Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bazen bir yemini bozduğunuza hiç pişman olmazsınız…

Kalbi kırılan ve çaresizce evine, Amerika’ya gitmeye çalışan Georgina Anderson, Maiden Anne gemisine binebilmek için kamarot kılığına girer.

Ancak hiç hayal etmediği bir şey olur ve geminin çekilmez kaptanı James Malory’nin her kaprisini yerine getiren, özel kölesi haline gelir.

Çalkantılı Malory ailesinin günah keçisi, yakışıklı eski korsan bir zamanlar hiçbir kadının onu evlenmeye ikna edemeyeceği üzerine yemin etmiştir.

Fakat açık denize açıldıklarında dirayeti, kontrol edilemez bir tutku ve olağanüstü bir güzelliğin etkisiyle sarsılacak, kendi kendine büyük bir mücadeleye girecektir.

“Üst düzey bir eğlence.”
Publisbers Weekly

“Lindsey fantezi yaratma işinin ustası. Aradığınız romantizmi bulacaksınız!”
Inside Books

***

Yengem Lawree ve onun yeni neşe kaynağı Natasha Kealanoheaakealoha Howard’a…

1818, Londra

Georgina Anderson kaşığını havaya kaldırdı, -turplardan birini tabağından kaşığına almıştı- hafifçe geriye çekti ve odanın ortasına fırlattı. Hedeflediği şişko hamam böceğini vuramamıştı ama çok yaklaşmıştı. Turp hedefinden yalnızca birkaç santim uzağa düşmüş, böceğin duvardaki en yakın çatlağa kaçmasına neden olmuştu. Görev başarılmıştı. Küçük canavarları görmediği sürece, odayı onlarla paylaşmıyormuş gibi de davranabilirdi.

İçindekilerin yarısı yenmiş tabağına döndü, haşlanmış yemeğe bir an baktı ve sonra tabağı yüzünü buruşturarak itti. Şu anda Hannah’nın zengin, yedi ayrı yemekten oluşan sofrası için neler yapmazdı. Anderson’lara on iki yıl boyunca aşçılık yaptıktan sonra, Hannah ailenin her üyesini nasıl memnun edeceğini öğrenmişti ve Georgina haftalardır onun yemeklerini hayal ediyordu. Bir aylık gemi yolculuğundan sonra bu çok da şaşırtıcı değildi. İngiltere’ye beş gün önce geldiğinden beri yalnızca bir kere güzel bir yemek yiyebilmişti; karaya çıktıkları gece, Albany Hotel’e yerleştikten sonra Mac onu güzel bir restorana götürmüştü. Ertesi gün, Albany’den çok daha ucuz bir yere geçmek için ayrılmak zorunda kalmışlardı. Otele döndüklerinde tüm paralarının çalındığını fark ettiklerinde yapacak başka bir şeyleri yoktu.

Georgie, ailesi ve arkadaşları arasında sükûnetiyle tanınırdı fakat hem o hem Mac farklı odalarda, hatta farklı katlarda kalmalarına rağmen soyulduğunda bu özelliğini koruyamamıştı. Muhtemelen bu soygun, bagajlar East End’deki limandan seçkin Albany Hotel’in bulunduğu West End’deki Piccadilly’e götürülürken gerçekleşmişti. Bavullar, kiraladıkları atlı arabanın üstüne, sürücü ve yardımcısının yardımıyla yerleştirilmişti. Tabii Georgina ve Mac, o anda Londra’yı ilk defa gördüklerinden yol boyunca keyifle manzarayı seyretmişlerdi.

Kötü şansın, ilk olarak bu olayla başladığı söylenemezdi. Hayır, geçen hafta İngiltere’ye geldiklerinde başlamıştı. Gemileri iskeleye yanaşamamıştı, kargonun boşaltılması amacıyla iskelede demir atacak yer için bile üç ay bekleyebilirlerdi. Elbette yolcular daha şanslıydı, kıyıya kürek çekebilirlerdi. Ama bunun için bile birkaç gün beklemek zorunda kalmışlardı.

Ancak şaşırmamalıydı. Thames’teki yoğunluk sorununu biliyordu, bunun nedeniyse gemilerin mevsime bağlı olarak gelmeleriydi, hepsi önceden tahmini zor olan rüzgâr ve hava şartlarına bağlı olarak seyahat ediyorlardı. Gemisi, Amerika’dan aynı anda yola çıkan diğer on gemiden biriydi. Dünyanın geri kalanından gelen yüzlercesi daha vardı. Bu yoğunluk sorunu, savaştan önce ailesinin ticaret rotalarını Londra’dan başka yöne çevirme sebeplerinden biriydi. Aslında, bir Skylark Line gemisi 1807’den beri Londra’ya uğramamıştı. Uzak Doğu ve Karayipler ticaret açısından oldukça kârlı güzergâhlardı ve Skylark için çok daha sorunsuzdu.

Ülkesi 1814’ün sonunda İngiltere ile ticari anlaşma imzalayarak mevcut sıkıntıları giderdikten sonra bile, Sky-lark Line İngiltere ile ticaret yapmaktan kaçınmıştı, çünkü depolama ve saklama hâlâ ciddi bir sorun teşkil ediyordu. Pek çok kez bozulma ihtimali olan kargolar iskeleye boşaltılmıştı, böylece hava koşullarının ve hırsızların merhametine kalmışlardı. Hava koşulları bu kargoları mahvet-mediyse, iskeleden gelen kömür tozu her şeyi kaplamış olurdu.

Diğer ticaret güzergâhları bu kadar kazançlıyken, risk almaya değmezdi. Georgina bu yüzden Londra’ya bir Sky-lark gemisiyle gelememişti ve yine bu yüzden eve kolayca dönemeyeceklerdi. Şu anda asıl sorunları, yanlarında yirmi beş Amerikan doları olmasıydı; soyuldukları esnada üzerlerinde yalnızca bu kadar para taşıyorlardı. Ne kadar dayanabileceklerini bilemiyorlardı – işte bu yüzden, Georgina Southwark’taki tavernanın üst katındaki odayı tutmuştu.

Bir taverna! Eğer ağabeyleri bunu öğrenirse… ama onlar gemilerinde dünyanın başka yerlerine yolculuk yaparken hepsinden habersiz seyahate çıktığı için zaten eve döndüğünde onu öldüreceklerdi. Asıl önemli olan, onlardan izin almadan gitmiş olmasıydı. En azından, harçlığının on yıl boyunca kesilmesini bekliyordu. Birkaç yıl odasına kilitlenmeyi, ağabeylerinin her biri tarafından kamçılanmayı…

Muhtemelen ona sadece bağıracaklardı. Fakat beş kızgın erkek kardeşe sahip olmak, hepsi ondan büyükken ve tüm bunları hak ettiğini bilirken bunları düşünmek pek de hoş değildi. Aslında çok korkutucuydu. Ne var ki hiçbir şey Georgina’ya, onun yalnızca Ian MacDonell’ın eşliği ve korumasında İngiltere’ye gelmesine engel olamamıştı. Bazen, sağduyudan yoksun olup olmadığını merak ediyordu

Georgina odada yemek yemek için bulunan küçük masayı iterken kapı çaldı. Doğal bir nezaketle, “Buyurun,” dememek için dilini zor tuttu, çünkü tüm hayatı boyunca kapısını çalan ya hizmetlileri ya da aileden biri olmuştu ve onlara her zaman kapısı açıktı. Yaşadığı yirmi iki yıl içinde, Bridgeport Connecticut’taki evlerindeki kendi odasındaki yatağında ya da bir Skylark gemisindeki hamakta uyumuştu – en azından bu son aya kadar böyle olmuştu. Tabii ki kapı kilitliyken, o davet etse de etmese de kimse içeri giremezdi. Ve Mac ona her zaman kapısını kilitli tutması gerektiğini durmadan hatırlatıyordu. Sanki bu eski püskü oda ve suç cenneti bu muhit, evinden uzakta olduğunu yeterince hatırlatmıyormuş gibi.

Ama kapıdaki ziyaretçisini tanıyordu, bağırdığında İskoç aksanı onu ele vermişti. Bu ses Ian MacDonell’a aitti. Onu içeri aldı, sonra Ian ağır adımlarla kapıdan girerken geriye doğru çekildi, uzun bedeni küçük odayı dolduruyordu.

“Şans var mı?”

Ian onun biraz evvel kalktığı yere otururken, “Bu duruma nasıl baktığına göre değişir kızım,” diye homurdandı.

“Başka bir sorun mu?”

“Evet ama sanırım çıkmaz sokaktan iyidir bence.”

“Sanırım,” diye cevap verdi Georgina ama sesi umutsuzdu.

Yapılabilecek bu kadar az şey varken daha fazlasını beklememeliydi. Yalnızca Bay Kimball, ağabeyi Thomas’ın gemisi Portunus’taki denizcilerden biri vardı; Georgina’nın uzun süredir kayıp olan nişanlısı Malcolm Cameron’ı ‘kesinlikle’ gördüğünden emin olduğunu söylüyordu. Bu adam, Connecticut’a geri dönen Portunus ile İngiliz ticaret gemisi Pogrom’ın rotaları kesişince Georgina’nın uzun süredir kayıp olan nişanlısı Malcolm Cameron’ın Pogrom’a geçtiğine şahit olmuştu. Bay Kimball, Pogrom görüş alanlarından çıkana kadar bundan bahsetme zahmetinde bulunmadığından, Georgina’nın ağabeyi Thomas da konuyu araştırmamıştı. Neyse ki Pogrom Avrupa’ya doğru yol alıyordu, hatta çok büyük olasılıkla İngiltere’nin ana limanına gitmekteydi.

Her şeye rağmen, 1812’nin Haziran’ında -savaş ilanından bir ay önce- Georgina’nın diğer ağabeyi Warren’ın gemisi Nereus’ta iki kişiyle birlikte esir alınıp zorla tayfa yapıldığından beri bu, Malcolm hakkında duyduğu ilk haberdi. Üzerinden altı yıl geçmişti.

İngiliz bahriyesinin Amerikan denizcileri zorla tayfaları yapması savaşın sebeplerinden biriydi. Malcolm’ın henüz ilk yolculuğunda bu şekilde alıkonulmuş olması en büyük şansızlığıydı ve tabii Cornwall aksanının da bunda etkisi vardı: Hayatının ilk yarısını Cornwall, İngiltere’de geçirmişti. Ama şimdi bir Amerikalı’ydı, artık hayatta olmayan ebeveynleri 1806’da, İngiltere’ye bir daha dönmemek üzere Bridge’e yerleşmişlerdi. Ama HMS Devastation gemisinin subayı bunların hiçbirine inanmamıştı ve Warren’ın yanağında küçük bir yara izi bırakarak ne kadar kararlı olduklarını kanıtlamıştı.

Daha sonra Georgina, HMS Devastation’ın savaş esnasında görevden çekildiğini duydu, tayfası da diğer beş savaş gemisi arasında bölüştürülmüştü. Ama o zamandan beri başka hiçbir haber gelmemişti. Savaş sona erdikten sonra, Malcolm’ın bir İngiliz ticaret gemisinde ne yaptığının bir önemi yoktu. En azından sonunda onu bulmanın bir yolu vardı ve onu bulana kadar da İngiltere’den ayrılmayacaktı.

“Peki, bu sefer kime yönlendirildin?” Georgina iç çekerek sormuştu. “Başka birini tanıyan başka biri, o da onun nerede olduğunu bilebilecek birini tanıyan başka birine mi?”

Mac kıkırdadı. “Sen söyleyince kulağa sonsuza kadar daireler çizecek bir beygirmişiz gibi geliyor. Yalnızca dört gündür arıyoruz. Keşke Thomas’ın sabrının birazına sahip olabilseydin.”

“Bana Thomas’tan bahsetme Mac. Malcolm’ı benim yerime gelip bulmadığı için ona hâlâ çok kızgınım.”

“Bunu yapabilirdi- ”

“Altı ay! Batı Hint Adaları’ndan dönmesi için benden altı ay daha beklememi istedi, sonra buraya gelip, Mal-colm’ı bulup onunla dönmesi için kim bilir daha kaç ay geçecekti. Zaten altı yıl bekledikten sonra, bu kadarı çok fazlaydı.”

“Aslında dört yıl,” diye düzeltti Mac. “Ağabeylerin sen on sekizine basana kadar evlenmenize izin vermeyeceklerinden, o sana iki yıl önceden evlenme teklif etti.”

“Bunun konuyla alakası yok. Eğer diğer ağabeylerimden biri evde olsaydı doğruca buraya geleceklerini biliyorsun. Ama hayır, iyimser Thomas olmalıydı, aralarında yalnızca o bir azizin sabrına sahip ve şansıma rıhtımda olan tek Skylark gemisi Portunus, yani onunkiydi. Ona, eğer yaşım biraz daha ilerlerse Malcolm’ın beni reddedeceğini söylediğimde güldüğünü biliyor musun?”

Mac’in tek yapabildiği bu soruya gülmemeyi başarmak oldu. Georgina böyle şeyler söylemişse, ağabeyinin ona gülmesine şaşmamak gerekirdi. Diğer taraftan, genç kız on dokuz yaşına basana kadar bugünkü gibi güzel olmamıştı. On sekizine bastığında Georgina bir gemiye sahip olmuştu ve bir koca bulmakla ilgileniyordu. Mac’in fikrine göre bu iki etmen, genç Cameron’ın, Warren ile Uzak Doğu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkmadan önce Georgina’ya evlenme teklif etmesinde önemli rol oynamıştı.

Açık denizlerdeki İngiliz aç gözlülüğü yüzünden, bu yolculuk birkaç yıl sürmüştü. Ne var ki Georgina, ağabeylerinin Malcolm Cameron’ı unutması yönünde verdiği tavsiyelere kulak asmamıştı. Savaş sona erdiğinde delikanlının eve döneceği düşünülüyordu ama dönmemişti ve Georgina onu bekleme konusunda ısrarcı olmaya devam etmişti.

Thomas’a, o Batı Hint Adaları’ndayken beklemeye niyetli olmadığı konusunda haber yollamalıydı ama ağabeyi yarım düzine farklı limana kargo götürecekken daha fazla bekleyemezdi. Hem Georgina da ailenin geri kalanı kadar maceraperest değil miydi? Bu onların kanında vardı.

Tabii ki Thomas’ın bu sorunun kendisine ait olmadığını düşünerek bu işten sıyrılması affedilebilirdi, çünkü ağabeyi Drew’un gemisi yaz sonunda gelirdi ve o yolculukları arasında birkaç ayını evde geçirirdi. Ve eğlence düşkünü avare ağabeyi, biricik kız kardeşini hiçbir şeyden mahrum bırakmazdı. Ne var ki Georgina, Drew’u da bekleyeme-mişti. Thomas’ın gitmesinden yalnızca üç gün sonra, bir gemide kendine yer ayırtmış ve bir şekilde Mac’in kendisine yoldaşlık etmesi için onu ikna etmişti. Gerçi, Ge-orgina’nın bu yolculuğu nasıl kendi fikri değil de onun fikriymiş gibi yansıtabildiğini hâlâ anlayamıyordu Mac.

“Georgie, Londra’nın tüm Connecticut’tan daha kalabalık olduğunu göz önüne alırsak, avımız konusunda çok da kötü gitmiyoruz. Pogrom limanda olmasaydı çok daha kötü olabilirdi. Elbette mürettebatı dağılmış ama yarın akşam buluşacağım adam nerede olduklarını biliyor olmalı. Bugün konuştuğum adamsa, Malcolm’ın Bay Willcocks ile gemiden ayrıldığını söyledi, yani yakın arkadaşı bilmiyorsa başka kim bilebilir?”

“Bu ümit verici görünüyor,” dedi Georgina. “Bu Bay Willcocks seni doğruca Malcolm’a bile götürebilir, o yüzden… sanırım ben de geleceğim.”

“Gelmeyeceksin,” dedi Mac, kaşlarını çatarak. “Buluşacağım yer bir taverna.”

“Yani?”

“Kötü kararlar vermene engel olamayacaksam o zaman benim burada işim ne?”

“Şimdi Mac- ”

“Sakın ‘Şimdi Mac’ deme canım,” dedi Mac aksice. Ama Georgina bu konuda inat edeceğini gösteren bir bakış attı. Mac derin bir iç çekti, Georgina kafasına bir şeyi koyduğunda hiçbir gücün onu bundan alıkoyamayacağını biliyordu. Kanıtı da ağabeyleri onun evde olduğunu düşünürken, burada olmasıydı.

Sör Anthony Malory’yi taşıyan araba, nehri geçip seçkin West End’deki şık evlerden birinin önünde durdu. Burası bir zamanlar onun bekar eviydi ama buraya taze eşi Leydi Roslynn ile birlikte geri dönmüştü.

Evde, bir süredir Londra’da Anthony ile yaşayan ağabeyi James Malory vardı, bu geç vakitte gelenleri o da işit-mişti ve hole gittiğinde karısını kucağında eşikten geçiren kardeşini gördü.

“Sanırım bu ana şahit olmamam gerekiyordu, değil mi?”

Eşini kollarında taşıyan Anthony, James’in yanından geçip merdivenlere doğru yönelirken, “Ben de öyle umuyordum,” dedi. “Ama madem buradasın, kucağımdaki bu hanımefendinin artık eşim olduğumu bilmelisin sanırım.”

“Hadi canım sen de!”

“Doğru söylüyor, gerçekten de evlendik!” Gelin keyifli bir şekilde kahkaha attı. “Yoksa beni eşikten içeri taşımasına izin verir miydim zannediyorsun?”

Anthony bir an duraksadı, kardeşinin kuşkulu ifadesine takılmıştı. “Tanrım, James, senin böyle dilini yuttuğun günü görmek için bir ömür bekledim. Ama bunun tadını çıkarmak için bile beklemek istemiyorum. Umarım anlayış gösterirsin.” Ve hızlı bir şekilde merdivenlerden çıkarak gözden kayboldu.

James sonunda ağzını kapatabildi, sonra hâlâ elinde tuttuğu kadehteki konyağı bir dikişte bitirdi. Şaşırtıcıydı! Anthony kafeslenmişti! Londra’nın adı en çok çıkmış çapkınıydı – aslında, James on yıl önce İngiltere’yi terk ettiği için bu unvan ona kalmıştı. Yine de Anthony böyle korkunç bir şeyi nasıl yapardı?

Tabii ki eşi çok güzeldi ama Anthony ona başka yollardan da sahip olabilirdi. James, Anthony’nin onu çoktan baştan çıkardığını biliyordu, hatta bu dün akşam olmuştu. Peki o zaman hangi sebeple onunla evlenmek zorunda kalmıştı? Ailesi ya da onu bunu yapmaya zorlayacak kimsesi yoktu. Gerçi kardeşine kimse ne yapacağını söyleyemezdi – en büyük ağabeyleri ve ailenin lideri olan Haverston Markisi Jason dışında. Ama Jason bile Anthony’nin evlenmesi için baskı yapmazdı.

Yani kimse Anthony’nin başına tabanca dayayamaz ya da ona zorla budalaca bir şey yaptıramazdı. Hem Anthony, ailenin diğer fertlerinden baskı gören Montieth Vikontu Nicholas Eden gibi değildi. Nicholas Eden, yeğeni Regan ile -ailenin geri kalanı ona Reggie derdi- evlenmeye zorlanmıştı. Anthony aslında Nicholas’a, kardeşi Edward ve Nicholas’ın ailesinin desteğiyle baskı yapmıştı. Tanrım, James birkaç tehdit daha savurabilmek için orada olabilmeyi nasıl da isterdi ama o esnada ailesinin onun İngiltere’ye döndüğünden haberi bile yoktu ve vikonta tamamen farklı bir sebepten dolayı, hak ettiğini düşünerek pusu kurmaya çalışıyordu. Ve bunu da başarmıştı, öyle ki genç vikont neredeyse James’in en sevdiği yeğeni Regan’la olan düğününü kaçıracaktı.

James kafasını sallayarak misafir odasına konyak almak için döndü, birkaç kadeh cevabı bulmasına yardımcı olabilirdi. Aşkı listeden çıkarmıştı. Anthony on yedi yıl boyunca kadınları baştan çıkarırken bu duyguya yenik düşmemişse eğer, o zaman buna James kadar bağışıklık kazanmış demekti. Aynı zamanda, unvan ailede emniyet altına alındığından varis konusu da ihtimal dâhilinde değildi. En büyük ağabeyleri Jason’ın tek oğlu Derek vardı, artık koca adam olmuştu ve şimdiden genç amcalarına göz kulak oluyordu. İkinci büyük kardeş olan Edward’ınsa beş çocuğu vardı, en küçükleri Amy dışında hepsi evlenebilecek yaştaydı. James’in bile Jeremy adında bir oğlu vardı -gerçi altı sene önce haberi olmuştu gayri meşru oğlundan. Annesinin bir tavernada büyüttüğü bu çocuktan haberi bile olmamıştı James’in ve çocuk, annesi öldükten sonra orada çalışmaya devam etmişti. Ama Jeremy şimdi on yedi yaşındaydı ve hovardalık yaparken babasına göz kulak oluyordu – bu konuda başarılıydı da. Bu yüzden ailenin dördüncü çocuğu olarak Anthony’nin, aile soyunu sürdürme konusunu kafasına takmasına hiç gerek yoktu. Diğer üç Malory zaten bu konuyla ilgilenmekteydi.

James bir sürahi konyakla birlikte koltuğa uzandı. Bacaklarını uzattığında iri vücudu koltuğa zorlukla sığmıştı. Yukarıdaki yeni evlileri ve şu an ne yaptıklarını düşünüyordu. Şekilli, şehvet uyandıran dudakları gülümseyerek kıvrıldı. Anthony’nin evlilik gibi korkunç bir şeyi -James’in asla yapmayacağı bir hatayı- neden yaptığının cevabını bulamıyordu. Ancak madem Anthony böyle geleceği belirsiz bir işe dalıyordu, o zaman buna izin vermeliydi.

Anthony’nin çoktan harekete geçtiği gerçeğine rağmen James, Roslynn’i baştan çıkarmayı düşünmüştü. Tıpkı yıllar önce şehirde aynı kadının peşinden eğlence olsun diye koştukları gibi. O zamanlar kazanan, kadının hangisine ilk göz kırptığıyla belirlenirdi. Anthony kadınlar tarafından karşı konulamaz bir varlık olarak görülürdü ve aynısı James için de geçerliydi.

Yine de iki kardeş, görünüş olarak ancak bu kadar farklı olabilirlerdi. Anthony daha uzun ve inceydi, siyah saçları ve kobalt mavisi gözleriyle büyükannesinden aldığı esmer tene sahipti. Regan, Amy ve sinir bozucu bir şekilde James’in oğlu Jeremy de bu kobalt mavisi göz rengini paylaşıyordu. Hatta daha da sinir bozucu şekilde, Jeremy, James’ten çok Anthony’ye benziyordu. James ise sarı saçları, gözlerindeki yeşil gölgeler ve iri yarı vücuduyla Malory ailesinin genel fiziksel özelliklerini taşıyordu. Regan’ın ifade ettiği gibi kocaman, sarışın ve yakışıklıydı.

James, biricik yeğenini düşünürken kıkırdadı. Tek kız kardeşi Melissa, kızı henüz iki yaşındayken ölmüştü. Bu yüzden o ve ağabeyleri Regan’ı hep birlikte büyütmüşlerdi. Yeğenleri hepsinin kızı gibi olmuştu. Ama şimdi o aşağılık adamla evliydi, hem de kendi isteğiyle. Bu durumda James adamı kabul etmekten başka ne yapabilirdi ki? Gerçi sonradan Nicholas Eden örnek bir koca olduğunu kanıtlamıştı.

Anthony de Regan’a tapardı fakat o tüm kadınlara tapardı. Bu açıdan James ve Anthony birbirlerine benziyordu. Ancak James otuz altı yaşına gelmiş olsa da onu dünya evine sokacak bir kadın yoktu. Kadınları sevmek ve terk etmek onlarla ilişki kurabilmesinin tek yoluydu. Geçen o bütün yıllar boyunca, bu ona iyi hizmet eden bir öğreti olmuştu ve hayatının sonuna kadar da bu şekilde devam edebilirdi.

Ian MacDonell ikinci nesil Amerikalı’ydı ama atalarından miras İskoç kanı, havuç kırmızısı saçları ve pürüzlü telaffuzu sayesinde bu açıkça hissediliyordu. Sahip olmadığı şeyse tipik İskoç mizacıydı. Oldukça mülayimdi ve kırk yedi yıllık hayatı boyunca da böyle olmuştu. Ve yumuşak mizacının sınırları, Anderson ailesinin en genç ferdi tarafından dün akşam ve bugünün yarısında sınanmıştı.

Anderson’lara komşuydu, Mac kendini bildi bileli aileyi tanıyordu. Gemileriyle otuz beş yıl denize açılmıştı, daha yedi yaşındayken yaşlı Anderson’ın kamarotu olmuştu ve son olarak Clinton Anderson’ın Neptune isimli gemisinde ikinci kaptanlık yapmıştı. Kaptan olmayıysa on kere geri çevirmişti. Georgina’nın en genç ağabeyi Boyd gibi, böyle karmaşık bir otoritenin parçası olmak istememişti – gerçi genç Boyd sonunda bunu kabul etmişti. Yine de Mac, beş yıl önce denize çıkmayı bıraktığında bile gemilerden uzak…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKaçak Yolcu
  • Sayfa Sayısı450
  • YazarJohanna Lindsey
  • ÇevirmenFunda Sularöz
  • ISBN9789944827133
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınevi / 2013-10

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur