Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

İki farklı hayat yaşayan bir adam ve yaşamının iplerini eline almaya çalışan bir kadın…

Serena Carlyle sonsuza kadar mutlu olmanın hayalini kurmaktadır. Yirmi beş yaşındaki bu güzel kadın, geçmişte yaşadığı karanlık bir olay yüzünden, geleceğe karamsarlıkla bakarken en azından küçük kız kardeşi için uygun bir eş bulmaya kararlıdır. Böyle bir eş için yakışıklı ve zengin bir adam olan Savege Kontu münasip görülür.

Savege Kontu, Alex Savege’in ise gizli bir kimliği vardır. Kendisi saygı gören bir asilzadeyken, aynı zamanda açık denizde zenginlere kök söktüren, bölge fakirlerinin koruyucusu olmuş vatansever Korsan Kızıltaş’tır.

Korsanlık günlerini bir kenara bırakmak isteyen Savege, önüne gelen evlilik teklifine sıcak bakar. Ancak müstakbel eşiyle tanışacağı baloda, Serena’yla aynı odada yalnız kalacak ve ikisinin de hayatı tamamen değişecektir.

Hovarda, çok katmanlı, zengin karakterlere sahip bir tutku ve macera romanı.

-Romance Reviewers Today-

Aşk romanı severlerinin kaçırmaması gereken bir kitap.

-The Season-

Birinci Bölüm

Şehirlerini gördüğü, akıllarını öğrendiği birçok insan vardı, denizin ortasında hayatını kazanmak için uğraşırken elemle doluydu yüreği.– Homeros, Odysseia

“Tanrı aşkına Kaptan Kızıltaş! Kes kafasını da bitir şunun işini.”

Güvertenin katran sıvanmış zemininde, deri kaplı uzun bacaklarından destek alarak dikilen Alexander ‘Kızıl-taş’ Savege, yerdeki büzülmüş ve sinmiş surete bakarken şapkasının geniş siperi çocuğun üstünde gölge oluşturuyordu. Oğlan zayıf kollarını, buz gibi kıyı sularının uçuk bir gri-mavi karışımı renge bürüdüğü başına sarmıştı. On dört yaşından bir gün bile büyük olamazdı. Böylesi sefil bir hayatı yaşamak için çok küçüktü henüz.

Nasırlaşmış avcuyla yüzünü sıvazlayan Alex’in gri gözlerindeki bakış, yaklaşan yağmurun kokusunu taşıyan tuzlu havayı içine çekince gölgelendi. Gemisi Şövalye’nin iki yanında sıralanmış, her an savaşa hazır hale getirilebilecek on tane demir top ve bir çift çevik mil vardı. Kabzasını kavradığı palası neredeyse kolu uzunluğundaydı.

Vahşet; bir korsanın cehenneme giriş biletidir. Bir zamanlar Alex için anne sütü kadar doğal, şimdiyse kendi lanetiydi.

Bakışlarını teni kestane renginde olan, kesik kulaklı, pis pis sırıtan insan azmanı dümencisine çevirdi. Koca Mattie her zaman kan dökme taraftarıydı. Etraflarına toplanmış beş düzine denizcinin de yüzlerinden aynı keyifli beklenti okunuyordu.

Alex içini çekti. Onların bu durumda olmalarının sebebi kendisiydi. Ne de olsa çoğu, geçmişte kaptanlarının bıçağını nasıl büyük bir hızla ve kolaylıkla fırlatabildiğine tanık olmuştu.

Altmışlı yaşlarda yanakları buruş buruş bir denizci, “Kopar kafasını kaptan!” diye bağırdı. “Ya da burnuyla kulaklarını kes.”

Abanoz renkli bir denizci söze karıştı. “Kaburgalarından şişle kaptan, ‘13’te batırdığımız yirmi toplu yelkenlideki Fransıza yaptığın gibi.”

Eliyle kılıcının kabzasını sert bir şekilde kavrayan Alex suratını ekşitti. Sert bakışları salmastraya* kenetlendi.

“İşlediğin suç yüzünden ölmeye hazır mısın Billy?” Derinden gelen haşin sesi, St. James erkekler kulübünde veya güzel bir leydinin yatak odasında o güne kadar hiç duyulmamış bir tonlamadaydı. Hatta bu sesi çıkartabildi-ğini bilseler; annesi, kız kardeşi ve pek çok tanıdığı şoka girerdi.

Yedinci Savege Kontu asla lanet okumaz, nadiren küfreder ve sesini sadece çok ciddi şartlar altında terbiyeli bir mırıltının üzerine çıkartırdı. Her ne kadar kılıçta, epede** ve silah kullanımında uzman olsa da bu yeteneklerini, aldatılmış kocaların ezeli öfkesine karşı dahi kullanmak durumunda kalmamıştı. Pis kokan boks ringlerindense kadınların parfüm sinmiş oturma odalarını, at arabalarının

* Salmastra: Halat tellerinden saç gibi örülü kordon.

** Epe: Bir tür kılıç.

rahatsızlık verici yarışlarındansa elit, konforlu kâğıt oyunu ortamlarını tercih ederdi.

Ama Şövalyenin güvertesine her adımını attığında, Sa-vege Kontunu arkasında bırakırdı.

“Lanet olsun Billy, beni kazıklamaya mı çalışıyorsun?” Genç adamın bakışlarına öfke hâkimdi. Mürettebatın çoğu, Alex’in hoşnutsuzluğunu yansıtan sözlerini onay-larcasına mırıldandı.

Çocuk miyavlar gibi, “Boşboğazlık yapmadım kaptan,” dedi. “Yemin ederim. Onlara hiçbir şey söylemediğim için beni öldürmezsin, değil mi?”

Alex damarlarında akan öfke, yorgunluk ve hüsranın tehlikeli karışımını dizginlemek istercesine derin bir nefes aldı. “Seni kulaklarımı kirleten bu sesin yüzünden bile öldürebilirim. Boğazından çıkan şu sese bak! Yalvarıyor musun, yoksa bir kız gibi zırlıyor musun?” Kılıcıyla oğlanın kemikleri sayılan sırtını dürterek devam etti. “Ayağa kalk ve bir erkek gibi konuşabiliyor musun göster bakalım.” Çocuk ayağa kalktı. “Annemin mezarı üzerine yemin ederim ki kaptan o kaçakçıların hiçbirine bizim ekipten bahsetmedim. Söylemedim.”

“Annen hâlâ hayatta Billy ve yakın zamanda onunla bir alakan olmayacağını da garanti ederim.”

Çocuğun gözleri faltaşı gibi açıldı. “O halde beni öldürmeyecek misin?”

“Bugün değil ama ceza olarak iki hafta boyunca güverteyi fırçalayacaksın,” diye kükredi Alex. “Ve pruva direğinin yanındaki silah dolabının çatlağını da kalafatlayacaksın. Hatta gerekirse bütün güverteyi! Diğerleri işinin başına geçsin.”

Esen rüzgârla dalgalanan bayrak dışında hiçbir hareket yoktu.

“Hadi, ne duruyorsunuz!” diye bağırdı Alex.

Billy olduğu yerde sıçradı ve mürettebat çil yavrusu gibi dağıldı. Alex ana güvertenin altına inen merdivenlere yöneldi. Bir tek Koca Mattie yerinden kıpırdamamıştı.

Kışkırtırcasına, “Onu bir günlüğüne bocurgata bile bağlamayacak mısın kaptan?” dedi. “Köyün meyhanesindeki o itlere bizden bahsetti. Diğerlerine ibret olması lazım.” Başıyla etraftaki mürettebatı işaret ederek devam etti. “Bütün bu hanımevlatlarının gidip boşboğazlık yapmasını mı istiyorsun?”

“Bunu engelle Mattie, yoksa senin yerine ben engellerim.” Alex bu uyarıyı, elini kalçasındaki kılıcın kabzasından ayırmaksızın uzun adımlarla yürüyüşüne devam ederken yapmıştı. Bir yandan da siyaha boyanmış yüzünde parlayan göz aklarının dışındaki tek beyaz yer olan dişlerini gıcırdatmaya engel olmaya çalışıyordu.

“Koca Mattie’nin hakkı var kaptan.” Konuşan, Alex’i arkasından takip eden dümencisiydi. Jinan, Alex’ten birkaç santim kısaydı ve vücut yapıları benzese de göğüs kısmı, Mısırlı ataları gibi genç adamdan daha inceydi.

Jin’in istikrarın hâkim olduğu mavi gözlerine bakan Alex bu bakışlarda, yılın büyük bölümünde gemisini neden bu adama emanet ettiğini hatırlatan zekâ pırıltısını bir kez daha fark etti.

“Koca Mattie gayet sağlıksız olsa da kan dökmek için yanıp tutuşıyor, tıpkı sahibi gibi.” Silah dolabına giden dik merdivenlerden inerek baharı yansıtan günün renklerini ardında bıraktı. “Kaçakçılarla ilgili endişelenmemize gerek yok. Biz kendi işimize bakarsak onlar da kendi işlerine bakacaklardır.” Kirişlerin altından eğilerek geçmeden önce, alışkanlıkla geminin yanındaki toplara döndü bakışı.

Beraberce alttaki kamaraya girdiler. Fransız halılarıyla döşenmiş, brokar kumaşlarla kaplı kiraz ve ceviz ağacından yapılma mobilyaların bulunduğu oda yörenin lordunun özel dairesi gibi görünüyordu. Çalışma masasının üzerinde gümüş ve oniks yazı seti vardı. Kenar büfede kristal bir karafta Fransız brendisi duruyordu. Duvardaki fildişi raflarda deri kaplı Yunanca eserler vardı. Kitapların tam karşılarındaki yatağa ise birinci kalite keten çarşaflar serilmişti. Her ne kadar Alex ve dümencisi hariç hiçbir çalışan bilmese de, aslında oda gerçek bir Lord’un hizmetindeydi.

Jin kapıyı kapatarak pencere kepenklerini açtı ve kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Kan dökme isteğiymiş! Mattie sızlanabilir ama senin merhametin her zamanki gibi adamlarından yana. Karaya çıkmak için can atsalar da aran bozulmuyor hiçbiriyle.” “Mattie’nin dediği gibi hanımevlatları işte.” Alex elini boş ver dercesine havada salladı. “Yedi haftalarını güvertede geçirdikten sonra denizden bıktıkları için kendilerinden utanmaları gerek.”

Jin başını iki yana salladı. “Bıkmış falan değiller. Sadece o Barbadoslu tüccardan el koyduğumuz içkilerin tadına bakmak için sabırsızlanıyorlar. Kaçakçılarla ilgili tabii ki haklısın. Ama teknenin omurgası kendi kendini temizle-yemez Alex. Onu yan yatırmamız gerekiyor.”

“Ki bunu son seyahatimizden önce yapmış olman gerekirdi.”

“Rüzgârı başa alıp gemiyi durdurmayı göze alamadım. Hele de Etoile bize Calais’ten çıkmamız için meydan okuduktan sonra.”

“Ve rüzgâr kesildiği için tekneyi çevirip ona karşılık veremeyince sen de çıkrıkları döndürmek zorunda kalmıştın. Jin, sana o lanet gemiye saldırma izni vermemiştim. Fransa’yla artık barış içindeyiz, farkında değil misin? Kaldı ki barış yapmamış bile olsak, hedefimiz onlar değil.” “Adamların öyle düşünmüyor, en azından geçen Kasım yapılan anlaşmadan sonra o Fransız tüccarları sınırdan uzaklaştırdığından beri.”

“Sanki bu konuda onlarla aynı fikirdeymişsin gibi konuşuyorsun.” Genç adam lavaboya giderek yeleğini ve silahıyla hançerinin takılı olduğu kuşağını çıkartıp bir kancaya astı. Sonra da sıra, terden ıslanmış keten gömleğine geldi. Temiz kıyafetler giyerken, “Onca yıldan sonra korsan altınlarının hırsı mı bürüdü gözlerini dostum?” diye sordu.

Jin kaşlarını çatarak İngiliz asilzadelerinin ve doğulu bir prensesin kanlarının karışımından izler taşıyan yüzünü buruşturdu.

“Bana hakaret etme. Ama geçen haftaki o Amerikan yelkenlisiyle çarpışmamızdan ve yaptığımız alelacele ona-rımdan sonra mürettebat bir molayı hakediyor.” Bir an duraksadıktan sonra devam etti. “Tabii sen de.”

“Yaz için planladığımız yolculuğa bensiz mi çıkmayı istiyorsun? Yoksa yasaklamış olmama rağmen Kanal’a girip yüklü bir Fransız ödülü mü kapmayı planlıyorsun?” Küçük gardırobundan koyu renkli, sade dikimli bir ceketle kırışmış bir boyunbağı çıkarttı Alex. Boyunbağını bir paçavraya döndürmesinden dolayı Tubbs kafasını kopar-tabilirdi ama Alex değil hizmetkârına, hiç kimseye hesap vermezdi.

“Tabii ki hayır,” diye cevap verdi Jin. “Eğer artık tüccarlara saldırmayacağımızı söylüyorsan, biz de yapmayız. Gerçi adamlar gayet başarılı geçen üç yılın ardından buna iyice alıştılar.”

“Savaş bazılarına göre yeterince uzun sürmedi.”

“Yarım düzine Fransız gemisini yok etmene yetecek kadar uzun sürdü,” diye mırıldandı Jin.

Alex arkadaşının hayranlık dolu bakışlarını görmezden gelerek keten boyunbağını ensesinden geçirdi. Kumaş, tuzlu balık kokuyordu ama yine de yedi haftalık bir seyahatin sonunda Şövalye’ye sinmiş kokulara nazaran çok daha iyiydi. Jin haklıydı. Hem geminin, hem de mürettebatın bir sonraki yolculuk öncesinde ara vermeye ihtiyacı vardı. Ve Billy’nin önceki gece kıyıdan getirdiği nota bakılırsa, evde Alex’in ilgilenmesi gereken bazı işler bulunuyordu.

Boyunbağını çenesinde sabitleyerek burnunun etrafında doladı ve el çabukluğuyla sıkıştırdı. Siyah yüz boyası ve gizlenmesini sağlayan şapkası, son sekiz yıldır kılık değiştirme konusunda başarılı olmasını sağlamıştı. Şövalye’ninson zamanlarda Devon’un kuzeyine yaptığı ziyaretlerin sıklığına rağmen hiçbir sosyete mensubunun, kötü şöhretli korsan Kızıltaş’la Yedinci Savege Kontu arasındaki bağlantıyı henüz kurmamış olması Alex’i hayrete düşürüyordu. Söylentiler, Kont’un Devonshire sahil şeridi boyunca uçsuz bucaksız uzanan mülklerine adım atamayacak kadar Londra’da parasını saçarak kumar oynamakla ve kadınlarla gönlünü eğlendirmekle meşgul olduğu yönündeydi.

Alex; gizemli kimliği Kızıltaş’la az da olsa gurur duyuyordu. Erkek kardeşi Aaron ise zevkten dört köşeydi. Lanet olsun.

“Geçen sonbahar adamlarının cüzdanları, lağım farelerinden bile daha şişman bir hal aldı.” dedi Jin.

Alex ne idüğü belirsiz bir şapkayı başına geçirerek kaşlarını örtecek şekilde aşağı çekti.

“O halde bu mevsim sıradan bir İngiliz yatıyla yetinmeleri gerekecek. O zamana kadar hep olduğu üzere kuzeyde karaya çıkmalarına izin ver. Ama Tanrı aşkına, uslu durmalarını ve o lanet olası kaçakçılara bulaşmamalarını sağla. O itlerle dalaşmalarını veya onlardan biri sanılmalarını istemiyorum.”

“Buradaki halk artık bizim çocukları tanıyor,” derken kaşları çatılmıştı Jin’in. “Ama Billy, Opsrey’in mürettebatının görünüşünden hiç hoşlanmamış, bu yüzden onlarla ilgili haberleri getirdi bize.” Başını iki yana sallarken ani bir dalga gemiyi sarsınca duruşunu sabitlemek için dengede durmaya çalıştı. Bristol Kanalı’nın uzaklara kadar ulaşan girdapları nazik havalarda oldukça dostane olurdu ama yağmur yaklaşıyordu. Alex bunu, tıpkı güneşin batışını, ayın yükselişini ve med-ceziri hissetmesi gibi damarlarında hissedebiliyordu.

“Ne yapmışlar?”

“Bir kıza saldırmışlar.”

Alex’in gözleri kısıldı. “Saldırmak mı?”

“Evet,” diyerek başını salladı Jin. “Üç beş tanesi birden.”

“Kız kimmiş?”

“Sütçüymüş. Hem de kardeşlerinin burnunun dibinde. Bir ahırda.”

“Yani bir ahırdan kızı almışlar ve hiç kimse onları durdurmak için meydan okumamış mı?”

“Ahırın içinde– ”

“Hayır.” Genç adam elini kaldırdı. “Anladım. Çiftlik sahilin üst tarafında, değil mi?” Haftalar önce bastıran sis yüzünden iki direkli bir kaçakçı yelkenlisiyle burun buruna gelmişlerdi ve genç adam tekneyi yakından inceleme fırsatı bulmuştu. Donatıldığı silahları ve gövdesinin suyun altında kalan kısmının derinliğiyle Osprey çok etkileyici bir gemiydi. Topuyla karayı hedef alıp vuramayacak kadar sahilden uzağa demirlemiş olsa da; denizcilerin tüfekleri, palaları ve kargıları, bir çiftçinin saman tırmığına ve baltasına karşı kolaylıkla üstünlük sağlayabilirdi. Sütçü kızın ağabeylerinin, kız kardeşlerinin namusunu kurtaramamış olmaları normaldi. Tıpkı Alex’in ikizinin yıllar önce kız kardeşlerininkini kurtaramadığı gibi…

Alex kapıya yöneldi. “Peki, bana anlatmak için neden şu ana kadar bekledin?”

“Her zaman İngiliz kaçakçıların seni ilgilendirmediğini söylersin. Ne halt ederlerse etsinler. Ama bu seferki çok iğrenç ve ahlaksızca… Kaptanlarının adı Dunkirk’müş.”

“Osprey’le de kaptanıyla da ilgilenmiyorum. Tek ilgilendiğim-”

“Züppe ve şımarık İngiliz soylularının keyif tekneleri. Biliyorum.”

Alex düşüncelerini yansıtmayan bakışlarını arkadaşına çevirdi.

“Eğer Şövalye’nin hizmet ettiği amaca itirazın varsa, başka bir işveren bulmakta özgürsün. Bunu sana defalarca belirttim. Hem Londra bankalarında bir filo kurmana yetecek kadar altının birikmiştir. Bana hiçbir şey borçlu değilsin.”

Jin bakışlarını kaçırmadan cevap verdi. “Sana olan borcumu ödemeyi ne zaman bitirmiş olacağıma ben karar veririm. Zaten bu aralar bana ihtiyacın var. Her zamankinden daha çok hem de.”

Alex arkadaşının attığı yemi duymazdan gelerek kapının koluna uzandı.

“Peki Poole’u ne yapacaksın?”

Alex Jin’in sorusunu duyduğu an, boğazında öfkenin sıcak basıncını bir kez daha hissederek olduğu yerde durdu. Ama bu sefer acısı, son yıllarda olduğu gibi göğsüne inmedi. Artık, sadece her şey farklı gelişseydi neler olabileceğini düşündürecek şekilde içi sızlıyordu. İntikam sıcak yendiğinde lezzetliydi ve dürüst olmak gerekirse aradan geçen sekiz yıl, Alex’in kana olan susuzluğunu dindirmiş-ti. Şu an burada bulunmasının tek sebebi, Savege Park’ta yalnız başına dönüşünü bekleyen kişiydi.

“Lord Poole ile bizi bulduğu zaman -ki bulabilirse- bizzat ilgileneceğim.” Hayatını tam iki kez altüst eden adamla yüz yüze gelmek için biraz daha bekleyebilirdi.

“Yani hiçbir zaman.” Jin bu sözleri söylerken kapıyı açmış olan Alex olduğu yerde durdu. “Söylentilere bakılırsa Donanma Bakanlığı’yla sıkı fıkıymış. Belki de acele edip Lordlar Kamarası’nda yerini alman daha iyi olur. O zaman ‘Kızıltaş’la ilgili ne yapmayı planladığını yüzüne karşı sorabilirsin.”

Alex tek kaşını kaldırdı. “Kendine ait bir soyluluk unvanına sahip olduğun gün, hatırlat da sana saçma sapan, aptalca tavsiyelerde bulunmayayım, olur mu?”

Dümenci güldü. “Haziran’da görüşüyor muyuz?” “Sana haber gönderirim. O zamana kadar, herkesin beladan uzak durmasını sağla. Mürettebatın köylerde olay çıkarttıklarıyla ilgili hikâyeler duymak istemiyorum. Kaptanları değilse de gemim bunu hakediyor.”

“Tamamdır efendim. Gemine de iyi bakacağım. Sen de uğruna bu güzelim leydiyi terk ettiğin diğer kadınlara iyi bak.”

Alex’in gülümsemesi, göğsündeki ağırlığı azaltmıştı. Kamaradan çıkarak ana güverteye tırmandı. Uskunanın önü de arkası da gayet düzgün bir şekilde sıkılaştırılmıştı. 135 tonluk ve on iki topa sahip bu zerafet, Atlantik’in en hızlı gemilerindendi. Alex’in bu ışıltılı güzelliği St. Eusta-tus’ta yepyeni haliyle satın alışından sonraki ilk sekiz yılda da, İngiliz Kanalı’nın kuzeyinde yaptığı yolculukları içeren sonraki dört yılda da bulunamamıştı. Sadece iki gemi, Amerikan Eşekarısı ve kimsenin emrinde olmayan Karaşa-hin onu geçebilmişti.

Poole Kontu’nun avcılarının onu bulmasıyla alakalı Alex’in hiçbir endişesi yoktu. Şövalye tıpkı sahibi gibi bir hayat sürüyordu. Bir gün orada, bir gün başka bir yerdeydi. Şeytanın kendisi bile Alex’in her bahar ve yaz, haftalar boyu süren seyahatlerinden elini eteğini çekmişti.

Genç adam denizi; büyüklüğünü, derinliğini, dokusunu ve kokusunu seviyordu. Onun bir parçası olmak için lanet olası bir korsan rolüne bürünmesi gerekmiyordu. Ama okyanusta kendini bekleyen daha farklı hazların hayalini kurmaya başladıysa da, ‘Kızıltaş’tan vazgeçmeye hazır değildi. Henüz.

Dümene yaslanmış duran Koca Mattie, asık suratlı bir şekilde bağırarak genç adamla vedalaştı. Alt tarafta, geminin pruvasından kıç tarafına kadar güvertesindeki bütün denizciler de seslenerek ve el sallayarak vedalaştılar. Alex aşağı sarkıtılmış ipten merdiveni kulanarak indi ve kayıkta yerini aldı. Nihayetinde gözlerini karaya dikti.

Şövalye bir önceki gece, kendi mülkünün görüş alanına girmiş olsa da genç adam karaya bakma iznini kendine vermemişti. Şu an altın rengi kumlarla bezenmiş, yeşilin envai tonundaki yosunlarla süslü girintili çıkıntılı gri kayaların, gökyüzünden yansıyan ışınlarla birer mücevher gibi parladığı manzarayı bakışlarıyla içine çekiyordu. Sahilin arkasında, tepenin dik yamaçları sayesinde rüzgârdan korunan, koyunların birer noktaya benzediği ve arada erken mahsül vermiş ekinlerle karaağaçların, çam ağaçlarının bezediği zümrüt yeşili çayırlar ve rüzgârın taze su kokusunu burnuna taşıdığı akarsu görünüyordu.

Bu manzara genç adama hep aynı şeyi; vaatlerle dolu, yumuşak kıvrımlara sahip güzel bir kadının kollarını açıp onu kucaklamasını hatırlatırdı. Bu hep böyleydi. Denizdeyken, başka hiçbir yerde olmayı istemezdi. Eve yaklaştığındaysa, tek isteği toprağına ayak basmak olurdu. May-fair’deki konağında yılın büyük bölümünü geçirmesini sağlayan ve hayatının trajik bir ironiden ibaret olmasını sağlayan da bu hisleriydi.

Ama hep böyle değildi. En azından, Lambert Poole gözünü kan bürümüş bir şekilde gözlerinin içine bakıp Alex’le ikisinin birer kardeşlermişcesine benzer olduklarını hissettirdiği o geceye kadar değildi.

Küçük kayık biraz güneye yönelip Alex’in dört yıl önce inşa ettirdiği gösterişsiz iskeleye yanaştı. İçiçe geçmiş ağaç dallarıyla ve kayalarla bezenmiş alçak bir tepenin gölgesinde bulunan ve mağaraya benzer bir çukurluk oluşturan bu iskele, kimliğinin gizli kalması adına ideal bir yer oluşturuyordu. Yarım mil kadar içeri yürüdüğünde uşağının temiz kıyafetler sakladığı küçük bir kır evine ulaşabiliyordu.

Kayıktan indi ve denizcilerine el salladı. Sahilden yukarı çıkan patikadan ilerlemeye başladı. Üzerinde tabancasından başka hiçbir şey yoktu. Karaya ayak basmanın getirdiği değişim Alex’i hiç rahatsız etmiyordu. Denizde geçirdiği yedi hafta, toprağa temas etmenin getirdiği o hissi azalta-mıyordu. Gerçi Londra’ya dönüşündeki ilk durağını iple çekiyor olmasına yetecek kadar uzun süre geçmişti. La Dolcetta onu bekliyordu. Tam o esnada Alex’in hizmetkârı yüzünde çok ciddi bir ifadeyle kulübenin kapısında onu karşıladığında, balık etli vücut hatlarına sahip opera sanatçısının yatak odası genç adama daha da cazip göründü.

“Ne oldu Tubbs?” Alex şapkasını ve kravatını çıkartarak elini yüzünü yıkamak için ilerledi. Uşağın ona uzattığı sabunu alarak yüzündeki siyah boyayı yıkamaya koyuldu.

“Evinize hoş geldiniz lordum. Kardeşiniz sizi Park’ta bekliyor.”

“Billy söyledi. Sanırım Aaron’un neyle ilgili görüşmek istediğini bana söylemeyeceksin.” Alex çenesini ve yanaklarını kuruladıktan sonra gözlerini hizmetkârına dikti. Tubbs’ın yüzü ifadesizliğini koruyordu. “Hayır, tabii ki söylemeyeceksin. O halde acele edelim de çabucak hallolsun.”

Tubbs, Alex’in şehirdeki konumuna uygun temiz kıyafetleri uzatarak giyinmesine yardım etti ve işleri bitince kulübeden çıktılar. Genç adamın baş seyisi, onları armasız bir at arabasının başında bekliyordu.

Pomley şapkasıyla selam verirken, “Sizi tekrar bu kadar yakın zamanda görmek güzel lordum,” dedi.

“Bu seferki kısa bir seyahatti.” Alex sırım gibi görünen yaşlı adamın yanındaki boş yere geçerek dizginleri eline aldı. Pomley yıllar önce armasız arabayı ve tanınmayacak atları bu iş için hazırlamıştı. Alex bunun hiç kimseyi kandırmayı başaramadığının gayet iyi farkındaydı. Pomley ve Tubbs, yılda iki kez düzenlediği bu sahtekârlığı esnasında ona yardımcı olan yegâne kişilerdi ama kasabadaki herkes, Lord Savege’ın her bahar ve yaz evden uzaktayken kimin kılığına büründüğünü biliyordu. Bununla beraber, bulaşıkçıdan tutun da köydeki kiracı çiftçilerden bir teki bile konuyla ilgili tek bir imada dahi bulunmamışlardı.

Alex bu durumu ne vakit kafasında tartsa, oyununun ortaya çıkmamış olması onu şaşkına çeviriyordu.

Pomley tanıdık gelen rahatlığıyla, “Her zamanki gibi kazançlı bir seyahat miydi?” diye sordu.

Alex dizginlere asıldı. “Nispeten.”

“Yetimler bu yıl aç kalmayacaklar.” Seyisin yüzündeki gülümseme genişlemişti.

“Denizden sadece tuzlu suyla dönseydik de yetimler aç kalmazlardı,” diye mırıldanarak cevap verdi Alex. Herkes Kızıltaş’ın elde ettiği ganimetlerin Exmoor’daki yetim hastanesini ve Bideford’daki denizci ve askerlerin dul eşlerinin barındığı evi idame ettirdiğini düşünüyordu. Ki son dört yıldır da böyleydi durum. Ama Alex’in, Şövalye’ninyardımı olmasa da bu desteği onlarca yıl sürdürebilecek birikimi mevcuttu.

“Bu şekilde çok daha tatmin edici,” diyerek sözlerine devam etti Pomley. “İyiliksever Robin Hood gibisiniz efendim.”

Alex sırıtmasını bastırmaya çalıştı ve arkada oturan Tubbs’a bir bakış attı. Hizmetkârın yüzü taş gibi ifadesizdi. Alex küçük bir kahkaha atarak atları hızlandırdı.

Yaklaşık iki mil süren ve iki yanı çalılıklarla bezeli yolun sonunda ev göründü. Sahile yakın bir çıkıntının üzerinde, Savege Park bütün görkemi ve ihtişamıyla tek başına yükseliyordu. Yüzyıllardır hanedanlarına ev sahipliği yapan konağın yapısı, tarz ve amaca hizmetin karmaşıklığında, ortaçağ stilinde yerel kireçtaşından inşa edilmişti. Rüzgâr aldığı tarafında yosunlarla bezenmiş, yine rüzgâr ve yağmurun etkisiyle yıpranmış gri taş duvarlarıyla, kuleleriyle ve tepede görünen terasıyla, düşmanları uyaran ve dostlara hoş geldiniz diyen bir havası vardı.

Alex kuru yatak çarşaflarını ve çalışma odasının sessizliğini düşünerek derin bir iç geçirdi.

Evin önündeki tümsekte oturan bir çocuk, at arabasını görünce yerinden sıçrayarak eve doğru koşmaya başladı. Alex ahırın kapısında durarak atların koşumlarını Pom-ley’e uzatıp arabadan atladı. Ön kapıya varması elli adım sürmüştü. Herkes eve gelişinden haberdar olmuşken neden merasim beklesindi ki?

Ön kapı açıldığında her zaman olduğu gibi suçluluk hissi sarmıştı karnını Alex’in.

İçeri girdiğinde kâhya, sıraya girmiş üniformalı hizmetkârlar ve uşaklarla beraber onu bekliyordu.

Kâhya kolalanmış dik yakalarıyla ince keten kıyafetini hışırdatarak öne doğru eğildi ve derin bir reverans yaptı. “Tekrar sizi evde görmek mutluluk verici lordum.” Alex, babası öldükten ve annesiyle kız kardeşi Londra’ya taşındıktan sonraki son sekiz yıldır evde bir hanımın eksikliğini hissettirmeksizin her şeyi düzenli tutan kadına gülümsedi.

“Teşekkür ederim Bayan Tubbs,” dedi. “Evde olmak güzel…” Şapkasını çıkartarak bakışlarını geniş merdivenlere çevirdi. Basamakların en üstünde, erkek kardeşi hafifçe gülümsüyordu.

“Yaşasın fetheden kahramanımız.” Genç adamın sesi Alex’inkinden daha hafif ve yumuşak bir tondaydı.

İkiziyle ilgili her şey böyleydi. Alex’in saçları ve gözleri, Aaron’un İngiliz beyazlığına nazaran daha koyuydu. Alex uzun boyuyla ve geniş yapısıyla, Aaron’un bir zamanlar olmayı hayal ettiği rahiplere yakışır zayıf ve narin vücudundan çok farklıydı.

Alex keyifle merdivenleri tırmanmaya başladı. Yukarıya tırmandığında bir elini uzattı. Kardeşi, bir eliyle korkuluklardan uzanıp ona sarılırken, diğer eliyle de sıkıca bastonunu tutuyordu.

“Sanırım Billy notumu sana iletmek için gemiye geldi,” dedi Aaron. “Çok numaracı bir çocuk değil mi? O kadar genç olmasına rağmen yanında tutmana şaşmamak gerek.” Yavaşça dönerek oturma odasının kapısına doğru ilerledi.

“Beraberinde bir sürü haber getirdi,” diye cevap verdi Alex.

Aaron açık kahve gözlerini kısarak ona döndü. “Sana çiftçi kızdan da mı bahsetti?”

“Ve Osprey’dekı denizcilerden. Kız hangi aileden?” “Senin kiracılarını rahatsız etmemişler. Haberler buraya çabuk ulaştı ama hangi aileden olduğunu bilmiyorum. Carlyle’ın arazisinin sınırında, güneydelermiş.”

“O halde beni acilen buraya çağırmandaki sebep ne kardeşim?”

“Madem geri dönmeye hazır değildin, Devonshire sahilinde ne işin vardı o zaman?”

“Geminin gövdesinin raspalanması gerekiyordu. Başka yere gideceğime buraya geleyim dedim.”

“Yaa, iyi bari. Demek ki bir iki ganimet elde ettin.” Aa-ron gülümsedi. “Bu sefer kim?”

“Değeri olmayan iki paslı tekne–”

“Hiç sanmam.”

“Ve Effington’un yelkenlisi. Ağzına kadar gümüş tabak, şarap ve şampanyayla doluydu. Mürettebat sorun yaratmadı. Eminim şu an Effington’un sağlığına kadeh kaldı-rıyorlardır.”

“Gümüşler yetimlere gidecektir şüphesiz. Effington mu? Sen ayrıldıktan sonra şu aktrisle beraber olan adam değil miydi o? Yanlış hatırlamıyorsam bir kavgada– ” “Evet.” Alex kapıyı kapatarak odanın diğer tarafına yöneldi. Aaron hemen yanındaki bir koltuğa yerleşti.

“Eee, birkaç gün daha bekleyemeyecek olan şu acil iş neymiş bakalım?” Alex bir parmak brendiyi kristal bardağa dökerek eline aldı. “Kitty başını derde mi sokmuş?”

“Tabii ki hayır. Annemden son haber aldığıma göre, o ve kız kardeşimiz her zamanki gibi senin evinin onlara sağladığı konfordan yararlanarak sezonun tadını çıkartıyorlar-mış. Arada kumar oynuyorlar ama aşırı değil elbette.”

“O halde mesele nedir? Kiracılarla alakalı bir sorun mu var? Haycock’la birlikte bensiz halledemeyeceğiniz hiçbir şey olmadığından eminim.”

“Bunun doğru olmadığını biliyorsun Alex. O mükemmel bir kâhya. Eşsiz. Ama hiç kimse bu araziyi senin kadar iyi tanıyamaz. Ve buradaki insanlar sana tapıyor.” “Aptallar.” Alex pencereye doğru ilerledi.

“Bunun için kendinden başka kimseyi suçlayamazsın.” Aaron’un sesi gururla çıkıyordu. “Ama sorun kiracılar değil. Carlyle bugün buraya gelip kızını teklif etti.”

Alex bakışlarını eğimli çayırlardan ayırarak kardeşine baktı.

“Bana mı?”

“Bana olmadığı kesin.” Kardeşinin ifadesiz yüzünde hiçbir değişiklik olmamıştı. “Kadınlar ve kumarla alakalı şöhretinin kararlı anne babaları senden uzak tutmaya yetmemesine şaşırdın mı? Ama görüyorsun işte, zenginsin, unvanın var ve tabii ki yakışıklısın.”

Alex onu duymamışcasına, “Carlyle mı?” diye sordu. “Onun kızı artık rafa kalkmamış mıydı?”

“Bundan haberin var mıydı?”

“Akıllı bir adam denizle ve arazisiyle olduğu kadar komşularıyla da ilgilenmelidir.”

“Küstahlığımı bağışla.” Aaron’un gülümseyişi, her zaman kederli bir ifadeye sahip olan yüzünü aydınlatmıştı. Alex eve girdiğinden bu yana ilk defa rahatladığını hissederek sırıttı.

“Affedildin.” Yücegönüllü bir ifadeyle elini havada salladı. “Devam et.”

“Bu konuda haklısın. Bayan Carlyle sırasını çoktan savacak yaşa geldi.”

“Ve babası da sırf arazilerimiz komşu diye onu bana ka-kalayabileceğini mi düşünüyor?”

“Hayır. Her ne kadar büyük olan hâlâ evlenmemiş olsa da, evlenmesi için teklif ettiği kızı o değil. Neden olduğunu bilemiyorum.”

“Daha genç bir kız o zaman. Ya da.” Bir elini göğsüne götürerek devam etti. “Sakın söyleme . Daha yaşlı olan biri mi yoksa?”

“Konu güzel kadınların yaşına gelince ne kadar ayrımcı olduğunu biliyorum tabii ki” diye mırıldandı Aaron.

“O halde daha genç. Kız güzel mi?”

“Evet. Oldukça.”

“Harika. Kontes’imin itici olmasını istemezdim.” “Demek Carlyle’ın teklifini ciddiye alacaksın?” Erkek kardeşinin sesi birden ciddileşmişti.

“Neden olmasın? Aile isminin devamı için güzel, tatlı bir kızla şirin bir evlilik yapmam gerekiyorsa evlenirim tabii ki.” Alex’in damarlarındaki kan bile yavaşlamıştı.

“Peki ya Kızıltaş?” diye sakince sordu ikizi. “Evde bekleyen bir karın varken, her yıl bahar ve yaz aylarında haftalarca ortadan kaybolamazsın.”

Alex tekrar pencereye döndü.

“Bir süredir düşünüyordum Aaron,” diye söze başladı. “Neyi düşünüyordun Alex?” Erkek kardeşinin sesinden ne hissettiği anlaşılmıyordu, ne de olsa rahiplik eğitimi almıştı.

“Bu yılki yaz seyahatinden sonra her şeyi rafa kaldırmayı düşünüyorum.”

Odaya sessizlik çökmüştü. Hoby’nin elinden çıkmış ayakkabılarının topukları üzerinde dönerek Aaron’un bir taş kadar ifadesiz yüzüne baktı.

Alex’in boğazı düğümlenmişti. “Sen ne dersin buna?” diye sesine kayıtsız bir ton vermeye çalışarak sordu.

Şövalye’yi satacak mısın? Sanırım Jinan’a.”

“Zaten yılın büyük bölümünde gemi ona ait.”

“O senin gemin Alex ve Jin bunu herkesten daha iyi biliyor. Seninle kalmasının tek sebebi-”

“O bizim gemimiz Aaron. Kaptanı kim olursa olsun senin ve benim gemim.” Genç adamın göğsüne bir ağrı saplanmıştı. Bakışlarının Aaron’un işe yaramaz hale gelmiş bacağına çevrilmemesi için kendisiyle mücadele etti. “Neden sen de gelmiyorsun bu yaz olacak seyahate? Son çıkışımız olur. Tıpkı planladığımız gibi, vahşi Abernat-hy’nin yatını alırız. Hatta bu ay araştıracağım birkaç tane küçük yelkenliyi de yakalarız. Belki final olarak eski bir Fransız nakliye gemisini seçeriz.”

“Fransız gemisi mi? Buna cesaret edemezsin.”

“Edemez miyim?” Alex omuzlarını dikleştirdi. “Adı çıkmış Kızıltaş ne hükümetten, ne de insanlardan korkar. Eğer beni ele geçirmek istiyorlarsa, gelsinler bakalım.” Genç adam kaşlarını oynattı.

Erkek kardeşinin yüzü gevşeyince, Alex’in göğsündeki ağrı da hafifledi. Buna dayanamıyordu. İçindeki bu öfkeye, suçluluk duygusuna, umutsuzluğa ve üç yıldan bu yana hiç azalmamış pişmanlığa katlanamıyordu. Arazisini özlüyor, konakta zaman geçirmek, kâhyasıyla tepelerde yürüyerek çocukluğundan beri tanıdığı ve Batı Hindistan’dan dönüşünde anlattığı hikâyeleri can kulağıyla dinleyen kiracılarıyla bir bira içmek için tavernaya gitmek istiyordu.

Ama şu an atının dizginlerine asılıp Londra’ya gitmek için can atıyordu, ikizinin yanında olmak onun için fazlasıyla zordu.

Daha on üç yaşındayken, Alex denizin zorluklarına göğüs germeyi öğrenmiş, yirmi üç yaşına geldiğindeyse bu yaşam biçimini hayatının bir parçası haline getirmeye karar vermişti. Bir fırtınayı güverteden seyredebilir, kendi gemisindekinin iki katı silaha sahip bir gemiye kafa tutabilir, bir silahşöre gözünü bile kırpmadan meydan okuyabilir, elindeki bıçağı tereddüt etmeden karşısındaki adamın boğazına dayayabilirdi. Ama erkek kardeşine yaptığı şey söz konusu olduğunda, her bakışında olanları hatırlatan görüntüyle yüzleşmektense kaçmayı yeğliyordu.

Şövalye’yi arkanda bırakamazsın,” dedi Aaron yavaşça. “O senin gerçek aşkın.”

Alex erkek kardeşine sahte bir alaycılıkla gülümsedi. “Yani hislerimi bir insana yöneltmemin zamanı geldi mi diyorsun?”

“Bunu yapabilir misin?”

“Bu hayatta değil kardeşim.” Alex’in sesi homurtuyla karışık çıkmıştı.

Aaron bakışlarını kucağında kenetlediği ellerine çevirdi. “Aşktan bahsetmemin aptallık olduğunu düşünüyorsun.”

“Kesinlikle. Ama aşka dair inancım hep böyleydi.” Genç adam gülümsedi. Kardeşini sakat bir insan olarak çarpışmadan taşıdıklarında hayallerine veda etmesinin sorumlusu olarak, gülümsemek zorundaydı.

“Lord Carlyle’a nasıl bir cevap yollayacaksın?”

“Benim ziyaretimi mi bekliyorlar?”

“Hayır. Kızın dolaşması için şehre gittiler.”

Alex başıyla onayladı. Kader, evden ayrılabilmesi için ona bir sebep sunuyordu işte.

“Kızın adı ne?”

“Charity Lucas. Carlyle’ın üvey kızı.”

“Lucas mı? Bu soyadı tanıdık geldi.”

“Erkek kardeşi bir Baron’muş. Genç bir çocuk, çok da zengin. Belki onu kulüpte oyun masasında görmüşsün-dür. O ve Carlyle, çeyiz olarak inanılmaz bir miktar teklif ediyorlar.”

“Ah, hem güzel hem de zengin bir gelin. Daha fazla ne isteyebilirim ki?”

“Evet, ne isteyebilirsin ki?”

Hayatı sessiz bir mim oyununa dönüşmüştü. Belki de bir eş, ona elverişli bir mazeret sağlayabilirdi. Babasının arazisi bitişikte olan bir leydi, amaca çok daha uygun olacaktı. Ailesine yakın olmak isteyecek, bu yüzden şehirden sakınacak ve Alex de onu sık sık kasabanın dışına çıkartmak zorunda kalmayacaktı. Ve tabii şansına kızın ona uygun olmadığı gözükürse, Alex bu fırsatı uygun birini bulmak için değerlendirebilirdi. Soyluların dünyasında lekesiz tanıdığı kız sayısı çok azdı ama kız kardeşiyle annesinin bu konuda ona yardım etmek isteyeceklerinden hiç şüphesi yoktu. “Hemen şehir merkezine mi gideceksin?”

“Genç kızımızla tanışıp birbirimize uygun olup olmadığımıza bakmak için mi? Neden olmasın? Bir sonraki hedefimiz olacak gemileri araştırmak için gitmem gerekecekti zaten.” Genç adam kapıya yöneldi. “Bunu bir düşün Aaron. Emekliye ayrılmadan önce son bir eğlence. Eski zamanlardaki gibi.”

Erkek kardeşinin sabit bakışlarında nazik bir teslim oluş vardı. Alex arkasını dönerek ikizini yalnız bırakıp odadan çıktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHovarda
  • Sayfa Sayısı389
  • YazarKatharine Ashe
  • ÇevirmenBanu Belgi
  • ISBN9789944827072
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2013-8

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur