Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır

Flannery O'Connor

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır

hercikisinbirinisivardirFlannery O’Connor’dan daha önce yayımladığımız İyi İnsan Bulmak Zor çok sevildi. Şimdi de yazarın ölümünden sonra yayımlanmış ikinci öykü kitabına yer veriyoruz Metis Edebiyat’ta: Her Çıkışın Bir İnişi Vardır’da yine dokuz güzel öykü var. Karakterlerin hepsi insani zaaflardan fazlasıyla nasibini almış saplantılı tipler: Kimi erdemli olmayı, kimi iyilik yaparak başkalarını “kurtarmayı”, kimi değişime ve ilerlemeye ayak uydurmayı, bazıları da ırkçılık gibi sosyal sorunları dert edinmiş ya da ölüme kafayı takmış insanlar. O’Connor bu karakterlerin kendilerini içine düşürdükleri durumları tasvir ederken, anlatı kazanına bolca ironi, epeyce gerilim, biraz trajedi, bir çimdik de komedi katıyor. Böylece, evet hayli karanlık, ama okuması keyifli öyküler çıkıyor ortaya.

YAZAR HAKKINDA: 1925’te Amerika’nın Georgia eyaletinde doğdu. 1946’da Iowa Yazarlık Atölyesi’ne kabul edildi. 1951’de deri veremi teşhisi koyulması üzerine Georgia’daki aile çiftliğine geri döndü ve hayatının geri kalanını orada geçirdi. Koyu bir Katolik olan O’Connor çiftlikte yaşadığı süre boyunca Katolik teolojisi üzerine kitaplar okudu, zaman zaman inanç ve edebiyat üzerine konferanslar verdi. Hastalığıyla mücadele ettiği on üç yıl süresince yazdığı öyküler iki kitapta toplandı. Kısa öykülerinin haricinde Wise Blood (1952) ve The Violent Bear It Away (1960) başlıklı iki roman da yazan O’Connor 1964 yılında hastalığının ilerlemesi sonucu öldü.

***

HER ÇIKIŞIN BİR İNİŞİ VARDIR
DOKTOR, Julian’ın annesine dokuz kilo vermesini öğütlemişti, tansiyonu yüksekti; bundan böyle her çarşamba gecesi Julian annesini otobüsle kente, zayıflama kursuna götürmek zorundaydı. Kurs yaşları elliyi aşkın, kiloları 75 ile 90 arasında değişen çalışan kadınlar için açılmıştı. Annesi incelerinden sayılırdı ama dediğine bakılırsa hanımlar ne yaşlarını açıklıyorlardı ne de kilolarını. Artık zenciler de alındığından Julian’ın annesi otobüslere tek başına binemiyordu, ama şu zayıflama kursu hayattaki birkaç keyfinden biriydi, üstelik sağlığı açısından gerekliydi ve de bedavaydı, dolayısıyla oğlundan, onun uğruna katlandıklarını düşünerek en azından annesini oraya götürüvermesini istemişti. Julian annesinin nelere katlandığını düşünmekten hoşlanmıyordu ama yine de her çarşamba gecesi hiç ses çıkarmadan onu kursa götürüyordu.
Annesi hazırdı, sofadaki aynanın karşısında şapkasını giyiyordu; kapıya çakılmış gibi görünen Julian ise ellerini arkasında kavuşturmuş, Aziz Sebastian gibi okların bedenini delmesini bekliyordu. Şapka yeniydi, annesine yedi buçuk dolara patlamıştı. “Bu kadar para vermemeliydim,” diyordu durmadan, “vermemeliydim evet. Çıkarayım da yarın geri götüreyim. Hiç almamalıydım ya.”
Julian gözlerini havaya dikti. “Hayır,” dedi, “almakla iyi etmişsin. Lütfen giy de gidelim artık.” İğrenç bir şapkaydı aslına bakılırsa. Kenarından geçen mor kadife şerit öbür uçtan sarkıyordu;
gerisi yeşildi, içi boşaltılmış bir minderi andırıyordu. Evet evet, gülünçten çok rüküş, acınılası bir şeydi. Annesinin hoşuna giden şeyler hep böyle ufak tefekti ve Julian’ın içine sıkıntı verirdi.
Annesi bir kere daha havaya kaldırdı şapkayı, sonra tepesine kondurdu usulca. Kırmızı yüzünün iki yanından iki tutam ak saç taşmıştı; öyleyken, gökmavisi gözleri on yaşındaykenki kadar saf, hiçbir deneyimden etkilenmemiş görünüyordu. Julian annesinin, oğlunu yedirip giydirmek, okutmak adına bunca savaşmış dul bir kadın olduğunu, dahası onu hâlâ paraca desteklediğini ve “ayakları üstünde durmayı başarana kadar” destekleyeceğini bilmese, kente götürmek zorunda kaldığı küçük bir kız gözüyle bakardı ona.
’Tamam,” dedi Julian. “Hadi gidelim artık.” Kapıyı açtı, onu bir an önce harekete geçirmek için tek başına yürüdü bayırdan aşağı. Gök soluk menekşe rengindeydi, evler göğe karşı kapkara duruyordu, bu şişkin, pas rengindeki ucubeler tekdüze bir çirkinlikteydi, içlerinden rasgele ikisi bile birbirine benzemediği halde. Kırk yıl önce seçkin bir semt sayıldığından, annesi burada bir ev edinmekle akıllıca davrandıklarını ileri sürerdi hep. Evlerin çevrelerindeki çamur birikintilerinde genellikle kir pas içinde çocuklar otururdu. Julian elleri cebinde yürüyordu, başını eğmiş, ileri doğru uzatmıştı; gözleri, kendisini anasının keyfine adadığı bu süre içinde tam bir kayıtsızlık sergileyeceğine ilişkin kararının kesinliğiyle pırıl pırıl yanıyordu.
Kapı kapandı, arkasına baktı, iğrenç şapkasıyla tıknaz gövdenin kendisine doğru yürüdüğünü gördü. “Eee,” dedi annesi, “insan dünyaya bir kere gelir, biraz fazla para harcadım ama hiç değilse harcıâlem bir şey değil bu.”
“Bir gün ben de para kazanacağım,” dedi Julian sıkıntıyla -asla kazanamayacağını biliyordu- “o zaman canın çekti mi bu zırıltılardan bol bol alırsın.” Yalnız önce bu mahalleden taşınacaklardı. İki yanlarındaki en yakın komşuların en az dört-beş kilometre ötede olduğu bir mahalle getirdi gözlerinin önüne.
“Bence hiç başarısız sayılmazsın,” dedi annesi eldivenlerini giyerken. “Okulunu bitireli daha bir yıl oldu. Dünya bile yedi günde kuruldu.”
Zayıflama kursunun derse şapka ve eldivenle gelen, üniversiteye gitmiş bir oğlu olan bir-iki öğrencisinden biriydi Julian’ın annesi. “Her şey zamanla,” dedi, “dünya da öylesine karıştı ki. Bu şapkaöbürlerinden daha iyi durdu başımda, halbuki kız ilk gösterdiğinde, ‘Hemen kaldırın, taş çatlasa giymem,’ demiştim, ama kızcağız, ‘Önce bir deneyin de öyle,’ dedi. Şapkayı başıma geçirdiğinde, ‘Vay vay.. .’ dedim; o da, ‘Bakın,’ dedi, ‘bana sorarsanız bu şapka size yakıştı, siz de şapkaya yakıştınız,’ dedi, ‘hem öyle harcıâlem bir şey değil.'”
Keşke bencil olsaydı, diye düşündü Julian, bencil bir anneyle kendi yazgısına boyun eğmesi kolaylaşabilirdi; keşke içki içen, bağırıp çağıran bir cadı olsaydı. Uç noktasını bulmuş bir iç sıkıntısıyla yürüdü, şehitliğe giden yolda ilerlerken inancını yitiriver-miş biri gibi. Onun asık, umutsuz, sinirli yüzüne bakınca acılı bir ifadeyle kalakaldı annesi. “Birdakika bekle,” dedi, “eve dönüp şunu çıkarayım, yann geri götürürüm. Aklımı oynatmışım düpedüz. O yedi buçuk dolarla elektrik faturasını ödeyebilirim.”
Julian annesinin kolunu hırsla kavradı. “Geri götürmeyeceksin,” diye tısladı dişlerinin arasından, “benim hoşuma gitti.”
“Ama bence…”
“Sus da keyfini çıkar,” diye mırıldandı Julian, sıkıntısı büsbütün artmıştı.
“Dünyanın şu karışık durumunu düşündükçe,” dedi annesi, “bir şeyin keyfini nasıl çıkarabildiğimize şaşmamak elden gelmiyor. Diyorum ya sana, ayaklar baş oldu.”
Julian içini çekti.
“Tabii insan kim olduğunu bilirse her yere gönlünce girip çıkabilir.” Zayıflama kursuna her gidişlerinde bu cümleyi söylerdi. “Oradakilerin çoğu bizim düzeyimizde insanlar değil ama ben herkese nazik davranabilirim. Kim olduğumu biliyorum çünkü.”
“Onların senin nezaketine aldırdıkları yok,” dedi Julian hırsla.
“Kim olduğunu bilmek tek bir kuşak için geçerli yalnızca. Şu anda nerede bulunduğun, kim olduğun konusunda bir şey bildiğin yok senin.”
Annesi durdu, gözlerindeki öfkeparıltısını gizlemedi. “Ben kim olduğumu kesinlikle biliyorum,” dedi, “eğer sen kim olduğunu bilmiyorsan, yazıklar olsun.”
“Öffi,” dedi Julian.
“Büyük deden bu eyaletin eski valilerindendi,” dedi annesi. “Deden de varlıklı bir toprak sahibiydi. Ninen Godhighların kızıydı.”
“Lütfen çevrene bir göz atar mısın?” dedi Julian gergin bir sesle. “Şu anda neredesin?” Çöken karanlıkta pisliği hiç değilse biraz örtülen mahalleye doğru salladı titreyen elini.
“İnsan aslını korur, öyle kalır,” dedi annesi. “Büyük dedenin bir pamuk çiftliği, iki yüz de kölesi vardı.”
“Artık dünyada köle kalmadı,” dedi Julian hırsla.
“Köleyken durumları çok daha iyiydi,” dedi annesi. Julian onun yine bu konuyu açtığını görünce bezginlikle homurdandı. Boş bir raya doludizgin giren bir tren gibi iki günde bir dalardı bu konuya. Konuşmasındaki her durağı, her kavşağı, her çukuru biliyordu Julian, sonucun olanca görkemiyle istasyona hangi anda süzüleceğini de: “Saçma canım, gülünç. Gerçeğe uygun değil bir kere. Evet onlar da yükselsinler, ama çitin öbür yanında, kendi taraflarında.”
“Bu konuyu kapatalım,” dedi Julian.
“Ben asıl melezlere üzülüyorum. Onların durumu içler acısı.”
“Lütfen kapatır mısın konuyu?”
“Bizim yan-beyaz olduğumuzu düşün bir. Mutlaka duygularımız da karmaşık olurdu.”
“Şu anda benim duygularım yeterince karmaşık,” diye homurdandı Julian.
“Hadi gel, güzel şeylerden söz edelim,” dedi annesi. “Küçücük bir kızken dedemlere gidişimi hatırlıyorum. O zaman evde çifte merdiven vardı ikinci kata çıkan – yemekler zemin katta pişirilirdi. Ben duvarlann kokusunu duyayım diye hep mutfakta kalmak isterdim. Burnumu sıvalara dayar, derin soluklar alırdım. Evin asıl sahipleri Godhighlardı, deden, Chestny deden ipotek borcunu ödeyerek evlerini hacizden kurtarmış. Mali durumlan bozuktu, ama bozuk mozuk, onlar kim olduklannı asla unutmadılar.”
“Döküntü malikâneleri unutturmamıştır garanti,” diye mınl-dandı Julian. O evi hep küçümseyen sözlerle anar, her anışında da içi sıla özlemiyle dolardı. Küçükken evi satılmadan önce bir kere görmüştü. Çifte merdiven çürümüş, yıkılmıştı. Zenciler bannıyor-du odalarda. Yine de tıpatıp annesinin dediği gibi kalmıştı belleğinde. Belli aralarla düşlerine giriyordu. Geniş sundurmada duruyor, meşe yapraklannın hışırtısını dinliyor, sonra yüksek tavanlı sofadan oturma odasına geçip eski halılara, solmuş perdelere bakıyordu. O evin kıymetini annesinin değil, asıl kendisinin bilebileceğine inanıyordu. Bu yıpranmış zarafeti hiçbir şeyle değişmezdi, şimdiye dek oturduklan bütün mahallelerin ona cehennem azabı gibi gelmesi de bu yüzdendi ya – oysa annesi aradaki büyük farkı pek sezememişti bile. Duygusuzluğunu “uyum gösterme yeteneği” ile açıklardı.
“Dadım ihtiyar zenciyi hatırlıyorum da, Caroline’ı,” dedi annesi. “Dünyada ondan iyi insan yoktu. Zenci dostlanma hep büyük saygı göstermişimdir, canımı isteselervermeye hazırdım, onlar da…”
“Kapatır mısın şu konuyu allah aşkına?” dedi Julian. Tek başına otobüse her binişinde ne yapar eder bir zencinin yanına otururdu, annesinin günahlannı ödercesine.
“Bu akşam çok alıngansın,” dedi annesi. “İyisin ya?”
“İyiyim,” dedi Julian, “yalnız kapatalım şu konuyu artık.”
Annesi dudaklannı büzdü. “Anlaşılan huysuzluğun üstünde. Ben de hiç ağzımı açmam.”
Durağa gelmişlerdi. Otobüs yoktu görünürlerde. Julian ellerini ceplerine soktu, başı ileride, boş caddeyi sıkıntıyla taradı. Otobüse binecek olmanın yanı sıra bir de beklemenin yarattığı sıkıntı kızgın bir el gibi tırmanıyordu ensesine.Annesinin iç çektiğini duydu, kadının varlığı olanca yüküyle abandı üstüne. Soğuk bakışlarla süzdü annesini. Gülünç şapkasının altında dimdik duruyor, şapkayı düşsel bir soyluluğun bayrağı gibi taşıyordu. Onun çalımını bozmak için şeytanca bir dürtü uyandı içinde. Hemen boyunbağı-nı gevşetip çıkardı, cebine attı.
Annesi gerginleşmişti. “Neden beni kente götürürken hep bu halde olursun?” diye sordu. “Neden ille de güç duruma düşürmek istersin beni?”
“Sen kendi konumunu öğrenmemekte kararlıysan,” dedi Julian, “hiç değilse benim konumumu öğren.”
“Sen… düpedüz eşkıyaya benziyorsun.”
“Öyleyse eşkıyayım,” dedi Julian.
“Ben eve dönüyorum,” dedi annesi. “Sana yük olmayacağım. Benim hatırım için böyle ufak bir zahmete katlanamıyorsan… ”
Julian gözlerini göğe çevirdikten sonra boyunbağını boynuna geçirdi yine. “Sınıfıma döndürüldüm,” diye mırıldandı. Sonra yüzünü annesine iyice yaklaştırıp, “Gerçek kültür kafadadır, kafada,” dedi ve başına hafifçe vurup, “kafadadır,” diye tekrarladı.
“Hayır, yürektedir,” dedi annesi, “insanın nasıl davrandığında-dır ve nasıl davrandığı da kim olduğuna bağlıdır.”
“O allahın belası otobüste senin kim olduğun hiç kimsenin umurunda değil.”
“Benim umurumda ya,” dedi annesi buz gibi bir sesle.
Işıklarını yakmış olan otobüs ötedeki tepenin üstünde belirdi; araç yaklaşırken onlar da yolun kıyısına yürüdüler. Julian annesini dirseğinden kavrayarak gıcırdayan basamağa çıkmasına yardım etti. Annesi tatlı bir gülümsemeyle girdi içeri, herkesin kendisini beklediği bir salona girercesine. Julian jetonları atarken o da sahanlığa bakan üç kişilik ön koltuklardan birine oturdu. Koltuğun bir ucunda dişlek, uzun san saçlı, zayıf bir kadın oturuyordu. Annesi onun yanına ilişti, yanında Julian’a da yer ayırdı. Oturdu Juli-an, hemen karşısındaki kırmızı-beyaz bez pabuçlar giymiş cılız ayaklara dikti gözlerini.
Annesi konuşmak isteyen herkesin ilgisini çekecek türden genel bir konuya girdi. “Bundan daha sıcak bir hava olabilir mi acaba?” dedi, sonra çantasından açılır kapanır yelpazesini çıkardı, siyah üstüne Japon desenleriyle süslü yelpazeyi sallamaya başladı.
“Olmaz diye bir şey yok,” dedi dişlek kadın. “Ama bana desen ki senin evinden daha sıcak bir yer olabilir mi, olmaz derim.”
“İkindi güneşini alıyor herhalde,” dedi annesi. Öne kaydı azıcık, otobüsü gözden geçirdi. Yerlerin yarısı doluydu. Herkes beyazdı. “Biz bizeyiz demek,” dedi. Julian irkildi yine.
“Binde bir oluyor,” dedi karşı koltuktaki kadın, kırmızı-beyaz bez pabuçlu. “Geçende bir bindim ki sorma, mübarekler pire gibi doluşmuşlar – ta ön koltuklara kadar.”
“Dünyanın hali berbat, her yer karıştı,” dedi annesi. “Bu duruma gelmesine nasıl izin verdik, aklım ermiyor.”
“Benim asıl gıcık kaptığım,” dedi dişlek kadın, “şu iyi aile çocuklarının araba lastiği çalma huyu. Oğluma söyledim ama. Bana bak, zengin olmayabilirsin ama dedim, iyi yetiştirildin, seni o biçim işlere bulaşmış görürsem dosdoğru ıslahevini boylarsın. Toplumdaki yerini unutma.”
“Eğitim başka şey,” dedi annesi. “Oğlunuz liseye mi gidiyor?”
“Dokuzuncu sınıfta,” dedi kadın.
“Benim oğlum da geçen yıl üniversiteyi bitirdi. Yazar olmak istiyor ya, mesleğe atılana kadar yazı makinesi satıcılığı yapacak.”
Kadın eğilip Julian’a bir göz attı, gelgelelim öylesine hain bir bakışla karşılaştı ki hemen pusup koltuğuna sinmek zorunda kaldı. Sahanlığın öte yanında unutulmuş bir gazete duruyordu. Julian kalktı, gazeteyi aldı, yüz hizasında tutup boydan boya açtı. Annesi söyleşiyi daha alçak sesle, kibarca yürütmekten yanaydı ama karşıdaki kadın yüksek sesle araya girdi. “Çok iyi. Yazı makinesi satmak da yazmak gibi bir şey zaten. Birinden öbürüne geçerken hiç güçlük çekmez.”
“Ben de aynı şeyi söylüyorum zaten,” dedi annesi. “Dünya bile yedi günde yaratıldı.”
Julian gazetesinin arkasında, zamanının çoğunluğunu geçirdiği içsel bölmesine çekilmişti. Çevresindeki olayların bir parçası olmayı kaldıramadığı anlarda sığındığı zihinsel bir balondu bu. Oradan dışarıyı gözleyebiliyor, yargılayabiliyordu, ama orada olduğu sürece dıştan gelecek her türlü müdahaleye karşı güvendeydi. Türdeşlerinin genel budalalığından kaçınabildiği tek yer bura-sıydı. Annesi hiç girmemişti bu alana, ama Julian buradan büyük bir açıklıkla görebiliyordu onu.
İhtiyar kadın yeteri kadar akıllıydı; doğru varsayımlardan yola çıksaydı -diye düşündü Julian- daha fazla şey beklenebilirdi ondan. Oysa kendi kurduğu dünyanın yasalarına göre yaşıyordu, onun bir adım dışına çıktığını hiç görmemişti. Yasa da kendini oğlu için feda etmekten ibaretti, tabii önce işleri içinden çıkılmaz hale getirip bunu zorunlu kıldıktan sonra. Julian bu özverileri geri çevir-memişse, bunun nedeni annesinin basiretsizliğinin bunları zorunlu kılmış olmasıydı. Chestny servetinden tümüyle yoksunken, yaşamını bir Chestny gibi davranma ve oğluna bir Chestny’de bulunmasını gerekli gördüğü her şeyi verme mücadelesi içinde geçirmişti; ama mücadele etmek keyifliyse, diyordu, neden sızlanayım ki? Üstelik insan mücadeleyi kazandığında -ki o kazanmıştı- eski zorlu günlere bakmak ne büyük keyifti! Julian bu mücadeleden keyif aldığı, dahası onu kazandığını sandığı için annesini asla bağışlamıyordu.
Annesi mücadeleyi kazandığını ileri sürerken, oğlunu yetiştirmeyi başardığını, üniversiteye yolladığını, onun parlak bir oğlan olduğunu kastediyordu – yakışıklıydı (oğlunun dişlerini düzeltti-rebilmek için kendisi yıllarca dolgu yaptırmamıştı), zekiydi (Juli-an hayatta başarı kazanamayacak kadar zeki olduğunun bilincindeydi), önünde bir gelecek uzanıyordu sonra (Julian’ın önündege-lecek melecek yoktu). Oğlunun kaygılarını daha olgunlaşmamış oluşuna, aşın görüşlerini de deneyim yoksunluğuna yoruyordu.
“Hayat” konusunda tek bir şey bildiği yoktu, daha gerçek hayata atılmamıştı bile – oysa Julian elli yaşında bir adam kadar bezmişti hayattan.
İşin asıl acı ve gülünç yanı, oğlunun ona karşın gerçekten iyi yetişmiş olmasıydı. Üçüncü sınıf bir üniversiteyi, kendi yeteneklerini kullanarak birinci sınıf bir eğitimle bitirmişti; dar bir kafanın baskısıyla büyütülmesine karşın kafasının sınırlarını genişletmeyi başarmıştı; annesinin saçma saplantılarına karşın her çeşit önyargıdan uzaktı ve gerçeklerle yüzleşmekten korkmuyordu. En inanılmazı da annesinin kendisine körü körüne beslediği aşkı karşılıksız bırakmasıydı; tersine, annesiyle bütün duygusal bağlantıyı kesmiş, onu tam bir nesnellikle değerlendirebilmişti. Annesinin baskısına boyun eğmemişti.
Ansızın duran otobüsün sarsıntısı onu dalgınlığından sıyırdı. Bir kadın arkalardan küçük, dengesiz adımlarla öne doğru sürüklendi; doğrulmaya çalışırken az kalsın Julian’ın gazetesinin üstüne kapaklanacaktı. O indi, iri bir zenci bindi otobüse. Julian gazetesini indirdi azıcık, çevresini gözlemeye başladı. Adaletsizliği günlük hayattaki işleyişiyle görmekten garip bir hoşnutluk duyuyordu. Böylelikle, beş yüz kilometre yarıçapındaki bir alan içinde tanımaya değer hiç kimse bulunmadığı konusundaki inancı da pekişiyordu. Zenci iyi giyinmişti, elinde bir evrak çantası vardı. Çevresine bir baktıktan sonra kırmızı-beyaz bez pabuçlu kadının oturduğu koltuğun öbür ucuna oturdu. Hemen gazetesini açarak arkasına gizlendi. Julian annesinin dirseğini böğründe duydu. “Bu otobüslere neden tek başıma binmediğimi görüyorsun işte,” diye fısıldadı.
Kırmızı-beyaz bez pabuçlu kadın, zenci yanına oturur oturmaz yerinden kalkmış, otobüsün arkasına yürüyerek demin inen kadından boşalan yere oturmuştu. Annesi eğildi, kadına aferinli bir bakış fırlattı.
Julian hemen ayağa kalktı, karşı sıraya geçti, bez pabuçlu kadının yerine oturdu. Oradan, o konumdan, serinkanlı bir bakışla inceledi annesini: Yüzü öfkeden kızarmıştı. Ona bir yabancı gözüyle, öylece bakmaya koyuldu Julian. Kadına alenen savaş açmışçasına gerginliğinin hafiflediğini duydu birden.
Şu zenciyle bir konuşabilseydi, sanat, siyasa ya da çevrelerin-dekilerin akıl erdiremeyeceği düzeyde herhangi bir konu üstüne… Ne var ki adam gazetesinin arkasında kıpırdamıyordu. Bu yer değişimini ya görmezden geliyordu ya da gerçekten fark etmemişti. Julian’ın ona sempatisini göstermesinin hiçbir yolu yoktu.
Annesinin gözleri azarlayan bakışlarıyla yüzüne dikilmişti. Dişlek kadınsa bilmediği bir canavar görmüş gibi aç bir ilgiyle süzüyordu Julian’ı.
Julian, “Ateşiniz var mıydı?” diye sordu zenciye.
Adam gözlerini gazetesinden ayırmadan elini cebine attı, bir paket kibrit çıkarıp uzattı.
“Teşekkür ederim,” dedi Julian. Bir an, sarsakça tuttu kibritleri elinde. Kapının üstüne çakılmış SİGARA İÇMEK YASAKTIR levhası tepeden sırıtıyordu. Bu kadarcık bir yasak onu engelleyemezdi, gelgelelim sigara yoktu yanında. Parasızlıktan birkaç ay önce bırakmıştı sigarayı. “Özür dilerim,” diyerek kibrit kutusunu geri verdi. Zenci gazetesini indirdi, tedirgin gözlerle baktı. Kutuyu aldı, yine önüne gerdi gazeteyi.
Annesi daha gözlerini üstünden çekmemişti ama Julian’ın anlık tedirginliğinden yararlanmamıştı da. Gözlerinde hâlâ o perişan bakış vardı. Yüzü olağanüstü bir kırmızılıktaydı, tansiyonu birden fırlamışçasına. Julian ona en ufak bir sempati göstermemekte kararlıydı. Üstünlüğü bir kere kaptıktan sonra korumaya, kaptırmamaya can atıyordu, uzun süre unutamayacağı bir ders vermek istiyordu annesine, ne yazık ki amacına ulaşmanın hiçbir yolu yok gibi görünüyordu. Zenci gazetesinin siperinden çıkmıyordu ki.
Kollarını kavuşturdu, kayıtsız bakışlarını önüne dikti, annesine baktığı halde onu görmüyordu sanki, varlığının farkında bile değildi. Ne yapacağını gözlerinin önüne getirdi; otobüs durağa vardığında yerinden kalkmayacaktı, annesi “İnmiyor musun?” diye sorduğunda, küstahça sorular soran densiz bir yabancıya bakar gibi bakacaktı yüzüne. İndikleri köşe genellikle ıssız olurdu ama iyi ışıklandırılırdı, annesi dört blokçuk yürüyüp kursa tek başına gitse ölmezdi ya. Yine de beklemeyi, onu yalnız bırakıp bırakmayacağına son anda karar vermeyi düşündü. Saat onda yine orada boy göstermesi gerekiyordu, gelgelelim dönüp dönmeyeceğini askıda bırakıp annesini kuşkuyla kıvrandırabilirdi. Oğlunu neden hep elde bir sayıyordu ki?
O tek tük seçkin eşyayla döşenmiş, yüksek tavanlı odaya döndü yine. Yüreği bir an genişledi, ne var ki gözleri annesine ilişince pörsüdü gitti kıvancı. Soğuk gözlerle baktı ona. Mokasen pabuçlu ayaklan çocuk ayağı gibi sallanıyor, tam yere değmiyordu. Oğluna abartılı bir içerlemeyle bakmaya çalışıyordu. Julian ondan tamamen kopuk olduğunu hissetti. Sorumluluğunu taşıdığı şımarık bir çocuğu nasıl tokatlarsa, şu anda aynı keyifle tokatlaya-bilirdi onu.
Ona gereken dersi vermenin bin türlü yolunu düşünmeye koyuldu. Seçkin bir zenci profesör ya da avukat dostunu eve, yemeğe çağırabilirdi. Bunu yapmaya kesinlikle hakkı vardı, ama annesinin tansiyonu birden 300’e fırlardı. Yoo, onu inme sınırına ite-mezdi. Zaten zencilerin dostluğunu öteden beri kazanamamıştı. İyi giyimli, profesör ya da avukat kılıklı zencilerle otobüslerde gelgeç tanışıklıklar kurmaya çalışmıştı. Bir sabah, seçkin görünümlü, koyu kahve tenli, sorularına tumturaklı bir ciddiyetle karşılık veren birinin yanına oturmuştu da, sonradan adamın ölü kaldırıcısı olduğu anlaşılmıştı. Başka bir gün de puro içen, elmas yüzüklü bir zencinin yanına oturmuştu, ölçülü şakalaşmalardan sonra zenci zile basıp kalkmış, geçerken Julian’ın eline iki piyango bileti sıkıştırmıştı.
Annesini, umutsuz bir hastalığın pençesinde hayal etti, bulabildiği tek doktorun da zenci olduğunu. Birkaç dakika bu düşünceyle eğlendi, sonra ucunu bırakıp eşit haklar için düzenlenen bir oturma eyleminde düşündü kendini. Pekâlâ olabilirdi ama bu düşünceyle de fazla oyalanmadı. Onun yerine dehşetin uç sınırını zorladı. Çok güzel, her açıdan zenciye benzeyen, ne idüğü belirsiz bir kadın getiriyordu eve. Hadi anne hazırla kendini, diyordu. Elinden hiçbir şey gelmez. Benim seçtiğim kadın bu işte. Akıllı, soylu, hem de iyi yürekli, dahası acı çekmiş ve çektiği acılardan hiç de keyif almamış. Hadi cezalandır bizi ne duruyorsun? Onu kov evden, ama unutma, beni de kovmuş olacaksın. Gözleri kısılmıştı, kendi kendine yarattığı bu haklı öfkenin perdesi arkasından annesine baktı; kırmızı yüzü, ahlak anlayışının cüce boyutlarına sığışmış bedeniyle, şapkasının gülünç bayrağı altında tıpkı bir mumya gibi oturuyordu.
Otobüsün duruşuyla yine düş dünyasından sıyrıldı. Körüklü kapı tıslayarak açıldı, karanlığın içinden irikıyım, rengârenk giyinmiş, asık yüzlü bir zenci kadınla küçük oğlu bindi otobüse. Çocuk dört yaşlarında kadardı, kısa pantolonlu ekose bir takımla, kenarına mavi tüy iliştirilmiş bir Tirol şapkası giymişti. Julian çocuğun kendi yanına, kadının da annesinin yanına sıkışacağını umdu. Daha iyi bir düzenleme gelmiyordu aklına.
Kadın jetonu beklerken nerelere oturabileceğini gözden geçiriyordu – keşke en az istenildiği yeri kestirmeye çalışıyor olsaydı. Bu kadında Julian’a tanıdık gelen bir şeyler vardı ama ne olduğunu çıkaramadı. Tam bir devanasıydı. Yüzünün anlatımı insanda zıtlaşmaya hep hazır olduğu duygusunu uyandırmakla kalmıyor, zorla zıtlaşma aradığını gösteriyordu. Kalın, sarkık altdudağının kıvrımı bir uyan niteliğindeydi: SAKIN BANA DOKUNAYIM DEME. Pörsük etleri, yeşil ipekli bir giysiye zorla sığdırılmıştı, ayaklan kırmızı pabuçlarından taşıyordu. Başında iğrenç bir şapka vardı. Bir yandan dolanan mor kadife şerit öbür uçtan sarkıyordu; gerisi yeşildi, içi boşaltılmış bir minderi andırıyordu. Elindeki kocaman kırmızı çanta da içine taş parçalan doldurulmuşçasına şişkindi.
Ne yazık ki annesinin yanına küçük oğlan oturdu. Siyah ya da beyaz bütün çocukları “cici” kategorisine sokardı annesi, üstelik küçük zencilerin beyaz çocuklardan genellikle daha cici olduklarına inanırdı. Yanına oturan küçüğe gülümsedi.
Bu arada kadın Julian’ın yanındaki boş yere yerleşmeye çabalıyordu. Julian bu itiştirmelerden rahatsız olmuştu. Ama kadın yanına otururken annesinin yüzü de değişmişti; annesinin bu olaya kendisinden daha çok sinirlenmesi hoşuna gitmişti Julian’ın. Yaşlı kadının yüzü külrengine dönmüştü, gözlerinde donuk bir kabullenme okunuyordu, ansızın uğradığı amansız bir saldırı sonucunda yenik düşmüşçesine. Julian nedenini kavramakta gecikmedi: İki kadın bir anlamda oğullarını değiştokuş etmiş görünüyorlardı. Annesi olayın simgesel önemini kavrayamazdı elbet ama sezerdi. Julian’ın hoşnutluğu yüzünden ayan beyan okunuyordu.
Zenci kadın kendi kendine anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyordu. Yanı başındaki öfkeli kıpırdanmaların, kızgın bir kedinin için için gırlamasını andıran homurtuların bilincindeydi Julian. Şişman, yeşil dizlerin üstündeki kırmızı çantadan başka bir şey görmüyordu. Kadını jeton beklerkenki duruşuyla gözlerinin önüne getirdi: kırmızı pabuçlardan iri kalçalara yükselen o hantal gövdeyi, dev göğüs kafesini, o kibirli yüzü, sonra yeşilli morlu şapkayı.
Gözleri birden iri iri açıldı.
Birbirinin eşi iki şapkanın imgesi parlak bir güneş ışığı gibi çaktı kafasında. Yüzü neşeyle aydınlandı. Kader’in annesine böyle bir ders verebilmesine inanamıyordu. Gördüğünü o da görsün diye yüksek sesle güldü. Annesi bakışlarını usulca ona çevirdi. Gözlerinin mavisi çürük bir mora dönüşmüştü. Julian bir an onun saflığını görüp garip bir sıkıntı duydu, ama daha bir saniye geçmeden inandığı ilkeler yardımına koşmuştu. Adalet duygusu, gülmesini haklı kılıyordu. Gülümseyişi gittikçe sertleşti, sonunda annesinin yüzüne karşı alenen, “Tam senin bayağılığına uygun düşen bir ceza. Bir daha bu dersi unutayım deme!” diye haykıran bir anlatıma kavuştu.
Annesi gözlerini kadına çevirmişti şimdi. Oğluna bakmaya katlanamıyordu besbelli, kadını yeğliyordu. Julian yanında kıpır kıpır bir yaratığın varlığını duydu. Kadın püskürmeye hazır bir volkan gibi için için kaynıyordu. Annesinin ağzının bir köşesi se-yirmeye başlamıştı. Onun yüzünde iyileşme belirtileri gördükçe, bu olayı sonradan gülünç diye niteleyeceğini, ders falan almayacağını sezdikçe umudu kınlıyordu Julian’ın. Annesi gözlerini kadından ayırmıyordu, yüzüne sevinçli bir gülümseme yayılmıştı, şapkasını başından aşıran sevimli bir maymuna bakarcasına bakıyordu ona. Zenci oğlan da iri açılmış, şaşkın gözlerle Julian’ın annesini süzüyor, bir süredir onun ilgisini çekmeye çalışıyordu.
“Carver!” dedi zenci kadın ansızın. “Buraya gel bakiyim!”
İlginin kendisine döndüğünü fark eden Carver ayaklarını altına topladı. Julian’ın annesine bakıp kikirdedi.
“Carver!” dedi kadın. ”Duyuyo musun beni? Buraya gel!”
Carver koltuğundan aşağı azıcık kaydı ama bağdaşını bozmadı; başını kendisine bakıp gülen Julian’ın annesine çevirdi hınzırca. “Ne cici, değil mi?” dedi annesi, dişlek kadına.
Kadın, “Yaa,” dedi pek de inanmadan.
Zenci kadın pençeleriyle kavrayıp çekti oğlunu, ama oğlan onun kollarından sıyrıldı, karşı koltuğa koştu, delicesine gülerek sevgilisinin yanına, yerine oturdu.
“Galiba sevdi beni,” dedi Julian’ın annesi zenciye. Yüzünde kendisinden aşağı saydığı kişilere özellikle nezaket gösterdiği zaman takındığı gülümseme vardı. Julian davanın yitirildiğini anladı. Alınacağını sandığı ders, çatıya vuran yağmur gibi kayıp gitmişti ^mesinin üstünden.
Zenci ayağa kalktı, çocuğunu bulaşıcı bir hastalıktan koruyor-muşçasına çekip aldı. Julian bu kadının, annesinin gülümsemesi gibi bir silahtan yoksun oluşuna nasıl içerlediğini anlıyordu. Çocuğun bacağına bir şamar indi. Çocuk bir çığlık attı önce, sonra anasına tos vurup bacaklarını tekmelemeye koyuldu. “Doğru dur,” dedi kadın öfkeyle.
Otobüs durmuştu, gazete okuyan zenci indi. Kadın yana kayarak oğlunu bir çekişte Julian’la aralarına oturttu. O sırada çocuk elleriyle yüzünü örtmüş, parmaklarının arasından Julian’ın annesine bakıyordu.
“Ce-eeeee,” dedi annesi, ellerini yüzüne kapayıp parmaklarının arasından oğlana baktı.
Kadın oğlanın ellerini bir vuruşta indirdi. “Saçmalama!” dedi. “Saçmalama da gebertmiyim seni!”
Julian öbür durakta ineceklerine şükrediyordu. Uzandı, kayışı çekti. Kadın da uzandı, aynı anda çekti. Tannın, diye düşündü Ju-lian. Otobüsten indiklerinde, annesinin mutlaka çantasını açıp çocuğa demir para uzatacağı önsezisiyle yandı içi. Onun gözünde soluk almak kadar doğal bir şeydi bu. Otobüs durdu, kadın kalktı, arkasında oyalanmaya çalışan çocuğu sürükleyerek öne doğru yürüdü; Julian’la annesi de kalktılar, onlann ardından yürüdüler. Kapıya yaklaştıklarında Julian yardım etme bahanesiyle annesinin çantasını almaya kalkıştı.
“Dur,” diye fısıldadı annesi, “küçüğe bir beş sentlik vereceğim.”
“Sakın,” dedi Julian dişlerinin arasından. “Sakın yapma!”
Annesi çocuğa gülümsedi, çantasını açtı. Otobüsün kapısı da açıldı o anda, kadın oğlunu kolundan tutup çekeledi, kalçasına yapıştırarak indirdi otobüsten. Sokağa adım atar atmaz da yere bırakıp sarsaladı.
Julian’ın annesi otobüsten inerken çantasını kapatmak zorunda kalmıştı ama inince yine açtı, aranmaya başladı. “Bir penicik var ne yazık ki,” diye fısıldadı, “ama gıcır gıcır.”
“Yapma,” dedi Julian dişlerinin arasından. Köşede bir sokak lambası vardı, annesi hemen ışığın altına koştu, cüzdanını incelemeye koyuldu. Kadın oğlunun elini kavramış, hızla uzaklaşıyor, çocuğu çekeliyordu.
“Ufaklık!” diye seslendi Julian’ın annesi, adımlarını hızlandı-np birkaç adımda, sokak lambasını geçer geçmez yetişti onlara. “Al sana pırıl pırıl bir peni!” Solgun ışıkta parlayan madeni parayı oğlana uzattı.
Devanası döndü, bir an omuzlan dimdik, yüzü öfkeden donmuş bir halde Julian’ın annesine baktı. Sonra ansızın, kaldıracağından fazla basınç yüklenmiş bir makine gibi patlayıverdi. Julian kırmızı çantayla birlikte savrulan kara yumruğu gördü. Gözlerini kapadı; kadının sesiyle irkildi birden: “Kimsenin parasını almaz o!” Gözlerini açtığında kadın uzaklaşmıştı, küçük oğlansa annesinin omuzunun üstünden şaşkın gözlerle geriye bakıyordu. Julian’ın annesi kaldırımda oturuyordu.
“Sana yapma demiştim,” dedi Julian öfkeyle. “Yapma demiştim sana!”
Annesinin tepesinde bir dakika boyunca dikilip dişlerini gıcırdattı. Annesi bacaklarını kaldırımauzatmıştı, şapkası kucağındaydı. Julian çömelip onun yüzüne baktı. Bomboş bir yüz. “Hak ettiğin cezayı buldun,” dedi. “Hadi kalk bakalım.”
Annesinin çantasını aldı yerden, dökülenleri çantaya yerleştirdi. Kaldırımdaki demir paraya ilişti gözü, onu da aldı, annesine özellikle göstererek çantaya attı. Doğruldu önce, sonra hafifçe eğilerek ellerini uzattı annesine. Kadın hiç kımıldamadan duruyordu. İçini çekti Julian. Tepelerinde yolun iki yanında kara yapılar yükseliyordu, düzensiz dörtgenlerden ışık dilimleriyle. Bloğun sonundaki bir yapıdan bir adam çıktı, ters yöne yürüdü. “Hadi ama,” dedi Julian, “şimdi biri gelip neden böyle kaldırımda oturduğunu soracak… ”
Kendisine uzatılan eli kavradı annesi, güçlükle soluk alıyordu; ele asılıp ayağa kalktıktan sonra bir an hafifçe sendeledi, sanki karanlıktaki ışık benekleri çevresinde dönüp duruyormuş gibi. Derken bulanık şaşkın gözleri oğlunun yüzünde karar kıldı. Julian sinirlendiğini gizlemeye çalışmadı. “Umarım,” dedi, “bu olaydan gereken dersi almışsındır.” Annesi öne doğru yaylandı, bakışları oğlunun yüzünü taradı. Onun kim olduğunu saptamaya çalışıyordu sanki. Sonra bildik hiçbir belirtiye rastlamamış gibi geri döndü, kararlı adımlarla yanlış yöne yürümeye başladı.
“Kursa gitmiyor musun?” diye sordu Julian.
“Eve,” diye mırıldandı annesi.
“Yürüyecek miyiz yani?”
Yaşlı kadın soruyu yanıtlamadı bile, yalnızca yürüdü; Julian da elleri arkasında, ardından gidiyordu. Bu dersin anlamını ona açıklayarak etkisini daha da artırmamak için bir sebep göremedi. Başına geleni kavramasını sağlamak lazımdı. ”Onu kibirli bir zenci olarak görmeye kalkışma,” dedi. ”Senin alçakgönüllülükle ba-gışladığın penileri yüzüne tüküren bütün bir zenci ırkıydı o. Senin zenci ikizindi. Bak, o da aynı şapkayı giyebiliyor, hem de,” diye ekledi gereksiz yere (çünkü bunun komik olduğunu düşünüyordu), “doğrusunu istersen bu şapka onun başında daha iyi duruyordu. Yani bütün bunların anlamı şu: Eski düzenin sonu geldi artık. Eski inceliklerin geçerliliği kalmadı, senin nezaketin de bir boka yaramıyor.” Uzun zaman önce yitirilmiş olan o evi düşündü acı acı. ”Sandığın kişi değilsin sen,” dedi.
Annesi ona aldırmadan kör yürüyüşünü sürdürüyordu. Saçları çözülmüş, yüzünün bir yanından sarkıyordu. Çantasını düşürdü elinden ama umursamadı bile. Julian durdu, çantayı kaldırıp uzattı; annesi almadı.
”Dünyanın sonu gelmiş gibi davranmanın gereği yok,” dedi Julian, ”geldiği falan yok çünkü. Bundan böyle yeni bir dünyada yaşamak, bir kerecik olsun birkaç gerçekle yüzleşmek zorundasın. Toparlan hadi, merak etme ölmezsin.”
Annesi güçlükle soluk alıyordu.
”Otobüsü bekleyelim,” dedi Julian.
”Eve,” dedi annesi boğuk bir sesle.
”Böyle davrandığını görmek istemiyorum,” dedi Julian. ”Ne o öyle, çocuklar gibi. Senden başka şeyler beklemek hakkım.” Olduğu yerde durmaya karar verdi, böylelikle onu da durdurup otobüsü beklemeye razı edebilirdi. ”Daha fazla yürümeyeceğim,” dedi, ”otobüse bineceğiz.”
Annesi onun söylediğini duymamışçasına yürümeyi sürdürdü. Julian birkaç adım daha attı, kolundan yakalayıp durdurdu onu. Yüzüne bakınca soluğu kesildi. Daha önce hiç görmediği bir yüzdü bu. ”Dedene söyle, gelip beni alsın,” dedi annesi.
Şaşkınlıktan donup kalan Julian öylece baktı ona.
“Caroline’a söyle, gelsin alsın beni.”
Sersemlemiş bir halde annesinin kolunu bıraktı; yine yola düzüldü annesi, bir bacağı biraz daha kısaymış gibi aksıyordu yürürken. Bir karanlık dalgası onu habire kendisinden uzaklara savuruyordu. “Anne!” diye haykırdı birden. “Hayatım, canım, dur!” Annesi iki büklüm oldu, kaldırıma yığıldı. Koştu Julian, onun yanına attı kendini, ağlıyordu. “Anacığım, anacığım!” Gövdeyi çevirdi. Yüz tanınmaz hale gelmişti. Gözlerden biri koskocaman açılmış, şamandırasından kopmuşçasına sola kaymıştı. Öbür gözse oğlunun yüzüne dikilmişti, o yüzü bir daha taradıktan sonra hiçbir şey bulamadan kapandı.
“Bekle burada, bekle!” diye haykıran Julian yardım bulmak için ta uzaklarda gördüğü ışık kümesine doğru koşmaya başladı. “İmdat! İmdat!” diye haykırıyordu ama sesi çok cılızdı, incecik bir sicimi andırıyordu. Koşuşu hızlandıkça, ışıklar da o hızla uzaklaşıyordu ötelere doğru, ayaklan onu hiçbir yere götürmüyormuşçası-na uyuşmuştu. Karanlık dalgası sanki geriye, annesine doğru sü-rüklüyordu onu, suçluluk ve keder dünyasına girişini her an biraz erteleyerek.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHer Çıkışın Bir İnişi Vardır
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarFlannery O'Connor
  • ÇevirmenTomris Uyar
  • ISBN9789753427975
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviMetis Yayıncılık / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur