsılmış olmasına rağmen pek de şaşırmamıştı, çünkü iyi olayları kötü olayların takip etmesi, yaşamın ardından ölümün gelmesi kadar kaçınılmaz ve sık rastlanan bir durumdu. Küçükken vardığı bu kanaate göre, işin sırrı bunu önceden görmeye çalışarak darbenin etkisini azaltmaktı. Sorun bu görüşün hiçbir zaman işe yaramamasıydı, her zaman gafil avlanıyordu. Ne kadar ileriyi görmeye çalışsa da kötü haberler canını yakıyor, yaşadığı şoklar sarsıyordu. Birdenbire amcasına hâlâ cevap vermemiş olduğunu fark etti. “Evdeyim Chase Amca! Yukarıdayım! Hemen geliyorum!” diye seslendi. “İstersen biz yukarı gelelim?”
“Hayır!” diye bağırdı. Tanrım, hayır. Red aşağıdan gelen sesi duyar duymaz yatakta doğrulup oturmuştu, çünkü ses ailesi kadar yakın olduğu işverenlerinden birine aitti. Korkutucu yukarı çıkma önerisini de duyduğu için hızla ve ses çıkarmadan yataktan fırlayıp giyinmeye çalışıyordu. “Arka merdivenlerden in,” diye fısıldadı Jody, ama aslında bunu söylemesine hiç gerek yoktu. “Chase burada ne halt ediyor?”Sevgilisinin şapka izine kadar güneşten yanmış, şimdi ise endişeyle çizgilenmiş yüzüne baktı ve bir anda Red Bosch konusunda bir şeyler yapması gerektiğini, bunun ne kadar rahatsız edici olacağını fark etti. Yatağa ilk girdiklerinde Jody, duygusal ilişkiye girilebilecek insanların Tibet öküzü kadar kıt olduğu bir ilçede yaşayan, sekse aç iki kişi olduklarını düşünmüştü. En azından Red evli değildi ve Jody’nin de bazı standartları vardı. Ama Red sevgili gibi davranmaya, sahiplenici bir havaya girmeye başlamıştı, bu da Jody’yi endişelendiriyordu. “Bilmiyorum! Bobby’yle Meryl da gelmişler! Haydi git!”Red beceriksizce yerden kaldırmaya çalıştığı kot pantolonunu elinden düşürdü. Devasa metal kemer tokası gürültüyle yere çarptı. Bir an ikisi de donakalıp birbirlerine baktılar, sonra aceleyle giyinmeye devam ettiler. “Eğer beni burada yakalarlarsa ahırda ipe çekerler,” diye fısıldadı Red. “Dalga mı geçiyorsun? Oraya kadar sağ kalırsan şanslısın!”Red kısmen gülümsedi, kısmen de şakadaki doğruluk payıyla irkildi. Asıl tehdit fiziksel olarak zarar görmek değildi, amcalarla eniştenin yeğenlerini yatağa attığı için onu dövecek halleri yoktu. Tehlike, çiftliklerin eleman almadığı, teker teker iflas ettikleri bir zamanda onu kovmalarıydı. Jody kot pantolonunu, sütyenini, tişörtünü giyip ayağına çoraplarıyla kovboy çizmelerini geçirdi. Red de kıyafetiyle çorabını giyip çizmelerini eline aldı, mutfağa ve arka kapıya inen merdivenlere yöneldi. Jody adamın kamyonetini suçlamalara neden olmayacak bir yere park ettiğini umdu. Saçını şöyle bir fırçalayıp Red’in uzun parmaklarının karıştırdığı koyu renk bukleleri düzeltmeye çalıştı. Acil bir durumda bile, bütün saygın Linder’ların maaşlı çalışanlar gibi işte olmalarının beklendiği gündüz saatinde akrabalarının karşısına darmadağınık çıkamazdı. Amcalarının gözünden hiçbir şey kaçmazdı; ne başka çayırdaki ineklere göz diken bir boğa, ne de ilişkisini saklamaya çalışan bir yeğen. Zaten olağandışı bir şey görürlerse, büyükannesi torununun ne giydiğine kadar her şeyi öğrenecekti. “Geliyorum!” diye seslendi.Sonunda tırabzanlara tutunup merdivenleri ikişer ikişer atlayarak aşağı koştu. “Ne oldu?” diye sorarken nefes nefeseydi. Cilalı hasırdan üç tane kusursuz, yazlık kovboy şapkası duvardaki kancalara asılmıştı. Şeritleri dışında tamamen aynıydılar; gümüş şeritli olan Meryl’ın, örülmüş siyah deriden şeridi olan Chase’indi; Bobby’nin şapkasında ise şerit yoktu. İşte, hayatına getirdikleri tüm mutluluk ve dertlerle, üç akrabası karşısındaydı: Chase, her yıl biraz daha yakışıklı oluyordu; sanki kendini dizginlemesi bir şekilde çenesini biçimlendiriyor, omuzlarını genişletip gövdesini inceltiyor, yüzünde yaşla oluşan çizgileri silip gözlerinin mavisini parlaklaştırıyordu. Bobby kaslı ve sessizdi, geniş yüzünün ifadesiz tekdüzeliği etrafındaki ovaları hatırlatıyordu. Meryl’ın sevecen ve sakin gözleri; Belle‘in kızarmış tavukları ve masa başında avukatlık yapmak yüzünden genişleyen bir beli vardı.

İlk ikisi merhum babasının küçük kardeşleriydi, Meryl da babası için kardeşten farksızdı. Meryl’ın kızarmış, tombul yüzüne bakınca, gözlerinde gördüğü şefkat Jody’yi korkuttu. Meryl Tapper, Belle Hala’yla evlenmeden uzun zaman önce bile babasının en iyi dostuydu. Kendi kalabalık ailesi hırsa ve eğitime değer vermediği için, hem bu özeliklere hem de kendisine değer veren Linder’lara yönelmişti.

Chase Amca’sının gözleri güneş gözlüğünün arkasına gizlenmişti ve loş holde durduğu düşünülürse, bu bile başlı başına şüpheli bir durumdu. Son moda gözlükleri, marka logolu beyaz gömleği, özel dikilmiş pantolonu, işlemeli kemer tokası ve siyah çizmeleriyle Chase, Hollywood’daki kovboy imajını canlandırıyordu, tabii gerçek bir kovboydu ve işinde de çok iyiydi. Jody onun gençken eğlenceli, muzip bir çapkın olduğunu duymuştu, ama Jody’nin babasıyla beraber Chase’in kaygısız mizacı da ölmüştü. Onun tanıdığı Chase disiplinli, sert, alaycı, korumacı ve otoriterdi. Bobby amcası hâlâ bir zamanların heybetli rodeocusu ve tedbirli askeriydi. Şimdi de tel kapının önünde durmuş, sokağa yan dönmüştü. Jody yüzünü göremese de gömleğinin sol kolunun boş olduğunu, manşetinin kemerine sıkıştırıldığını görebiliyordu. Kolunu Körfez Savaşı sırasında Irak’ta kaybetmişti, ağabeyinin ölümünden hemen sonra orduya yazılırken kendisini savaşın beklediğini bilmiyordu. Kapıda dururken birini bekliyor ya da bir şeyi gözlüyor gibi bir hali vardı. “Ne oldu?” diye sordu Jody. Birden merak etti, insanlar yirmi üç yıl önce babasının öldürülüp annesinin kaybolduğu günde de birbirlerine bunu mu sormuşlardı? Komşularının yaşlı ve korku dolu gözlerini gördüklerinde, Jody gibi, hızla çarpan kalpleri ve titreyen sesleriyle aynı soruyu mu sormuşlardı? Ne var? Ne oldu? Bir şey mi oldu? Rose herkesin birbirini gözettiği küçük bir kasabaydı, hatta bazılarına göre ölmek üzereydi. Jody annesi babası olmadan büyümüştü, ama bu kasabada üzerine titrenmiş, korunmuştu. Bazen bütün kasaba bebek bakıcılarından oluşuyormuş gibi hissederdi. “Bill Crosby’nin cezası hafifletilmiş,” dedi Chase duygusuz bir tavırla.Jody başını salladı, ne olduğunu anlayamıyordu. “Ne?”

“Jody, hapisten çıkıyor,” diye tekrarladı avukat olan Meryl, hemen ardından da ikinci bombayı patlattı. “Vali bu sabah serbest bıraktı.” Bunu üçüncü bomba takip etti. “Öğleden sonra evine dönüyor.”Jody’nin bu haber karşısındaki görünüşü yüzünden Chase elini uzatıp onu sakinleştirmek için sağ kolunu tuttu. “Hafifletilmiş mi?” Jody bu kelimeyi söylerken yabancı bir dili telaffuz etmeye çalışır, kelimeyi anlamadan heceleri taklit eder gibiydi. Bill Crosby yirmi üç yıldır hapisteydi. Jody’ye Ne söylendiği, vaat edildiği kadarıyla yakın zamanda çıkması da söz konusu değildi. Jody’nin haberi kavraması için beklediler. Kızın kaşları çatıldı, hâlâ anlayamıyordu. “Yani onu hapisten salıverdiklerini mi söylüyorsunuz?”Meryl başıyla onayladı. “Evet. Öyle söylüyoruz.”Jody’nin soluğu kesilmişti, sırayla amcalarına ve eniştesine baktı. “Dışarı mı çıktı? Buraya mı dönüyor? Rose’a mı dönüyor?”Kapıda nöbet tutmaya devam eden Bobby ona doğru döndüğünde kızın gözlerinin dehşet ve inanmazlıkla açıldığını gördü ve başını salladı. Genellikle öfkelenmek üzereymiş gibi çıkan kalın sesiyle “Bu kalacak demek değil,” dedi. Dudaklarının kenarları aşağı doğru kıvrıldı. “Vuracağım onu.”“Silahı ben veririm sana,” dedi Jody. Cesaret gösterisi inandırıcı değildi. Elini ağzına kapatıp “Hayır!” diye fısıldadı ve gözyaşlarına boğuldu. “Nasıl olur?” Bağırırken, hissettiği üzüntü, korku ve suçlama gözlerinden okunuyordu, “Buna nasıl izin verirsiniz?”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıFırtına Kokusu
  • Sayfa Sayısı368
  • YazarNancy Pickard
  • ISBN9786055358228
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEphesus Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur