Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kendimi Unutup Sana Ağladım

Ahmet Günbay Yıldız

Kendimi Unutup Sana Ağladım

Kendini keşfe çıkma dönemidir gençlik, kendini bulma, bilme ve her ne olursa olsun kaybetmeme Zamanın parçalanmaz bütünlüğü içinde ömürlerinin baharında olan bir grup genç, günün birinde hatalarıyla çarpışacaklarını düşünememişlerdi. Dünya ceplerinde dönerken adeta, gelecekte kuracakları yuvanın yanlışlıklar üzerine bina olacağına ihtimal vermemişlerdi ve bu yanlışlıkların, mutluluklarını gölgeleyeceğine Ahmed Günbay Yıldızın Kendimi Unutup Sana Ağladım adlı romanı, yazarın 43. romanı. Yıllardır sağlam bir okuyucu kitlesi edinmiş olan yazar, bu yeni romanında da bilhassa gençlere yönelik bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor ve yapılan yanlış tercihlerin hatta düşünülmeden söylenmiş bir sözün dahi gelecekteki hayatı gölgeleyebileceğine dair örnekler sunuyor. Kutup, üniversiteyi bitirdikten sonra kendine eş adayı olarak üç kızın adını zikreder: Dildar, Ezgi ve Yeliz Kutupun gönlü aslında Dildardan yana çarpmaktadır. Ne var ki diğer iki isim de ağzından çıkıvermiştir bir kere ve Kutup, Ezgi ile Yelizin, günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağı iki hata olduğunun farkına varamamıştır

***

Neden sonra farkına varıyorsun,
Etrafındaki korkunç ıssızlığın…
Yar olsun, dost olsun, ne arıyorsun?
Adresi belli mi vefasızlığın?

Şair, böyle yorumluyor vefasızlığı… Şüphenin gölgesi düşmüşse yüreğe, vefasızlık vurmuşsa insanı ve dostluğa adanmışsa duygular, kim kendisine, “Görmezden gel, bir defa daha hatırla hoşgörünün varlığını!” diyebilir ki?

Deniz, şehir ve gökyüzü, bir sonbahar mahmurluğuna tutsak bu gün.. .Yeryüzü ve üzerindekiler, her şey buruk ve içli bir hüznün kucağında… Hafif bir esinti tebelleş olmuş yaprağını döken ağaçlara, manzara içler acısı… Kış günlerinin ayak seslerini fısıldıyor zaman… Yine de üşütmeyen bir hava hakim atmosferde, insanı tedirgin etmeyen… Mevsim sonbahar olsa da ne gam, bir mevsimin hakimiyeti diğerlerini asla unutturmaz bu şehirde… Dört mevsimi sinesinde barındıran, dost yürekli, efsane yüzlü bir şehirdir İzmir. Kim ne derse desin, denizi dost, toprağı dost, havası, suyu dost, mevsimleri dosttur İzmir’in… Sıla yüzlüdür bakıp gözlerini üzerinden alamadığın her manzara… İzmir güzel, güzel olmasına da bu efsunlu, eşsiz güzelliğin ortasında duyarsızca yaşayan insanlar… Dünyanın her diyarında olduğu gibi, burada da ahengi bozan, insan… Acının, kederin ve azabın hoyratlığı sinmekte, en şirin dekorların üzerine…

“İnsan kendini bulsaydı, bilseydi kendini insan, yeryüzü kadar doğasında yaşamayı başarabilseydi, bütün ihtişamıyla sevgiler diyarı olurdu dünya… Aslında yeryüzünün ziyneti fotoğraflara yansıyan hayat tarzlarının incelikleridir… Hislerinin sessiz ikazlarına kulak verebilse insan, güzellikler yarışırdı yeryüzünde… ”

İşte böyle seslendi bir konuşmasında gençlerin Tonton Amca lakabını taktıkları Dr. Süleyman Yalçın… Gençler, onun söylediklerini yaşamasalar bile, onu dinlemekten, sohbetlerinde bulunmaktan haz duyarlardı… Dinleyenlerin hafızasında iz bırakırdı onun konuşmaları…

Dildar, İzmir’in fotoğrafına hüzün değen şu sonbahar gününde, yanından ayırmak istemediği arkadaşı Sinem’le birlikteydi… Günlerden Pazar’dı.. Dolaşmak için çıkmışlardı… Şöhretli bir simanın toplum içinde fark edildiği anların sıkıntısını yaşardı Dildar, kalabalıkların arasına karıştığında… Fiziki güzelliği, özgürce yaşayabilme haklarının önüne aşılmaz engeller çıkarıyordu beklenmedik anlarda…

Canı dolaşmak istemişti arkadaşıyla… İki kız arkadaş birlikte yürümeye başlamıştı yaşadıkları semtin kaldırımlarında… Oturdukları sokağa, oldukça yakın bir mesafedeydi gittikleri alış veriş merkezi… Yürürlerken ısrarla kendilerine bakan delikanlıların davranışlarından yine rahatsızlardı. Onları, gölgeleri gibi takip eden gençten haberdardı ikisi de…

Aynı sokağın sakinleriydi… İki kız arkadaş, üzerlerinde bekletilen ısrarlı bakışlara, hatta sevimsiz buldukları sözlü tacizlere muhatap bile olmadan yürüyüşlerini sürdürürken, hiç beklemedikleri bir hadise gerçekleşiyordu yürüdükleri kaldırımın kıyısında…

Kutup!..

O da yanından ayırmadığı arkadaşı Hasan’la birlikte şahit oluyordu kızların muhatap oldukları sözlü tacizlere… Ortalık, bir anda karışmıştı… Kutup, tacizci delikanlıları pişman etmişti sözlü tacizlerin sonucunda…

İnsanlar bir anlık seyir için alevlendirmişti bakışlarını… Kısa sürmüştü kavga. Delikanlılar kaçmakta bulmuşlardı kurtuluşu… Zafer kazanan kumandan edasında nefeslenmişti Kutup. Haşan, kavgaya bulaşma fırsatı bulamadan sonlanmıştı her şey…

Dildar ve Sinem’in çocukluk arkadaşlarıydı Kutup… Semtin diğer delikanlıları gibi bu gün o da gezintideydi Hasan’la birlikte….

Haşan biraz gerilerde kalmıştı, arkadaşı, kaçan delikanlıların ardından bakıp adımlarını hızlandırdığında… İki kız arkadaş şaşkındı… Kutup’un arkadaşından ayrılıp kararlı adımlarla kendilerine doğru yaklaştığını görünce usulca yürümeye başlamışlardı…

Sinem kısık bir sesle fısıldamıştı arkadaşına:

– Dildar, Kutup bize yaklaşmakta… Ona teşekkür etmeyecek misin en azından?

Dildar, başını hafifçe sağ omzunun hizasından, arkaya doğru çevirip kaçamak bir bakış uzatmış ve yeniden önüne çevirmişti gözlerini. Aynı perdeden bir sesle cevaplıyordu arkadaşını:

– Gerekmez!..

Kutup az sonra katılmıştı onlara ve kendisinden haberdar değilmiş gibi yürüyen çocukluk arkadaşına sesleniyordu:

– Dildar, şayet bir sakıncası yoksa, ben de size katılabilir miyim?..

Çehresinde bir hoşnutsuzluk ifadesine sebep olmuştu Kutup’un sesi… Sözünü boğazına tıkıyordu bir anlamda… Kaçamak bir bakış uzattı önce Kutup’a… Fazla kırıcı olmamakla birlikte dokunaklı bir azarın esintisi vardı sesinin tonunda:

– Mahsuru var elbette, çocukluk arkadaşım.

Dildar’m tepkisine aldırış etmeyişi, çocukluk yıllarından kalma alışkanlıkların esintisiydi…

– Seni anlamakta güçlük çekiyorum inan. Biz, hem komşuyuz hem de çocukluk arkadaşıyız seninle…

Kutup’un yüzüne bile bakmıyordu yürürken:

– Artık büyüdük… İkimiz de o günlerin duygularını taşımıyoruz…

Alaylı bir havası vardı bakışlarının, aldırışsız adımlarla yanlarında yürümeye devam ederken:

– Davranışlarımın çocukluk günlerindeki masumiyet kadar temiz ve art niyetsiz olduğunu bil yeter.

Dildar, gözlerini çevirmemişti Kutup’a. Sinem hayretli bakışlarla süzüyordu ikisini ve söze karışmadan merakla yineliyordu Dildar’a uydurmaya çalıştığı adımlarını. Yüzünde alaylı bir ifade vardı, takip ettiği istikamete utangaç ve gergin adımlarla yürümeye çalışırken:

– Çocukluk masumiyeti dediğin günleri de hatırlıyorum… Onlar sadece çocukluk anıları olarak kaldı hafızamızın bir köşesinde

– Senin peşinde art niyetli insanlar var Dildar. Birlikte büyüdük. Kan bağı gibi bir duygu bu, anlatamıyorum.

Dildar uzatmak istemiyordu, sıkılmış ve öfkelenmişti Kutup’un duyarsız davranışına:

– Kutup lütfen, rahat bırakır mısın bizi?

Haşan onları seyrediyordu kısa bir mesafe uzaktan, Sinem de endişeli bir takipteydi kaçamak bakışlarıyla iki eski arkadaşı… Kutup, Dildar’ı daha da kızdıran bir söz ediyordu… Reddedilmek, gururunu incitmişti bir anlamda:

– Bırakmam.

– Nedenmiş o?

– Niyetim ciddi.

– Bak, yine oynuyorsun yakışık almaz yol üstünde bu manzaralar. Lütfen rahat bırakır mısın?

– Ya, niyetim ciddi dedim sana.

– Benim bildiğim, ciddi olan niyetlerin yerleri sokaklar olmamalı Kutup. Beni daha fazla kızdırmadan uzaklaş buralardan…

– Dildar, ayıp oluyor ama. Bak arkadaşlarımız bile duydu… Utandırıyorsun beni onların yanında. Önce senin fikrini öğreneyim ki daha sonra da…

Dildar alaylı bir bakışla Kutup’u süzüp, çekmişti gözlerini üzerinden:

– Şaşırttın beni doğrusu. Sahi sende utanma duygusu mevcut mu?

– Dildar, bu bir rastlantı değil, çok ciddi bir teklifte bulunmak için yanındayım şu an. Hem söyler misin bana, utanacak bir iş mi yapıyorum?

Değişmemişti Dildar’m davranışları… Kısık bir öfkeyle noktalamak taraftarıydı beraberlikleri:

– Kutup lütfen, yeri ve zamanı değil bunların. Görenler başka bir anlam yüklemeye çalışırlar birlikte yürüyüşümüze… Bir iyilik edip de uzaklaşsan diyorum yanımızdan.

Kutup’un daha fazla aşağılanmaya tahammülü yoktu:

– Tamam! Diyebilmişti sadece ve kaldırımların üzerine çakılmış gibi kalmıştı bulunduğu zeminde…

Birlikte Yürümek

O, yaşadığı muhitin en farklı simalarından biriydi… Güzel, onurlu ve zor bir kızdı, delikanlıların anlatısına kulak verildiğinde… Bulundukları semtte herkes tanırdı onu… Suya doyum-suzluk sanatını işleyen efsane çağlayanların, ışığın işvelerine bile hükmeden bestesini andıran hicaplı bakışlarında, efsunlu bir zarafet barındırırdı…

Delikanlıların, aşk, bu kızın kendisi, dedirten güzelliğine rağmen tenezzülsüz, minnetsiz, üzerinde kilitlenmişçesine bekleyen anlamlı bakışlarla hiç mi hiç ilgilenmeyen bir duruşu vardı hayatta…

İçine kapalı, tedirgin, ürpertili duygularla yürürdü kaldırımlarda… O, hiç fazla zaman eskitmeyi sevmezdi gittiği yerlerde. Bilirdi ki ne hayat ne de anlayışlar art niyetliydi… Farkında olmadan dikkatleri üzerine çekişi bile ürpertirdi yüreğini…

Kendisine saygılı bir kızdı her şeyden önce; ölçüleri vardı hayata duruş biçiminin… Duyarsızlığının ya da yanılgılarının yol açtığı herhangi bir davranışından dolayı keyfi kaçar, hüzün dokunurdu haleleşen bakışlarına…

Mecbur kalmadıkça yalnız çıkmazdı sokağa, kalben anlaştığına inandığı, ahlaki anlayış ve huylarının benzeştiği kız arkadaşlarıyla birlikte çıkardı daha çok. Sinem, kendisine en çok uyum sağlayan arkadaşıydı. Özel bir üniversitede, aynı bölümde okuyorlardı…

Annesi, daha çocukluk yıllarmdayken şöyle demişti Dildar’a: “Sen benim canımdan kopan bir parçasın. Öyle onurlu ve temiz bir hayat yaşa ki sütüm ve verdiğim emekler sana helal olsun… Bir kızın ömür boyu unutmaması gereken en önemli çizgi, iffet gülünü soldurmadan yaşamasıdır. Genç bir kızın yahut iffetli bir kadının en kutsal hâzinesi, çehresinde açan ve ömür boyu solmayan hicap çiçekleridir.

Hiç kimsenin gönül eğlencesi ve zevklerinin oyuncağı olmamak için yaşamalısın… Bütün hazlarım ve arzularını, her genç kızın hayallerini süsleyen o kutsal beraberlik için saklı tutmayı başararak yaşamalısın… Genç kızın, çeyizine kazandırabileceği en mükemmel hazine hiçbir zaman değer biçilemez olan iffet ve namus anlayışıdır…

Öyle yaşamalısın ki iffet gülünde uçuk renkler yer almasın… Unutma, o değerleri taşıyanlar kadar, kanatlarının altından onu uğurlayan ebeveyn de sorumludur… Bekleyenin aradığı duruluk ve lekesizlik seni hayatına almak isteyende de olmadıkça, beynindeki baharda çiçekler coşkuyla açamazlar. Seçici olmalısın bunun için…

Belki inanmayacaksın, ama gözlerin söyler bana yaşadıklarını… Onlar benim bedenimden kopan aynalar… Yabandan biri, maksatlı bakışlarıyla, gözlerinde iz bırakmayı başarsalar, inan onlar benden hiçbir şey saklamaksızın anlatırlar…”

Dildar bu anlayışla büyütülmüştü… Tepkisini çekmeyen, ruhunu okşayan bir üslupla anlatırdı annesi kızına yaşanılması gerekenleri. Dildar, birlikte yaşadığı annesinin anlattıklarını hiçbir zaman kulak ardı etmezdi… Genç kızlık çağlarına girdiğinde daha da iyi yorumlamaya başlamıştı annesini… Her şeye rağmen, hayat karelerinde mutlu bir aile fotoğrafı vardı onların.

Dildar, üniversite son sınıf öğrencisiydi. Babasının işlerinin iyi gitmediği söylentileri kulağına fısıldandığında çok üzülmüştü. Yanından hiç ayırmadığı arkadaşıyla boş vakitlerini babasının iş yerine geçirmeye çalışırdı…

Sinem, sadık bir kızdı, Dildar’m tek sırdaşıydı… O da olmasa, sıkıntılarını içine ata ata rahatsızlanabilir, hastalanabilirdi… Muhitteki delikanlılar söz birliği etmişçesine onun peşindeydi. Atılan laflar, ufkuna çevrilip ısrarla üzerinde bekletilen anlam dolu bakışlar onu haddinden fazla rahatsız ediyordu…

Yaşadıkları semt, seçkin iş adamlarının ve hali vakti yerinde olan ailelerin tercih ettikleri bir muhitti… Muhteşem bahçelerin, görkemli villaların, son model arabaların, en pahalı motosikletlerin ve spor arabaların bulunduğu ayrıcalıklı bir semtti…

Ne kadar da değişmişti dünya!.. Annesinden dinlediği eski kuşakların hayat anlayışıyla, şimdiki kuşakların anlayışı arasında fazla bir irtibat kalmamıştı. Eski günlerin ahlak ve hayat gidişatı, bu günkü anlayış biçimine ne kadar da yadırgı duruyordu… Giyim, kuşam, hatta kadınların takılarının yerleri bile değiştirilmişti… Annesinin anlattığı hayat biçimleriyle şu günkü anlayış arasında uçurumlar ve tezatlar vardı…

Dildar odasının yalnızlığında düşüncelerini derinleştirmiş, hayatın dünüyle bu gününü yorumluyordu. Çocukluk yılları, içinde bulunduğu genç kızlık esintilerinin duyguları, etrafında şekillenen arkadaşlık anlayışlarının ürperti veren boyutları meşgul ediyordu bu günlerde düşüncesini… Bir bakıma yaşamaktan bile korktuğu anlar oluyordu… Sokaklar tekin yerler değildi artık… Kapkaçlarm, tacizlerin, kavgaların yaşandığı mekanlar haline gelmişti her yer…

Dildar, nesli azalmış bir anlayışın temsilcisi gibi yaşıyordu akranlarının arasında. O, kiralık bir mantıkla yaşamaktan hoşlanmayan kişiliğini taşıyordu gittiği yere.. .Yaşadıkları semtin en farklı simasının sözleri yankılanıyordu kulaklarında… “İdeali olmayan insanın hiçbir şeyi kalmamıştır hayatta.”

Adını Tonton Amca koymuşlardı onun… Aslında ünlü bir doktordu ve meslek yeminine asla leke düşürmemişti ömrünce… Yalnız ve efsane bir adamdı Tonton Amca… Herkes farklı şeyler anlatırdı onun hakkında… Gençlik yıllarında kendi mesleğinden bir kıza gönül vermiş, nişanlanmıştı… Düğün öncesi, nikah törenine gelmemişti nişanlısı ve yarım kalmıştı her şey… O hazin günün ardından, ne çalışmakta olduğu hastaneye ne de o şehre sığdıramamıştı yüreğini… Görev yerinde değişiklik istemiş ve uzaklaşmıştı bulunduğu şehirden. İşte o hüzün dolu günlerden bu zamana kadar, şu an yaşadığı şehirde eskimişti Tonton Amca… Kimsesi yoktu. Doktorluktan emekliye ayrılmıştı. Eşine dostuna ve gençlere yardımcı olmak maksadıyla evini herkese açık tutan bir gönül adamıydı o… Hastalarını muayene eder, haftanın belli günlerinde gençlerin sorunlarını dinlemek için onlara zaman ayırırdı…

Bazı zamanlar, hasta akımına uğrardı evi, bazı zamanlar da konferans salonunu andırırdı sohbet için toplanan gençlerle… Kuşburnu çayı ve siyah kuru üzüm ikram ederdi onlara… Doktorun değişmez tavsiyelerindendi ikisi de. Bazen hastalarına ilaç dışında kuşburnu ve siyah kuru üzüm önerir, bunların ikisini de vazgeçilmezler listelerine almalarını isterdi.

Onu tanıyanlar, sohbetinin tiryakisi olurdu kısa zamanda. Tatlı dilli, güler yüzlü bir adamdı Tonton Amca, aynı zamanda tanınmış bir doktordu… Kimi, evliya yakıştırmasını uygun bulurdu ona, kimi de muhteşem bir insan sıfatını… Duyduklarına fazla iltifat etmeyen, övülmekten hiç hazzetmeyen bir gönlü vardı aslında onun… Kitaplar yazmıştı cilt cilt, hem yazan hem de konuşan hizmeti seçmişti etrafı için…

Yaşlanmıştı… Sekseninde olduğunu söylüyordu yaşını soranlara… Utangaç, muhatabının gözlerine dikkatli bakmakta bile sıkıntıya giren bir yüreği vardı onun… Çoğu kişinin hafızasında iz bırakmıştı… Yaşantısı, mantığı ve daha çok anlayış inceliğinin yansımaları çekerdi insanların dikkatini…

Dildar, odasına çekilmişti. Onu düşünüyordu bugün… Tonton Amca’nın, hafızasında iz bırakan bir sözü düşmüştü Dildar’m aklına^ Kendisine sorulan bir sorunun cevabıydı bu aynı zamanda…

– Hayatı güzelleştirmek daha çok kendi elimizde diyorsunuz, oysa öyle bir an geliyor ki hayatımızın akışı değişiyor istemediğimiz halde ve bahtımız karartılıyor irademiz dışında, buna ne diyorsunuz?

– Elimizde olmadan, irademiz dışında gerçekleşen hadiseler ve yanılgılanmızdır hayatlarımızı daha çok karartan… Aslında çoğumuz, hayallerimizin ve arzularımızın kurbanı olmuyor muyuz yaşarken?

Fısıltı Gazetesi

Fısıltılar çok hızlı yayılmıştı mahallede… Kanadı kırık bir kuş kadar çaresiz ve karamsardı Kutup… Sokağın kaldırımları üzerinde, onur kırıklığının en incitici anlarını yaşamıştı bugün… Sinem şahit olmuştu olaya… Numan’m sözlüsüydü Sinem. Evlilik için gün sayan bir kız… Daha fenası, o anlarda en yakın arkadaşı Haşan da vardı yanında Kutup’un… Olaya yansıyan fotoğrafların her karesine şahit olmuştu Sinem ve Haşan…

Gece kabus gibi çökmüştü şehrin üzerine. Odasına çekilmişti Kutup… Anlaşılan, gururunu çok incitmişti günün olayı… Peş peşe dumanlıyordu sigarasını. Odanın içi, dışarıdaki sisin ruha boğuntu veren kabusundan daha beter bir görünümdeydi. Dumanların arasında kalan başı efkarlıydı. Amerika yolculuğu için bütün hazırlıkları tamamdı… Çok az bir zamanı kalmıştı sevdiği bu şehirden ayrılmak için. Duyguları sürekli değişim içinde olan delikanlının düşünceleri, üstesinden gelemediği kargaşaların yeriydi.

Bir yandan Amerika hazırlıkları, bir yandan evlilikle ilgili hayallerin kurguları vardı beyninde… Üç isim üzerinde yoğunlaşıyordu hülyaları… Ailesi, mahalleden üç kızın ismini söyletmişti Kutup’a, hayat arkadaşının adını koymak için… Amerika’da

mastır yapıp eve döndüğünde gönlünün vereceği karara göre evlenecek, yolculuk öncesi en azından bir söz yüzüğü takılacaktı parmağına. Bu isimlerin içinden bir tanesini fazla düşünmeden elemişti… Geriye Ezgi ve Dildar kalmıştı.

İkisi de güzel kızlardı aslında… Dildar!.. O çok farklı bir kızdı… Güzelliğinden ziyade hayata duruş biçimi etkiliyordu Kutup’u. Peşinde, onunla evlilik düşleri kuran çok delikanlı vardı ve o kız hepsini de aynı şekilde hüsrana uğratmıştı. Güzelliği kadar hayata duruşundaki ciddiyeti de çekiyordu dikkatleri… Ağacın en yüksek dal ucunda bir meyveydi Dildar ve atılan taşlar kolay kolay ulaşamıyordu ona… Doğrusu, bu anlayıştaki bir kızla hayat arkadaşı olmak, zorlukları da peşi sıra taşıyacaktı… Doktor Süleyman Yalçın’ın, yani Tonton Amca’mn sözleri düşüyordu aklına hülyaları derinlik kazandıkça…

“Bir erkek ki eşi çok güzelse, onu taşımaya yiğit gerek… Bir bayan ki yakışıklı bir erkeğe sahipse, onu yuvasına bağlamaya kadınlık gerek..

Kendisini sorguluyordu Kutup… Neden değişmişti ki fikirleri? Tonton Amca baş başa bir sohbetlerinde sormuştu kendisine:

-Ailen yuva kurabilmen için üç kızın adını almış senden. Öyle bir duyum ulaştı kulaklarıma. Hatta baban seslendirdi birkaç gün öncesi bu isimleri baş başa konuşurken.

Erkek ve kız arkadaşlıklarının uygun olmayacağını anlatmıştım defalarca… Dikkate almamışsın konuştuklarımızı ve sokak ortasında evlilik teklifinde bulunmuşsun bir kıza…

– Tonton Amca, galiba ben bu defa âşığım!

– Aşk öyle anlattığın gibi anlık bir şey mi evladım? Çelişkilerin karmaşa pazarını andırıyor duygularındaki tutarsızlıklar gibi…

Yanılmıyorsam şayet, el değmedik, toprağından kendi ellerinle koparabileceğin bir çiçek arayışmdasm yuva kurmak için.

Her çiçeği dolaşacaksın, sonunda hiçbir arının konmadığı bir çiçeği seçeceksin hayat arkadaşı olarak, doğru mu?

– Doğru!..

– İyi de evladım, madem yapraklarına leke düşmemiş, el sürülmemiş bir gonca arıyorsun, kendin için uygun bulmadığın o olumsuzlukların neden başkalarına miras olarak kalışına göz yumuyorsun? Sonuçta o kızlarla yuva kuracak olan delikanlılar da senin aradığın vasıfları evlenecekleri kızlarda aramayacaklar mı?

– Arayacaklar!

– O halde niçin kirletmeye çalışıyorsun başkalarının temiz hayallerini? Bunlar yanlış davranışlar değil mi sence de?…

– Ben artık o işleri bıraktım Süleyman Amca… O adını telaffuz etmemi istemediğiniz kız, duygularıma karşılık verirse, söz yüzüğümüzü takıp öyle gitmek istiyorum Amerika’ya.

– Gelecek için hayaller kurmak, insanın doğasında var ama bence sen Amerika’ya git ve dön… Bakarsın oralarda daha isabetli karar verebilme yeteneğini de yakalamış olursun…

Konuşacaklarımı, kafanın bir kenarına yaz istersen… İnsanların yaşadıkları, mazi olsa bile, yaşayanın peşini kolayca bırakmayabilir… Yaşadığın her anın iyisi ya da kötüsü, her nasıl bir şeyse hiç beklemediğin bir anda ve hiç ummadığın bir yerde karşına çıkabilir. Daha fenası olumsuzlukların, senden sonraki nesle miras olarak kalabilir… Bunları akıl ardı etmeden yaşamaya çalışırsan, iki alemde de huzuru yakalayabilirsin. Bence geleceğe ait insanca bir idealin olsun.

Bu sözler infial uyandırmıştı Kutup’un duygularında… Sert bir kayaya çarptığının farkındaydı. Hem üzülüyor hem de bu vasıfta bir kızla yuva kurabilme şansını yakalayabilmenin yollarını arıyordu kafasında… Akimdan çıkarabileceği cinsten değildi içindeki ezginlik. Yine aynı noktaya dönmüştü… Mahalledeki gençlere haberin çoktan ulaştığını düşündükçe efkarı artıyor, ağzından hiç düşürmediği sigaralardan alıyordu hırsını… Neler konuşuluyor olabilirdi ki hakkında?..

Dindiremediği sıkıntıların eşliğinde sökmüştü şafak…

Ezgi, Kutup için kendi adının da geçtiğini duymuştu… Günün olayı onu da ilgilendirmişti bu sebeple… Sokaktaki evlilik teklifinin Dildar’a Kutup tarafından ulaştırıldığını öğrendiğinde üzülmüştü… Dildar hikâyesini duyunca hülyaları incinmişti…

Kutup ortalıkta gözükmüyordu bugün… Ezgi, Dildar ile Sinem’i görmüştü sokakta yürürken… Stresi beden diline de yansımıştı onları gördüğünde ve beklemeye başlamıştı. Sokağın caddeye bağlanan kavşağında huzursuzdu… Dünyayı hiçe sayan, hayatı kuralları fazla umursamayan bir yapıdaydı anlayışı. Günü, gönlünce akşam etmeye yönelikti daha çok onun düşünceleri. Gözlerinden şedit ışıklar dökülüyordu kirpiklerini kısarak baktığı yolların üzerine…

Sinem’le Dildar kapamak üzerelerdi aradaki mesafeyi… Gözleri fal taşı gibi açılmış, şimşekler çakıyordu üzerlerinde… Derin bir nefes almıştı Dildar’la Sinem kendisine yaklaştıklarında… Huzursuzluğu her halinden belliydi onları selamlarken:

– Merhaba kızlar…

Tepeden tırnağa durup Ezgi’yi süzmüşlerdi önce, bir anlamsızlık sezmişlerdi Ezgi’nin tavrında iki arkadaş ve ikisi de aynı sözcüğü kullanıyordu:

– Merhaba!

Arkadaşlardı, aynı sokağın çocuklarıydı hepsi de… Sık sık soğuk rüzgarlar eserdi üçünün de arasında…

Ezgi’nin üslubu anlaşılır bir şekilde batardı onlara konuşurlarken… Sanki gizli bir rekabet hissi verirdi Ezgi, Dildar’m gözlerinin içine dalıp beklerken… Yine öyle anlamlı ve istihzalıydı gözlerindeki ışıklar…

– Ben de sizinle birlikte yürüyebilir miyim?

Dildar sözün nereye varacağını çoktan anlamıştı:

– Tamam, madem istiyorsun, bizce bir mahsuru yok.

Buruk bir tebessüm belirmişti dudaklarında Ezgi’nin:

– Ne yalan söyleyeyim, önce kabul etmeyecekmişsiniz gibi bir tereddüt vardı içimde.

– Neden! Bize katılmak istediğinde ne zaman hayır dedik ki?

– Ya, olmadı da, ne bileyim, dün binlerinin sizlerle birlikte yürüme teklifini reddetmişsiniz diye duyunca…

Sözünü ettiğin olay farklı. Reddedilen hemcinsimiz değildi…

– O anlamda bir şikayetim yok, yanlış anlama.

– Mesele nedir?

– Merak işte. Biraz konuşmak geldi içimden sizi görünce. Mahallede şöhret olup çıktın, neden yapıyorsun bunu?

Dildar’m yüz ifadesi değişmişti Ezgi’ye bakarken:

– Sen ne demek istiyorsun?

– Daha konuşmaya başlamadan önce senden yanlış anlamamanı istemiştim unuttun mu?

– Unutmadım da üslubunu beğenmedim.

– Ha evet! Onu biliyorum meraklanma. Mahallede herkes senden söz etmeye başladı.

– Neyimden söz ediyorlarmış, aykırı bir halim mi varmış konuşulacak?

– Hayır!.. Aksine peşine düşen delikanlıların hiçbirine yüz vermeyişin konuşuluyor.

– Bunda yadırganacak ne var anlamadım, söylediğin şeyler her kızda olması gereken özellikler…

– Fikirlerime katılmak zorunda değilsin, ama yaşadığımız çağın genç kızlık kimliğini yansıtmıyor senin özelliklerin.

– Hangi bakımdan?

– Ne bileyim ben, dünyanın bütün hazlarmdan kendini uzak tutmaya çalışırken, nefsine haksızlık ediyorsun gibi bir düşünce uyandı zihnimde… Ömür kısa, hayat emanet… Dolu dolu bir hayat yaşamaktan korkuyorsun sanki.

– Sen ne yapıyorsun yaşamak adına?

– Geziyor, eğleniyorum kız arkadaşlarımın dışında erkek arkadaşlar da ediniyorum. Hayatı daha da anlamlı kılıyorum senin anlayacağın.

– Anlattıkların senin hayat anlayışın, nasıl yaşamak istediklerimse bana özel.

– Benim anlayamadığım bir husus var, evlenmek isteyenler senin gibileri tercih ediyorlar nedense!

– Bu sorunun muhatabı neden benim? Gidip tercih sahiplerine sorsaydm ya…

– Ben o farkın nasıl doğduğunu soruyorum.

– Aramızda bir fark var bu doğru!.. Tabii başkaları bu farkı fark ediyorsa, yapacak bir şey yok…

– Ya kusura bakma benimkisi bir merak sadece. Bir şey daha var ki onu sormadan edemiyorum. Senin de bir gönlün yok mu nasıl sabrediyorsun etrafında kur yapan bu kadar delikanlı varken?

Dildar sakindi ve Sinem sabırla dinliyordu konuşulanları… Dildar, gönül sorusuna takılmıştı:

– Benim de bir gönlüm var elbette, bu doğru.

– Ya hislerin! O gönül senden hiçbir şey istemiyor mu?

– İstiyor elbette. Nefsin her istediğini verenlerin daha sonra acılarına dayanamayıp ne hallere düştüğünü görmemiş olamazsın. Hayat çok kuralcıdır unutma.

– Tonton Amca gibi konuştun sen de… Hayatın sorumluluklarını biliyorum. Öğrenmek istediğim onlar değil. Karşına parlak tekliflerle o kadar genç çıkıyor bildiğim kadarıyla, erkeklerden kaçıyorsun, içlerinde hiç beğendiğin, gönlünün arzuladığı olmadı mı şimdiye kadar?

– Seni rahatlatacaksa söyleyeyim… Beğendiğim olmayacak diye bir şey söylemedim.

– Diyorlar ki senin için, “O, erkeklerin gözlerinin içine bakmaktan bile korkuyor.” hani yüreklenip baksan beğendiğin biri de çıkabilir miydi içlerinden?

– Neden meraklandırıyor sizi bu? Gün olur, huzurlu temiz bir yuvanın temellerini atmak için karşıma biri çıkarsa, kurallar çizgisinde neden olmasın? Hem bu benim özel hayatım, sizleri neden ilgilendiriyor ki bu kadar?

– Kıymete binişinin özellikleri neyse bize de anlat… Arkadaşız şunun şurasında. Bakarsın işe yarar.

– O halde, kutsal adanış öncesi duygularının bağ bozumunu yaşamamaya bak.

Ezgi huzursuzdu aslında… Buna rağmen ılımlı bir tepkisi vardı Dildar’la konuşurken… Cevabını çok merak ettiği bir soru vardı. Kendisini zorluyordu bir bakıma:

– Aşk var mı sence de?

Dildar hiç düşünmemişti onu cevaplarken:

– Elbette var!

– Onun için de gönül hazırlığın oldu mu hiç?

– Çok istiyorsun diye söylüyorum, her gönül, yitiğinin arayışı içindedir. Dedim ya onun da bir yolu yordamı vardır. Ama ne yazık ki sizin yaptığınız gibi değil.

– Vay be! Bu kadar sağlam iradeye de pes doğrusu.

***

Deniz sakindi ve onun uykusunu kuşların üzerine inip kalkışları bozuyordu sık sık… Ilık, insanı dostça okşayan bir hava vardı ufuklarında İzmir’in…

Son günlerde işleriyle fazla ilgilenmiyordu Kutup. Amerika, arzuladığı bir yolculukken yüreğinde burukluk hissi oluşturuyordu İzmir ayrılığı… Yapayalnızdı öyle istemişti bu gün canı… Kordon boyunda, denizin mavi sularının üzerinde bırakmıştı gözlerini… Ne yapsa unutamıyordu Dildar’m kendisine verdiği tepkiyi…

“Aşık mıyım o kıza ben?”

Sık sık bu soruyu soruyordu kendine. Dildar’m, onur kırıcı bulduğu tepkisine karşılık, düşüncelerinin yine onunla oluşuna anlam veremiyor, kendine kızıyordu…

Kimseye anlatamaz olmuştu sıkıntılarını… Amerika yolculuğu, babasının, aklı erdiği günden bu yana içine sindiremediği amcasının oğluna ve yengesine yaptığı haksızlık, şimdi bir de gönül hikâyesi eklenmişti üzerlerine…

Hasan’la son konuşmaları yinelemişti zihninde kendisini… Ege’nin mavi sularını karşısına almış derin hülyalara dalıp… Aslında denizin sularıyla meşgul değildi, bakıyordu ama görmüyordu bile… Hasan’la, malum hadisenin sonrasında aralarında geçen konuşmalar yankılanıyordu kulaklarında:

– Bilirsin ki çok severim seni Kutup. Tonton Amca’mn dediği gibi çok maymun iştahlısın.

O an darda kalan bir gönlün paniği vardı gözlerinde. Bu yüzden tehditkar bakmıştı arkadaşına:

-Ne demek oluyor şimdi bu?

– Yanlış anlama hemen. Ailen evlenebileceğin üç kızın adını duyurdu mahalleye… Bunları bilmeyen yok artık mahallede… Bu, üçüne birden ümit verişin hikâyesi bana kalırsa…

– Bunlar benim kabahatim değil ki arkadaşım. Annemle babamın meselesi… Ezgi umutlanmış, yanlış işler bunlar… Önce bir kapı çalınır, olumsuzluk olursa bir başka kapı… Haşan!.. O kızlar bizim komşumuz üstelik de çocukluk arkadaşlarım. Ne var bunda kötüye çekecek anlamıyorum.

– Sen bu mavalları istersen başkalarına anlat ama bana karşı daha açık kalpli ve tutarlı olmak zorundasın. Çünkü ben senin en yakın arkadaşınım… Kızma hemen ve beni dinle… Yanlıştı yaptıklarınız…

– Nedenmiş o?

– Dildar çok donanımlı ve iradeli bir kız. Bunu ben de kabul ediyorum, ama boşuna kürek çekişin düşündürüyor beni. Babasıyla araları açık babanın …

– Duygusal bir dargınlık sözünü ettiğin, düşmanlık değil. Babamın, amcamın oğlu Numan’a ve annesine karşı sürdürdüğü duyarsızlığa verilen bir tepkiden ibaret aralarındaki serinlik.

– Amcan bildiğim kadarıyla Dildar’m babasıyla çok iyi arkadaşmış. Kulaklarımla duydum bir defasında. Şu an sahip olduğunuz müessesenin asıl kurucusu da Numan’m babasıymış. Derler ki Yahya, kardeşi o feci trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra, yeğenini ve yengesini hak sahibi etmemiş.

– Bunları ben de biliyorum arkadaşım. Mücadelesini de veriyorum aynı zamanda.

– O halde, niyetin ciddi olsa bile Dildar’la evliliğin zorlukları da aklının bir köşesinden geçiyor olmalı diye düşünmekteyim…

– Orası öyle ama Yahya Bey beni sever. Sen de bunu bilmiyorsun.

– Şunu kafana şimdiden koy arkadaşım. O çok zor bir kız ve peşini bırakmayanlar gibi sen de sadece hayallerinle avunursun. Çünkü onun yaşadığı hayata uzaksın bildiğim kadarıyla.

– Ben de en az onun kadar inatçıyımdır. Sonuna kadar şansımı denerim arkadaş.

– Bu çok farklı bir hadise, iddialaşmakla alakası olmaz. Çok isteyeni var. Sense yolcusun, kendini daha fazla umutlandırma-san iyi edersin?

– Benim acelem de o işte… Düşündüm de yuva kurmak için kendisini sakınan ve koruyan bir hayat arkadaşına ihtiyaç duyuyor insan. Ben âşığım galiba arkadaş.

– Aşk herkesin dilinde mahiyetini bilmeden vara yoğa konuşulan, eskitilmiş bir kelime… Benim Dildar hakkında duyduklarım biraz farklı.

– Anlat o halde.

– Numan’a ve annesine Dildar’m babasının sahip çıkışı, bazı söylentileri de beraberinde getirmiş.

– Neymiş o söylentiler?

– İsmet Bey’in, Numan’ı kendisine damat adayı olarak seçtiği söylentileri konuşulur oldu mahallede.

Acı bir tebessüm belirmişti dudaklarında Kutup’un, Hasan’a bakarken. Istırap çizgileri, çehresine karmaşık kavisler çiziyordu durmadan:

– İşte bu kadarı da olmaz Haşan… Sen de biliyorsun ki Nu-man, Dildar’a olan öz kardeş saygısını hiç yitirmez. Dildar’m, yanından hiç ayırmadığı arkadaşı Sinem’in sözlüsü o. İsmet Amca taktı Sinem ile Numan’m söz yüzüklerini… Düğün ve nikah için hazırlıklarını sürdürmekte onlar…

– Dildar’m ağabeyinin bir serseri olup çıktığını söylemekte herkes… İçki kumar ve olumsuzluk adına akima ne gelirse varmış onda. Baba çok rahatsızmış oğlundan… Onun için de Numan’a bir erkek evlat gibi yakınlık duymaya başlamış o aile…

– Numan mı söylüyor sana bunları?…

– Hayır.

– O vakit, uydurmalar üzerinde konuşuyoruz arkadaşım.

– Tonton Amca’ya uğrayalım mı? Onunla konuşunca rahatlıyor insan.

Dalıp gitmişti denizin kıyısında… İçli bir soluk indirmişti ciğerlerine… Üstesinden gelemeyeceği sıkıntılar efkar bulutları toplamıştı tepesinde… “Tonton Amca!..” diye mırıldanıyordu denizin sularına son defa bakarken…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKendimi Unutup Sana Ağladım
  • Sayfa Sayısı240
  • YazarAhmet Günbay Yıldız
  • ISBN9786051144221
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTİMAŞ YAYINLARI / 2011-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur