Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Aşkta Seni Seçtim adlı romanı ile Epsilon okurlarının beğenisini kazanan

Johanna Lindsey’in çok okunan yeni romanı

“Johanna Lindsey her romanında İz bırakan karakterler yaratmada usta.”
– Chicago Sun-Times

“Tutku dolu ve seksi.”
– Booklist

“Johanna Lindsey hayranlanna bir kez daha aşık olacakları birkahraman veriyor.”
– Duluth News Tribüne

***

Larry veJennifer’a. Aşkı buldunuz, her daim büyütebilmeniz umuduyla…

Giriş

İngiltere, 1808

Karşılaştıklarında gün ağarıyordu. Ağaçların arasından daracık geçen, hafif aydınlık bir orman yolundaydılar. Orada, yaklaşık iki adım uzakta, çalıların arasından zor­lukla seçilen eski kaya parçası, geçmişte yaşanmış savaşları hatırlatmaya devam ediyordu.

Dueling Kayası diye bilinen bu yer, yıllar içinde en az yedi düelloya tanıklık etmişti. Çok daha fazla olduğuna dair söylentiler de almış başını yürümüştü.

Güney Ingiltere’de, erkeklerin şanını ortaya koyduğu tabii ki birçok yer vardı ama hiçbiri Dueling Kayası kadar ün yapmamıştı. Londra kadar uzak yerlerden gelen birçok adam, kendi onurunu göstermek için Kent’in bu bölgesi­ne gelirlerdi.

Sebastian Townshend ve yakın arkadaşı Giles, bu böl­geyi keşfe çıkmışlardı. Kulaklarında yiğitlik ve kan dökme hikâyeleriyle, erkekliğe adım atacak çocuklar gibiydiler. Komşu evlerde beraber büyümüşlerdi. Ve Dueling Kayası evlerinin hemen kuzeyindeki ormandaydı.

Dueling Kayası, bu karşılaşma ve hemen sonrasında Sebastian’ın soracağı soru için de çok uygun bir yerdi.

“Aman Tanrım! Bir fahişeyle mi evlendin?”

Giles sert bir yumruk attı ve Sebastian da ona. Bu kadar aptal olmamalıydı. Şoka girmişti, tek mazereti bu olabilir­di. Ve birden, Giles’in yeni karısıyla, onun karısı olduğunu bilmeden yatmış olduğunu anladı.

Kadının evli olduğunu nasıl bilebilirdi insan?

O kadın, o gece partide tek başına olmamalıydı. Kendini tanıtırken, samimi bir şekilde sadece Juliette diyerek uygun olduğunun ipuçlarını vermemeliydi. Ama o, bun­lardan daha da fazlasını yapmıştı. Beklenmedik bir şekilde onu tavlamaya çalışmıştı ve daha samimi bir konuşmanın önünü açmıştı. Sebastian baştan çıkmıştı. Hoş kadındı, yeni bir yüzdü ve garip bir şekilde ne istediğini bilen bir kadındı. Ve o da kadının peşinden gitti. Onu zorlamaktan keyif aldı. Hemen değil ama bir süre sonra, kadının davranışlarından evli olduğunu tahmin etti.

Giles’ın tarafında işler hızlı ilerlemişti. Çabucak alınan evlilik kararı ona göre değildi aslında. O sıralarda, hoş bir İngiliz varis Eleanor Landor’la nişanlıydı. Ve babasına bu durumu söylemeye çekindiği için yeni gelini bir süre daha, en azından iyi bir yol bulana kadar, Londra’da tutmaya ka­rar verdi.

Giles hesap sormak için Sebastian’ın evine gitmişti. Yeni karısı ağlayarak itirafını yapmış ve her şey için Sebastian’ı suçlamıştı. Zaman zaman küfrederek, ortada hiçbir şey yokken kendisini baştan çıkardığını söylemişti. Giles öfke içindeydi. Sebastian’ın ne dediğini duymuyordu bile.

“Gün ağarırken Dueling Kayası’nda,” dedi Giles bir hışımla evden çıkarken.

Sebastian alt kata indiğinde bu suçlama bütün bir Edgewood’a ve eski Townshend evine yayılmıştı. Ne yazıkki Sebastian’ın babası Douglas çıkan yaygarayla işini bırak­mış ve konuşulanların çoğunu duymuştu. Sinirli değildi. En büyük oğlu ve varisi için yaşadığı hayal kırıklığı açıkça görülüyordu yüzünden. Ve bu Sebastian’ı derinden yara­ladı. Bu güne kadar, hayatında bir kez bile olsun babasını utandırdığını hatırlamıyordu Sebastian.

Douglas Townshend, 8. Edgewood kontu, çok erken yaşlarda evlenmişti ve 8. Edgewood kontu olmasına rağ­men sadece 43 yaşındaydı. İnce ve uzun, siyah saçlı, kehri­bar rengi gözlü yakışıklı adam, çöpçatanlarını her defasın­da hayal kırıklığına uğratıyordu, çünkü eşinin ölümünden sonra bir daha evlenmeyi reddediyordu.

Yakışıklı görüntüsünü ve gücünü iki oğlu, Sebastian ve Denton’a da vermişti. Sebastian 22 yaşına girdiği yıl, iki kardeş görkemli bir yaşamın içindeydiler ama bunu çok da önemsemiyorlardı. Sebastian, Giles Wemyss’e Denton’dan hep daha yakın olmuştu. Bu kardeşini sevmediği anlamı­na gelmiyordu ama Denton kıskanç ruhlu bir adamdı ve onun bu hali aralarına mesafe koyuyordu. Ve bu, her ge­çen yıl daha da artmıştı. Şimdi tatsız bir genç adam ola­rak kendini içkiye vermiş, ikinci çocuk olmasından dolayı asla lord unvanından başka bir unvan alamayacak olmanın hasedini yaşamaktaydı. Sebastian’ın aksine, Denton hiçbir zaman babasının onayını kazanamamıştı.

Douglas iç geçirdi. “Öyle tahmin ediyorum ki o kadı­nın, Giles’ın karısı olduğunu bilmiyordun.”

“Yüce Tanrım! O, Denton’la Fransa’yı dolaşırken, hiç kimse onun evli olduğunu bilmiyordu. Denton da bil­miyordu ya da bu sırrı saklamaya yemin etmişti, çünkü Londra’ya onları karşılamaya gittiğimde bana hiçbir şey söylememişti. Ve Giles da ne bana ne kendi ailesine hiç­ bir şey söylemedi. Belli ki Londra’da bu sırrı saklayıp İngiltere’ye öyle dönecekti. Ve nişanlısının öğrenmesin­den önce nişanı bozmak için zaman kolluyordu. Kadının evli olduğunu bilmiyordum baba.”

“Ama kadınla seviştin, değil mi?”

Sebastian bir hışımla reddetmeyi istedi ama yapamadı. “Evet.”

“O zaman Giles’ın peşinden git ve olanları kendi tara­fından anlat. Telafi etmeye çalış. Ama sabah gitmeni yasak­lıyorum. Çünkü o sabahları bildiğin gibi bir adam olmu­yor. İkiniz çocukluğunuzdan beri hiç ayrılmadınız tıpkı ben ve Cecil gibi. Ve o, Cecil’in tek oğlu.”

Sebastian ona gidip konuşmaya niyetlenmişse de sürek­li vazgeçmişti. Fakat Giles’ı bulmak için evden ayrılmadan hemen önce babası çok yerinde bir şey söylemişti.

“Seni tanırım Sebastian, ona zarar verirsen yaşayamaz­sın”

Ne yazık ki zarar çoktan verilmişti. Görmezden gelecek ya da açıklama yapılacak hiçbir yol kalmamıştı artık. Nasıl af dileyeceğini bilmiyordu ve içindeki acı, yeni doğan gün kadar açıkça hissediliyordu. Söyleyecekleri Giles’ı daha fazla kızdırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktı. Hiçbir şekilde onu dinlemezdi. Ona inansa da inanmasa da, ak­lının bir köşesine fark etmeden de olsa sadece şu yerleşe­cekti; Sebastian, Giles’ın karısıyla yatmıştı.

Ağaran gün, yeni bir günün sabahına gökyüzünü zar zor aydınlatıyordu. Yağmur saatler öncesinden başlamıştı ve bitecekmiş gibi görünmüyordu. Sebastiatı’ın yardımcı­sı olan Theodore Pulley, bu havanın düelloyu en azından şimdilik erteleyeceğine dair umutluydu. Vücudunun sa­dece bir kısmı yağmura maruz kalıyordu ama sanki eriye çekmiş gibi davranıyordu. Ayrıca, yağmura eşlik eden gök gürültüsü de sürekli olarak onu yerinden zıplatıyordu.

Sebastian onun bu gergin hallerine hiçbir tepki vermi­yordu. Uyuşmuş hissiz bir haldeydi. Uzun ve uykusuz ge­celerin sonunda sadece, yapması gereken şu işi bir an önce yapmak istiyordu. Bir erkeğin, sonunun ölümle biteceği bir düelloya kendini atması ilk kez karşılaşılan bir olay de­ğildi üstelik.

Giles geç kalmıştı. Theodore, Giles ve arkadaşının gel­mesi üzerine kaçmayı teklif etti. Sebastian, Giles’ın yar­dımcısını fark etmemişti.

“Yağmurda kahrolasıca yolu bulamadık,” dedi Giles.

Theodore hâlâ geç olmadan vazgeçme peşindeydi ve Giles’la bir öneride bulundu. “Bu şeyi erteleyemez miyiz, ne dersin? Daha açık bir sabahı bekleyebiliriz?”

‘Yılın bu zamanında mı?” diye lafa girdi diğer adam, anlaşılamayan bir aksanı vardı. “Burada ne zaman açık bir sabah olmuş ki?”

‘Ya şimdi yaparız düelloyu ya da onu öldürürüm,” dedi Giles.

Bir gece uyuması affetmesini sağlar diye ummuştu ya da en azından Sebastian’m bu hatayı bilerek yapmadığını düşündürtebilirdi. Ama Giles bir gün önce ne kadar sinirliyse o anda da o kadar sinirliydi.

Theodore öksürerek “Tabii,” dedi. “Bunu centilmenlik sınırları içinde tutalım o zaman.”

Giles’m tabancası Sebastian’a doğruldu. Evet, bu onu harekete geçirmişti. Kendi tabancasını aynı şekilde Giles’a doğrulttu. Arkadaşı şaşkın görünüyordu. Namlunun dolu olup olmadığı konusunda da emin değildi. Sebastian, Giles’ın onu öldürmek istemediğini bildiğinin farkınday­dı.

“Kendini hazırla beyefendi.”

Sırt sırta verdiler. Konuşmamaları gerekiyordu. Ama Sebastian’ın vicdan azabı dilinden tek bir kelimeyle dökülüverdi: “Özür dilerim.”

Giles, ne bir şey söyledi ne de duyduğuna dair bir işaret verdi. Kurallar açıklandı. Geri sayım başladı. Ne yağmur dinmişti ne de birkaç dakikada bir çakan şimşekler. Ama güneş, gri kasveti ağaçların arasına dağıtacak kadar belir­ginleşmişti. Görmek ve öldürmek için yeterli bir ışıktı.

Gerekli aşamaları geçtiler, ikisinin elinde yere doğrulmuş silahları hazırdı. Geri sayım devam ediyordu ve yüz yüze dönme vaktiydi, hazırdılar…

Sebastian silahını, Giles’m dışında herhangi bir şeye ateş etmeye niyetlenerek gökyüzüne doğru tuttu. Ama Giles silahını Sebastian’a doğrulttu. En sonunda ateşledi. Giles iyi bir atıcıydı. Bu kadar yakın mesafeden daha iyisi­ni yapabilirdi. Açtığı yara küçüktü ama Sebastian’ın kolu­nu kontrolünün dışında aşağıya doğru bırakmasına neden oldu. Silahını ateşledi, ses ağaçların arasından gök gürül­tüsünün sesiyle karıştı. Sebastian’ın kurşunu Giles’ın göğ­sünün merkezine saplanmıştı.

Sebastian yere yıkılan arkadaşına bakıyordu. Giles’ın yüzündeki şaşkınlık, ömür boyu Sebastian’ı esir alacaktı. Giles ona doğru eğilirken, gördüğü yarası şokunu devam ettirdi. Sebastian’a doğru baktı ve kafasını sallayarak: “Babanı bilgilendireceğim,” dedi. “Ve senin de kendi babanı bilgilendireceğini sanıyorum,”

Diğer taraftan Theodore, “Ona ateş etmeyecektin. Fik­rini ne değiştirdi?” diyordu. Sebastian’ın kolunun altından akan kana bakarak durdu. “Ahh, demek bundan dolayı?

Ne lanet bir şans. Ya da olağanüstü bir şans, nasıl baktığına bağlı tabii.”

Onu duymuyormuş gibi, hiçbir cevap vermiyordu. En iyi arkadaşını öldürmenin farkına vardığı anda, ne hissetti­ğini ifade etmek onun için imkânsızdı. Acı, korku, öfke… hepsi içini sıkıştırıyordu. Ve suçluluk, ruhuna öylesine iş­lemişti ki bir daha asla gitmeyecekti.

O soğuk, sisli sabahta Dueling Kayası’nda ölen Sebasti­an olmalıydı. En azından o öyle olduğunu düşünüyordu.

1

Avusturya boyunca yayılan tüm şehirlerde ve köylerde olduğu gibi Felburg’un kiliseleri, çeşmeleri ve büyüleyici meydanları da barok mimarinin izlerini taşır. Viyana’nın ezilmiş tarafının yanında Felburg, barış ve huzur sunar ve bu nedenle Sebastian Townshend, Alp Dağları’nı geçerek buraya gelir ve gecelerini burada geçirmeyi severdi.

Henüz bitirdiği işi sinirini çok bozmuştu; onun, Fransa’dan İtalya’ya tekrar Fransa’ya ve oradan da Macaristan’a ve son olarak da Viyana’ya gitmesine sebep olmuştu. Görevi, patronun kaçan karısının ondan çaldı­ğı nadir bulunan kitapları geri almaktı. Adam karısını de­ğil, yalnızca bu kitapları geri istiyordu. Sebastian da onları kendi korumasına almıştı. Kadın anlaşmaya hiç gönüllü olmadığı için, o kitapları ondan çalmak zorunda kalmıştı.

Bu onun için çok tatsız bir iş olmuştu ama hiçbiri ev­den ayrıldığı zamanlarda yaptığı işler kadar nefret uyan­dırıcı olamazdı. Birkaç yıl hiç iş ayırmamıştı. Hiçbir şeyi umursamadan yaşamıştı. Babasının onu reddetmesinden sonra, bütün aile bağları da kopmuştu. Ve içinde gittikçe derinleşen acısını kabul etmek istemiyordu. Sebastian ıvır zıvır işlerle uğraşan bir adam değildi; hayata bir değer katmak için sürekli neden arayan bir adamdı.

Sıhhat, mevki, iyi bir aile ve arkadaşlar. O bunlara alış­kındı. Hayatı büyülenmiş gibiydi. O uzun ve yapılı bir vü­cuda dikkat çekici bir görünüme ve fevkalade bir sağlığa sahipti. O tüm bunlara sahipti, ta ki en yakın arkadaşını öldürünceye ve babasının, Ingiltere’nin kıyılarında bile bir daha görünme, demesine kadar.

Bir daha geri dönmedi, dönmemeye yemin etti. İngil­tere yaşadığı yer olduğundan beri, onun için hep acı dolu anılar taşıdı. 33 yılın 11 ’i savrularak geçti ve gördü ki bu­nun bir sonu yok.

Avrupa onun evi olabilirdi, eğer bir yere yerleşebilseydi ama hiçbir yeri o kadar sevemedi. Kıtanın her yerinde bulundu ve hatta dışında birkaç yere de gitti. Avrupa’da yaygın olan altı dilde konuşabiliyordu. Rahat yaşayacak kadar kazanıyordu. Evden baş parasız ayrılmasına rağmen, buralarda çalıştığı işler iyiydi ve harcayacak pek bir şeyi ol­madığı için epey para biriktirmişti. Ev fikri ona hep kendi gerçeklerini hatırlatıyordu, bu yüzden ev kurmaktan hep kaçtı. Hiçbir yerde çok uzun kalmadı; otellerde pansiyon­larda yaşadı. Zaman zaman iş üstündeyse, yerde şiltelerde yattı.

Kuzey Fransa’da kendisine bir mülk aldı, almasının tek nedeni işine çok yarayacağını düşünmesiydi. Eskiden ka­lan yıkık dökük harabelerden ev olması genellikle zordur. Zarar görmemiş tek yeri zindanıydı ama o bile kapısız hüc­relerden oluşuyordu, o da yenilemek için zahmet etmedi. Bu yıkıntıyı, onu bulabilmeleri, onu kiralayabilmeleri ya da orada tuttuğu bekçiye not bırakabilmek için almıştı. Bu eski yer, tıpkı kendi yaşamının bir yansımasıydı.

Kendi başına yolculuk etmezdi. Ne gariptir ki uşağı da onunla birlikte sürgüne yollanmıştı. Maceraperest John Richards, bu yeni rolünden çok eğleniyor gibiydi. Hâlâ Sebastian’ın uşağı görevini sürdürüyordu ama bunun öte­sinde, onun bilgi kaynağıydı. Yeni bir şehre ya da kasabaya vardıklarında, John ortadan kaybolur ve hem çevre hem de orada yaşayan önemli insanlar hakkında tüm gerek­li bilgilerle geri dönerdi. John, Sebastian’dan iki dil daha fazla biliyorsa da hiçbirinde çok akıcı konuşamıyordu. Sebastian’ın işlerinde de önemli rollerde bulunamamıştı. İkisi de bunu kabul etmeseler de arkadaş olmuşlardı. Hat­ta, John uşaklık işinde en iyi olduğunu düşünerek gurur­lanıyordu.

Artık biri daha vardı etrafında; 10 yaşında çevik bir oğlan olan Timothy Charles. Bir İngiliz olan Timothy, Paris’te öksüz kalmasından bir sene önce Sebastian’la ta­nışmıştı. Sebastian’ın cüzdanını almaya çalışırken. Çocuk yaşında öksüz kalan Timothy, yabancı bir şehirde evsizdi de. Bir şekilde ona iyi bir ev bulana kadar korumaya karar vermişlerdi.

‘Adınız Raven değil mi?”

Sebastian, geceyi geçirdikleri pansiyonun oturma oda­sında içtiği Avusturya şarabından çok keyif almıştı. Masa­sına yaklaşan iyi giyimli adam, yüzündeki ciddi ifadeyle ona doğru baktı. Uzun boylu, orta yaşlarında ve kusursuz görünüyordu. Yanındaki iki adam korumaları gibi görü­nüyordu ama bunu giyimlerinden değil, tüm bir odaya at­tıkları tehditkâr bakışlardan çıkartmıştı.

Sebastian siyah kaşlarını kaldırdı ve uzun boylu ola­na sakince “Birçok isimle anılırım. Bu da onlardan biri,” dedi.

Bir ünü vardı, istemediği, kesinlikle bilerek olmayan ama buna rağmen büyüyen bir ündü bu. Ve hiç kuşku yok ki bunda John’ın teşviki, kâr gözeten hali ve imkânsızı ba­şaracak denli inatçı doğasının etkisi vardır. Raven ismini nasıl edindiğinden emin değildi, muhtemelen siyah saçları ve altın gibi parlayan kedi gözlerinden dolayı almış olacak­tı, yine de eğer ismi John’ın sayesinde duyulmuş olsaydı da şaşırmazdı. John, Raven’ın bir kasabaya gelmesinden sonra bunu haberdar etme konusunda başarısız olmamış­tı. Ve bu da başka türlü hiçbir şekilde duyamayacağı işleri almasını sağlıyordu.

“Kiralıksınız değil mi?”

“Genellikle param ödendiği takdirde.”

Adam başını sallayarak onayladı. “Senin kabiliyetindeki bir adam pahalı olmalı. Bu kabul edilebilir ve bir sorun teşkil etmez, işverenim cömerttir ve beklediğinden fazla­sını verecektir. Kabul ediyor musun?”

“Neyi kabul ediyor muyum? Gözü kapalı iş yapmam.” “Hayır, hayır, tabii ki. Ama iş çok kolay; biraz zaman ve çok az güç gerektiriyor.”

“O halde bana ihtiyacınız yok. İyi günler”

Adam cevap karşısında şok olmuştu. Sebastian kalktı ve şarabından kalan son yudumunu içti. Ne kadar önemli ve tehlikeli olurlarsa olsunlar yalakalarla uğraşmazdı. Ayrıca herkesin yapabileceği basit işlerlerle de ilgilenmezdi. Ge­nellikle, ona fazlasıyla karşılığını verecek zengin adamlara çalışırdı. Ve hepsinin tek amacı, acımasızlığıyla tanınmış Raven’ı çalıştırmış olmakla arkadaşlarına hava atmaktı.

Masadan uzaklaşarak yürümeye başladı. İki koruma önünü kesti. Gülmedi. Espri mizacında artık yoktu. Hatır­lamak istemediği derin acı espriye yer bırakmamıştı. Canı sıkılmıştı.

Herhangi bir gürültü kopmadan önce görevli adam “Tekrar düşünmeniz konusunda ısrar etmek zorundayım. Dük sizin kiralanmanız konusunda ısrarlı ve hayal kırıklı­ğına uğratılmamalı.”

Sebastian hâlâ gülmüyordu ama bu sefer kendini tu­tamayacak olması konusunda endişelendi. Onu alıkoyan bu iki adamı bir dakikada kafalarından tutup yere devirdi. İki adam da ayaklarının yanına serilmişti. Adama dönüp baktı.

“Bunun amacı ne?”

Adam yerdeki adamlarına baktı. Nefret içindeydi yüzü. Sebastian onları suçlamıyordu. İyi korumalar her zaman zor bulunurdu.

Adam, Sebastian’ın yüzüne bakmadan önce iç çekti. “Siz yapmanız gerekeni yaptınız bayım. Ve izin verin özür dileyeyim. Sorunu anlatayım. Kolay gibi görünen ama hiç de öyle olmayan bir mevzu. Diğerleri bir iş için gönderil­diler ve hepsi başarısız oldular. Beş yıllık bir başarısızlık. Şaşırtabildim mi sizi?”

“Hayır. Ama fazladan beş dakikamı aldınız,” dedi ve tekrar oturdu. Eliyle diğer sandalyeyi adama doğru uzattı ve “Kısa tutun ve bu sefer açık konuşun,” dedi.

Adam oturdu. Boğazını temizledi. “Leopold Baum için çalışıyorum. Burası onun kasabasıdır, bilmediğinizi varsa­yıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi, dükün adamları ko­laylıkla düşman kazanırlar. Bu kaçınılmazdır. Aynısı karısı için de geçerliydi.”

“Evlendiğinde onun düşmanı mıydı?”

“Hayır ama çok zaman almadı.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıZorla Güzellik Olmaz
  • Sayfa Sayısı352
  • YazarJohanna Lindsey
  • ÇevirmenEda Çaça
  • ISBN9789944823227
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2010-12

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur