Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Karanlık Oda
Karanlık Oda

Karanlık Oda

Hakan Bıçakcı

Geceleri uykumda kendimi mi dişliyordum yani? Böyle bir hastalık var mı? Uyurgezerliğin bir türü mü bu? Yamyamlığın bir türü mü ya da? Yoksa ben…

Geceleri uykumda kendimi mi dişliyordum yani? Böyle bir hastalık var mı?
Uyurgezerliğin bir türü mü bu? Yamyamlığın bir türü mü ya da?
Yoksa ben mi icat ettim? Cinsel fantezi kurbanı olduğumu sanan doktora söyleseydim keşke,“İyi de doktor bey, ben yalnız yaşıyorum,” diye.
Söyleyememiştim. Tutmuştum kendimi. Nedenini de gayet iyi biliyordum
aslında: Kendi kendimi bilinçsizce ısırıyor olmam, en sapkın ilişkiye girmemden çok daha rahatsız ediciydi.
Uzak, sanki hiç varolmamışçasına hatırlanmayacak uzak bir İstanbul semtinde başlıyor Karanlık Oda… Boş bir belediye otobüsü, pırpır eden floresanlar, ıssız ve alelacayip vitrinlerle giriyor söze… Suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi dibe giden, kendini ve unuttuklarını hatırlamaya çalışan bir fotoğrafçı çıkıyor karşımıza.
Sezgileriyle yürüyen, rutinlerle yaşayan, ürkek ve takıntılı bir adam bu…

Hakan Bıçakcı, akılcılığın maskesini çıkarttığı, her gecenin bir gündüzün içine aktığı şizoid ve polarize bir karanlığı resmediyor. İçinde ısırıkların, sararmış resimlerin, tekinsiz erkeklerin, alışveriş merkezlerinin, sanat galerilerinin, otel odalarının, markaların ve beyhude zaman usancının yaşadığı genç bir roman daha sunuyor bize…

BİRİNCİ BÖLÜM

Uyuyakalmışım

Uyuyakalmışım. Omzuma batan parmakların düzenli aralıklarla beynime sıçrattığı kanla kendime geldim. Soğuk bir karanlık… Rahatsız bir koltuk… Ağrıyan bir bel… Tutulmuş bir boyun… Kupkuru bir ağız… Sızlayan bir elmacık kemiği… Boğucu bir hava… Telaşla birleşerek içine uyandırıldığım uyduruk an’ı oluşturuverdi. Parçalar yanlış noktalardan bağlanmıştı. Hatalı kaynayan kemikler gibi… Yanağımı camın soğuk yüzeyinden yırtarcasına ayırdım. İçimin titremesine engel olmak için tişörtümü pantolonumun içine tıkıştırıp hırkamın fermuarını hızla çektim. Fermuarın sesi iki kulağımın arasından minyatür bir yarış otomobili gibi geçti. Tepemde dikilen karaltı, hareketlendiğimi görünce dürtmeyi kesti. “Arkadaş, son durağa geldik. Aracı park yerine çekeceğim artık buradan.” Parmak uçlarının hissi sağ omzumda, camın soğuğu sol yanağımdaydı hâlâ. Yüzüne bakmadan ayağa kalktım. Göz ucuyla koyu mavi gömleğinin bir kısmını görmüştüm sadece.

Bürokrasi mavisi… Her yerim tutulmuştu. Özellikle boynum… Sırt çantamı bulamayınca bir an için korkudan kaskatı kesildim. Sonra ayağımın dibinde iki büklüm durduğunu fark edince rahatladım. Tek sapından yakaladığım gibi omzuma geçirdim. Gözlerim yaşararak uzun uzun esnedim. Otobüste olduğuma uyanmıştım ama otobüsün nerede olduğunu bilmiyordum. Yine de inmiş olmam gereken duraktan fazlasıyla uzaklaşmış olduğumu hissediyordum. Çalar saati duymayıp mesai başlangıcından saatler sonra uyanmış bir memur gibi…

Kahredici bir dinlenmişlik hissi… Dışarısı simsiyahtı. Otomatik adımlarla önüne gittiğim orta kapı sımsıkı kapalıydı. Sağa sola yalpalayarak terk edilmiş otobüsün içinde ilerliyordum. Mezar taşları gibi dizilmiş boş koltuklar uykulu gözlerimin önünde sıra sıra uzanıyordu. Yolculuğun sonu…

Son durak… “Arkadaş, son durağa geldik.” Şoförün karanlık varlığını sırtımda hissediyordum. Bir mezarlık bekçisi, mavi gömlekli bir Azrail, konuşabilen dev bir karga gibi uğursuz sessizliğinin içine gömülmüş, boş koltukların havasızlığıyla baş başa bırakılmayı bekliyordu. Soluk bile almıyordu sanki. İçimde yükselen arkama bakma isteğini bastıran tedirgin adımlarla ilerleyip kendimi ön kapıdan dışarı attım. Karanlık koridorun içinden tanımsız bir karanlığa çıktım. Otobüs, sımsıkı tutulmuş bir nefes gibi bekliyordu. Hareketsiz… Gergin… Sessiz…

Derme çatma otobüs durağında ışık yoktu. Hiçbir yerinde herhangi bir semt ismi yazılı değildi. Durağın, az önce içime doğan uzaklık hissini doğrulayan ilkelliğine bakarak şehrin epey dışına çıkmış olduğumu hafif bir panik eşliğinde ürpererek anladım. Merkezdeki ışıklı, reklam alanlı, haritalı, oturma bölümlü, boyalı, üzerinde semt isimleri belirtilen, birörnek, şık duraklardan yirmi yıl gerideydi karşımdaki baraka. Beni yirmi yıl önceki bir şimdiki zamana bırakan boş otobüs sarsılarak çalıştı, daha da eski bir zamana doğru ağır ağır uzaklaştı. Farkında olmadan tutmuş olduğum nefesimi bıraktım. Işıksız, çirkin, kimsesiz bir meydandaydım. Bulunduğum yerle aramdaki tek bağlantı olan otobüsün uzaklaşan ışıklarını ürpererek seyrettim. Hırkamın fermuarını boğazıma kadar çektim. Sağ bileğimi sımsıkı tutan plastik Casio’nun düğmesine bastım. Mavi-yeşil aydınlanan kadrandaki korkunç saate baktım. Etrafta kimsenin olmaması hem rahatlatıcı hem de rahatsız ediciydi.

Sol yanağımda otobüs camının sert soğukluğu sızlamaya devam ediyordu. Kemiklerim birbirine geçmiş gibiydi. Açlıktan midem ağrıyordu. Gözlerim yanıyordu. Sırtımda tuhaf bir ağrı vardı. Ensem kaskatıydı. Tutulan boynumu bir tur çevirdim. Sıcak yatağıma uzanıp uyuma ihtiyacıyla dolarak ağırlaştım. Yatağımla aramdaki belirsiz, karanlık ve ürkütücü mesafe tüm dehşetiyle içimde yankılandı. Bir yerde karnımı doyurup eve dönmeliydim. Sağa sola yatmış paslı tabelalara baktım. Yazılar bilmediğim bir dilde gibiydi. Birbirine karışan zifiri karanlık yollar… Evin ne yönde kaldığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çevrede ne taksi vardı ne de taksi geçme ihtimali… Hiçbir şey kımıldamıyordu. Anlamsız bir fotoğrafa bakar gibi etrafı seyrettim bir süre. Otobüs gitmişti. Bildiğim dünyayla aramda kalan son bağlantı bu duraktı. Ne yöne adım atacağımı bilemiyordum. İleride birkaç sokak girişi görünüyordu. Aynı genişlikte… En aydınlık olanı denemeye karar verdim. Karar veren bir insandan çok, içgüdülerine uyan bir hayvan gibi adımlarımı hızlandırdım. Sokağın girişinin iki yanındaki duvarın her yeri karalamalarla doluydu. Harfleri birbirinin içine geçmiş bir sürü duvar yazısı… Karmakarışık… Cümleler, kelimeler, rakamlar, harfler, noktalama işaretleri… Alt alta, üst üste, dip dibe…

Spor ayakkabılarım hiç ses çıkarmadan ilerliyordu. “Şu anda burada değilim sanki,” diye düşündüm. “Biri burada olduğumu hayal ediyor sadece. Yüzünü göremediğim biri…” Kendime onun gözleriyle arkadan bakıyor gibiydim. Gittikçe uzaklaşan, uzaklaştıkça küçülen, küçüldükçe silikleşen bir sırt… Harflerden örülü duvara doğru… Hızla dönüp geriye bakmak istedim. Cesaret edemedim. Yürümeye devam ettim. Karanlığa karışmış yazıların arasına gömülerek yavaş yavaş gözden kayboldum.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_The Veil DCANetwork_Affinity_Multi_Banner_1x1_The Veil DCANetwork_OSD0003HKJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Otel Paranoya ~ Hakan BıçakcıOtel Paranoya

    Otel Paranoya

    Hakan Bıçakcı

    “Klozete peruk atmak yasaktır.” Tuhaf bir otel, zevksiz ve tenha, küflü odalar, kemiklere iyi gelen asansör havası, dumanı tüten çorbalar, ağrı kesiciler, yılan balıkları...

  2. Apartman Boşluğu ~ Hakan BıçakcıApartman Boşluğu

    Apartman Boşluğu

    Hakan Bıçakcı

    Yatak odasında dikkatimi çeken bir diğer ayrıntıysa duvarın orta yerindeki portakal büyüklüğündeki delikti. Emlakçı o tarafa doğru bakmasına ve gördüğü her şey üzerine makineli...

  3. Uyku Sersemi ~ Hakan BıçakcıUyku Sersemi

    Uyku Sersemi

    Hakan Bıçakcı

    “Demir kaydıraklardan boşaltılan taşlar, tuğlalar, beton parçaları, camlar, çerçeveler. Önce gökyüzünü yırtarak gelen bomba sesi. Süratle yaklaşan, huzursuzluk yüklü uğultu. Ve yükün demir konteynerlere...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Cadı ~ Oylum YılmazCadı

    Cadı

    Oylum Yılmaz

    “Kötü dediler bana, kötü kötü kötü… İçimde nasıl bir prenses vardı oysa, böyle saçları sırma, gözleri menekşeli, kıpır kıpır kirpikleri kaşlarına değen, danteller işleyen...

  2. Yavaş Tren ~ Atilla AtalayYavaş Tren

    Yavaş Tren

    Atilla Atalay

    Sıdıka, Sıkılhan, Lezzet Lalesi, Sarı Dobra, Bilim Güncesi ve Yavaş Tren öyküleri… “Yavaş trenin penceresinden son kareler bunlar: Demir tozuyla işlenmiş sarı istasyon binaları,...

  3. Belleğin Kış Uykusu ~ Mehmet EroğluBelleğin Kış Uykusu

    Belleğin Kış Uykusu

    Mehmet Eroğlu

    M. o akşamüstü, göğsündeki garip sızıyla geçmişi olmayan, anısız bir güne uyandı. Belleğiyle gözlerini açtığı anın arasına yerleşmiş, kendini bir varlık olarak kavramasına engel...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur