Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Kapılıp gideceksiniz…”
Sabrina Jeffries

Gizli Bir Kimlik

Gemisinin açık denizde korsanlar tarafından ele geçirilmesiyle birlikte, Vikont Steven Ashford uzun zamandır peşinden koştuğu alçak köle tüccarına her zamankinden daha fazla yaklaşmış olur. Fakat zaferinin önünde baştan çıkarıcı bir detay vardır: kendisiyle birlikte tutsak edilen skandallar kraliçesi güzel Leydi Monroe. Şeytanın çağrısı hiç bu kadar baş döndürücü ya da yasak olmamıştır, zira Steven bir Fransız papaz kılığındadır. Eğer gemiden canlı olarak çıkmayı başarırlarsa, Leydi Monroe’yu düşmanlarından korumak için onunla bir daha asla görüşmemelidir.

İnkâr Edilemez Bir Aşk

İngiltere’ye geri dönen ve kaçamadığı delidolu geçmişi yüzünden sosyetenin dikkatli bakışlarını her daim üzerinde hisseden Valerie, hayatının en büyük macerasını yaşadığı nefes kesici “din adamı”nı bir türlü aklından çıkaramaz. Derken o din adamı, gerçek kimliğiyle, yani Vikont Ashford olarak tekrar ortaya çıkar. Fakat tüm tehlikeye rağmen, aralarındaki yakıcı tutkuyu inkâr edemezler.
Artık tutkularının önünde engel olarak Valerie’nin yaralı kalbi, Steven’ın kimsesiz yazgısı ve her ikisini de ortadan kaldırmak için dur durak bilmeyecek bir cani vardır.

“Muhteşem yazılmış, tensel bir aşk romanı.”
Kat Martin

“Kapıldım Sana, tensellikle yüklü nefes kesici bir aşk romanı. Olay örgüsü de bir hayli canlı ve sürükleyici.”
Lisa Kleypas

***

Giriş

Paris, Fransa
1799

“On üç yaşında mı? Daha çocukmuş.” Steven Ashford, boğuk fısıltısındaki şaşkınlığı gizleme zahmetine girmedi.

Gece gibi karanlık arkadaşı, saklandıkları sokağın ayak bileğine kadar çıkan çamuruna ve lağım kokularına rağmen sırıttı.

“Ah, fakat o çocuk dediğin de bir gün büyüyüp kadın olacak,” diye mırıldandı Maximin. “O zaman bir gelsin de, onu tekrar arayıp bulacak ve ona sahip olacağım.”

Kaşları çatılan Steven, aralarındaki yağmur perdesinin arasından arkadaşının yüz ifadesini görmeye çalıştı. Maximin dalga geçiyor olmalıydı. Steven başka türlüsünü hayal edemiyordu. On sekiz yaşındaydı ve kadınların ilgisini çekmekte hiç zorlanmıyordu. Birkaç yıl önce çenesindeki sakalları daha yeni yeni fark etmeye başlamıştı ki, kadınlar ona vücudun bin bir türlü zevkini tattırmak için sabırsızlanmaya başlamıştı.

Aşk, diyorlardı buna.

İlk başlarda buna bayıla bayıla razı gelmişti. Fakat birkaç ay içerisinde, fiziksel aşkın ve maceraların heyecanı, hem bedenini hem de kalbini saran yeni bir gayret karşısında solmuştu. Şimdi, beklenti içerisinde güm güm çarpan kalbi yüzünden yağmurun sesini nerdeyse hiç duyamazken, Steven arkadaşının aptallığına hayret ediyordu.

“Sen bir budalasın, Maximin.” Kafasını salladı. “Kız ya da kadın, bu gibi eğlencelere ne zamanım var ne de arzum-” Bir anda sessizleşti.

Bekledikleri adam, sokağın sonunda, yağmurun benek benek yaptığı fener lambası ışığının sisleri arasında göründü. Steven olduğu yerde kendini hazırlarken, Maximin’in de gerildiğini hissetti.

Pelerinli adam, üç köşeli şapkasından üç yöne doğru minik şelaleler boşalırken, uzun adımlarla dar sokakta onlara doğru ilerliyordu. Derken, tehlikeyi fark etmişçesine duraksadı.

“Kim var orada?” O zarif ve kültürlü aksanı, sağanak yağışın altında ezilmişti. Her iki tarafını da kontrol ederek bu sefer daha yavaş ilerlemeye devam etti.

Steven yutkundu. Avucundaki bıçağın fildişi kabzasını iyice kavradı ve bıçağın ucunu yukarı doğru kaldırdı.

“Orada olduğunuzu biliyorum,” dedi adam, parıldayan gümüşi siyahlığa doğru. “Ne istiyorsunuz? Para mı? Buradan sağ salim geçmeme izin verin yeter, sizi istediğiniz kadar para veririm. Bir yurttaş olarak buna namusum üzerine söz veriyorum.”

Steven acı acı tebessüm etti. İktidar mevkiindeki insanlar hiçbir zaman zarar görebileceklerine inanmıyorlardı. İçindeki durgunluk, damarlarında bir okyanus esintisi gibi içten içe ve soğuk soğuk dolaşıyordu. Doğruldu ve şiddetli yağmur altında Maximin ile omuz omuza geldi. Hemen sokağın ortasına doğru hareketlendiler. Biri politikacının önüne, diğeri arkasına geçti. Maximin başıyla işaret etti. Steven’ın dudakları kıvrıldı, ama bu sefer bir beklentiyle.

“Sizin paranızda gözümüz yok, Mösyö Vekil,” dedi Maximin.

Politikacının bakışları bir ona bir öbürüne kaydı. Fakat sesi halen kendinden emindi. “Öyleyse ne istiyorsunuz?” Eli kalçasındaki kılıcının kabzasına doğru hareket etti.

“Ne mi? Mösyö Yurttaş,” diye aynı nazik tonla ccvap verdi Steven, “tabii ki, adalet.”

O ve Maksimin tek vücut olarak, istediklerini almak için ileriye doğru adım attılar.

Birinci Bölüm

Boston, Massachusetts
Mayıs 1810

SAYGIDEĞER ALVERSTON KONTU
DERBYSHIRE, BÜYÜK BRİTANYA

Sevgili Valentine,

Çocukluk ettim. Bencillik ettim. Her türlü aptallığı yaptım. Ama bütün bunlar yetti artık. Sürgünden bıktım. Çok sevgili ağabeyim, bari sen beni bağışla. Eve dönüyorum.

Vefasız kız kardeşin,
Valerie

İkinci Bölüm

“Nefes al,” diye fısıldadı Leydi Valerie Monroe, ambar ağzından dalgalanarak gelen rüzgârın uğultusuna doğru. Ahşap merdivenler yeni cilasıyla davetkâr biçimde ışıldıyordu. Yukarıdaki açık ambar ağzının ötesinde gökyüzü sonsuz gibi görünüyordu.

İlk basamağa bastığında, Valerie derin bir nefes aldı. Tam bu sırada, sanki onu cesaretlendirmek istercesine, ambar ağzından aşağı doğru tuzlu bir hava akımı esti vc başlığının kenarlarından çıkan kapkara buklelerini karmakarışık yaparak onu yukarıya çağırdı.

Kendini merdivenlerden güverteye attı. Süt gibi beyaz cildini tehlikeye atarak yüzünü akşamüstü güneşinin parlak ışıltısına çevirdi ve geminin dantele benzeyen halat donanımının arasından gökyüzüne baktı. Birbirine karışmış keskin tuzlu su kokusu ile iğrenç zift kokusu burun deliklerini rahatsız ediyordu. Karşı rıhtımdaki ve güvertedeki hengâmenin arasından kaba erkek sesleri yükseliyordu. Valerie ciğerlerini havayla doldurdu ve dudaklarında bir tebessüm belirdi.

“Tekrar nefes alabiliyorum.” Rüzgâra kapılan sözcükleri kulağına bir dua gibi gelmişti.

Güverte küpeştesine doğru ilerledi. Aşağıdaki iskelede, gemiciler ve tüccarlar gemilerin yüksek direklerinde dalgalanan renkler kadar çok sayıda dilde bağrışıyor, rıhtımdaki gemiler için hararetle tartışıyordu. Sıra halinde yürüyen güçlü kuvvetli birtakım işçiler de, Valerie’nin gemisine variller ve büyük kasalar yüklüyorlardı. Sıra halinde yürüyen adamları ve yüklenen malları takip eden bakışları, önce geminin kıçına, sonra da rıhtımdaki binaların çatılarına tepeden bakan ana direğin ucuna yöneldi.

Mutluluktan boğazı düğümlenmişti. Dakikalar sonra, tayfa başının düdüğüyle, içinde bulunduğu ticaret gemisi Portsmouth’a doğru yola koyulacaktı. İngiltere’ye. Memleketine.

Valerie’nin resmi tavırlı Amerikalı kuzenleri, onun Atlantik Okyanusu’nu tek başına bir ticaret gemisinde geçmesinden endişe ediyorlardı. Fakat bu Valerie’nin bir gram bile umurunda değildi. Varacağı yerden başka bir şey düşünmüyordu. Çok sevdiği ağabeyi Valentine’a şaka yollu takılmayalı veya en samimi arkadaşı Anna’yı kucaklamayalı tam iki yıl geçmişti. Derbyshire’ın kadife gibi çayırlarında çıplak ayakla koşmayalı, bir Mayfair konağında dudaklarıyla şampanyanın hazzına varmayalı, bir centilmenin kollarında dans ederken gerçekten nefesi kesilmeyeli koskoca iki yıl geçmişti.

İki yıllık büyük bir vicdan azabı. İki yıllık kalp ağrısı ve can sıkıntısı.

Baş döndürücü deniz havasını bir kuvvet ilacı gibi içine çekerken, “Artık kurtuldum,” diye mırıldandı. O uyuşturucu sefaletten kurtulmuştu. Yeni bir başlangıç yapmak için özgürdü.

Bakışları güvertede karşıya, yelkenleri indirmeye hazırlanan denizcilere kaydı. Denizciler arasında genç oğlanlar ile pörsümüş yaşlılar, Hollandalılar ile eski köleler bir aradaydı; hepsi de açık havadan dolayı yıpranmış ve denizin aşındırdığı güçleriyle sırım gibiydi. Valerie daha önceden kamarasına yerleşirken, Kuzen Abigail’in kaptana, Valerie yukarı çıktığında işi olmayan denizcilerin güverteden boşaltılması talimatı verdiğine kulak misafiri olmuştu. “Seyahat esnasında,” diye fısıldamıştı Abigail, “talihsiz bir olayın meydana gelmesi hiç hoş olmaz.”

Uçarı bir şekilde, hatırladıklarına güldü Valerie. Abigail tam bir ahmaktı. Kontun ölümünden sonra, artık sıradan denizcilere… ya da emrindeki hizmetkârlara veya genç uşaklara Valerie’nin ne gibi bir ihtiyacı olurdu ki?

Güneş rıhtımdaki ambarların tepesinden kayıp gitmiş, körfeze yanık gölgeler düşmeye başlamıştı. Kısa süre sonra yola koyulacaklardı. Kısa süre sonra tekrar sevdikleriyle beraber olacaktı. Dudaklarını ısırdı. İngiltere’de gemiden indiğinde, Valentine ve Anna onu çok sıcak karşılayacaktı. Karşılamaya bir tek onlar geliyor olabilirdi.

Bir anlık bir rüzgâr, saçının bir tutamını alıp gözlerinin üzerine düşürdü. O da arzu etmediği düşüncelerden kararlı bir şekilde uzaklaşmak isteğiyle, siyah saçlarını yana doğru topladı.

Ve bir anda donup kaldı.

On metre ötedeki rıhtımda, yüksek yakalı pelerini ile siyah cübbesiyle bir adam duruyordu. Kasvetli kıyafetine bir tek boynundaki keskin beyaz çizgi canlılık katıyordu. Bir elinde siyah bir şapka vardı. Rüzgâr geniş şapkanın kenarını hafifçe kaldırırken, parmağındaki altın parlıyordu.

Valerie dikkatle baktı. Siyahlara bürünmüş yabancı, ne bir taşra papazı ne de bir piskopostu, onlar gibi soluk benizli, efemine ve itici değildi. Papaz gibi giyinmiş olmasına rağmen, bu adam kesinlikle erkeksi bir hava yayıyordu etrafına.

Valerie adamın kıyafetini yukarıdan aşağıya doğru süzerken gözleri hızla kırpışıyordu. Adamın üzerindeki simsiyah giysilerin ve şapkanın şekli hemen göze çarpıyordu. Bunların altındaki nefes kesici erkek vücudu da en az o kadar etkileyiciydi. Önünde, haklarında akıllara durgunluk veren barbarlık hikâyeleri anlatılan ve hiç sevilmeyen efsanevi papazların ırkından bir Cizvit duruyordu. Papa’nın beslemeleri sayılan ve orman yabanileri ile ovalardaki haydutlara misyonerlik yapan Cizvitler, yerliler gibi giyinir ve hatta onlarla ibadet ederlerdi.

Valerie bu topluluğun üyeleri hakkında pek çok dehşetengiz ayrıntı biliyordu. Bu heyecan vcrici bilgileri veya onları nasıl öğrendiğini unutması pek mümkün değildi. Rezil rahipler hakkında bir şeyler okumak için gece yarısı gizlice kütüphaneye girmesi yüzünden, kont onu o zamana kadarki en sert azarlamalarından biriyle cezalandırmıştı. Valerie o sırada sadece on beş yaşındaydı. Aldığı en büyük ceza ise daha sonra gelmiş; Boston’a yani sürgüne gönderilmesiyle son bulmuştu.

Valerie yavaş yavaş toplanmakta olan günbatımına karşı gözlerini kıstı. Genç bir kızken bir keresinde tam da bunun gibi gizemli bir kişi hayal etmişti: imtiyazlı ve güçlü ama yine de ıslah olmaz bir vahşinin kalbini taşıyan bir erkek.

Fakat Valerie artık genç bir kız değildi ve bu son derece gerçek olan Cizvit’in sıkı pelerini boyunca uzanan geniş omuzları, onda tamamen kadınsı bir hayranlık duygusu uyandırıyordu. Büyülenmiş olarak bakmaya devam ederken, küçük bir afacan papaza doğru koşup dizlerine sarılıverdi.

Çocuğun esmer yüzü, papazın kemik gibi incecik vücuduna giydiği çaputlar kadar kirliydi. Fakat papaz hiç duraksamadan pelerinini arkaya savurup eğildi. Çocuğun elinden adamın avucuna bir şey geçti; bir kâğıt parçası belki de, kim bilir? Papaz küçük şeyi avucunun içinde kavrarken, diğer eliyle çocuğun keçe gibi saçlarını, etkileyici bir onaylama hareketi, hatta belki de bir miktar şefkat ifadesiyle çaktırmadan okşadı. Tekrar ayağa kalkınca, çocuk da koşarak uzaklaştı.

“Leydi Valerie!” Nedimesinin endişeli seslenişi, Valerie’yi daldığı düşüncelerden uyandırdı.

Papaz döndü ve doğrudan doğruya ona baktı. Adamın gözleri, artan karanlıkta altın gibi parlıyordu. Bir anda Valerie’nin içini karşısındakini tanıyor olma heyecanı sardı. Nefessiz kalır gibi oldu.

Onu tanımıyordu. Daha önce karşılaşmış olsalardı muhakkak hatırlardı. Adam uzaktan yakışıklı görünüyordu; kumral teni ve siyahlara bürünmüş erkeksiliği, batan güneşin altında dikkat çekici duruyordu. Fakat o aşinalık hissi Valerie’nin her yerine yayılmış, boğazına ve göğsüne kadar her yanını sarmalamıştı.

Bu saçma izlenimden rahatsız olarak gözlerini kaçırmaya çalıştı. Fakat adamın bakışı yumuşak bir dokunuş gibi onunkilere takıldı. Valerie bir an için, rüyadaymış gibi, suyun kenarındaki adama başkasının gözleriyle bakıyormuş gibi hissetti.

Bu sırada güvertede nedimesinin ayak sesleri duyuldu. İçinde alışılagelmemiş bir panik hisseden Valerie bakışlarını papazdan ayırdı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıKapıldım Sana
  • Sayfa Sayısı432
  • YazarKatharine Ashe
  • ÇevirmenMehmet Eruluç
  • ISBN9944825139
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur