Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kolera Günlerinde Aşk
Kolera Günlerinde Aşk

Kolera Günlerinde Aşk

Gabriel Garcia Marquez

Kolera Günlerinde Aşk, terk edilmiş bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayıp yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. Büyülü gerçekçilik akımının büyük ustası Gabriel…

Kolera Günlerinde Aşk, terk edilmiş bir sevgilinin, yeniyetmelik yıllarından başlayıp yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü. Büyülü gerçekçilik akımının büyük ustası Gabriel García Márquez, bu romanı tam bir destana dönüştürüyor: aşkın, deli-akıllı, yabanıl-evcil, tensel-romantik tüm biçimlerinin pastoral bir şiirin büyüsüne büründüğü bir destan. 19. yüzyılın 20. yüzyıla dönüştüğü bir zaman dilimini kapsayan bu bitmeyen Aşkın gerisinde, çağdaşlaşma çabası içindeki bir toplumun sorunlarını, özellikle taşra kentsoyluluğunun saçmalıklarını ince bir alayla gözler önüne seriyor. Roman boyunca aşk acılarının lirik esintileri arasında, García Márquez’in insancıl mizahı sürekli olarak duyuruyor kendini. Bu nitelikleriyle Kolera Günlerinde Aşk, bu büyük yazarın eserleri içinde, başyapıtı sayılan Yüzyıllık Yalnızlık’ın hemen yanında yerini alıyor.

Kaçınılmaz bir şeydi: Acıbadem kokusu ona mutsuz aşkların yazgısını anımsatırdı hep. Doktor Juvenal Urbino, yıllardır kendisi için önemini yitirmiş bir olayla ilgilenmek üzere koşup geldiği, hâlâ alaca ışığa gömülü odaya girdiği an ayrımına vardı bunun. Antilli göçmen, harp malulü, çocuk fotoğrafçısı, satrançta en yufka yürekli rakibi, bir altın siyanürüyle belleğin işkencelerinden kurtarmıştı kendini.

Ölüyü, her zaman içinde yattığı portatif karyolada, zehri buharlaştırmak için kullanılmış olan küvetle taburenin yanında, bir battaniyeyle örtülü buldu. Yerde, karyolanın ayağına bağlı, boylu boyunca uzanmış, Danimarka cinsi, iriyarı, göğsü kar beyazı, kara bir köpek ölüsü, onun yanında da koltuk değnekleri vardı. Hem yatak odası, hem de laboratuvar işi gören boğucu, karmakarışık oda açık bir pencereden giren tan ışığıyla yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı, ama ölümün gücünü algılamaya yetecek kadar ışık vardı içeride. Öteki pencerelerin aralıkları, odanın tüm yarıkları gibi, çaputlarla tıkanmış ya da siyah mukavvayla kapatılmıştı; bu, odanın ağır havasını daha da yoğunlaştırıyordu. Üstü, etiketsiz şişeler, kavanozlara tıkabasa dolu büyük bir tezgâh, kırmızı kâğıtla kaplanmış sıradan bir ampulün altında soyuk soyuk olmuş, kurşun-kalay alaşımı iki küvet vardı. Tespit edici sıvıyla dolu üçüncü küvet ölünün yanında duruyordu. Odanın dört bir yanına eski dergilerle gazeteler, üst üste yığılmış cam negatifler, kırık dökük eşyalar saçılmıştı, ama her şey özenli bir el tarafından tozdan korunmuştu. Pencereden giren hava çevreyi arıtmış olsa da, ayırt etmeyi bilen birinin farkına varabileceği mutsuz acıbadem aşklarının ılık külleri kalmıştı odada. Doktor Juvenal Urbino, burasının Tanrı’nın bağışlayıcılığına sığınarak ölmeye hiç de elverişli bir yer olmadığını, herhangi bir önseziye kapılmaksızın, birkaç kez düşünmüştü. Ama zamanla, buraya egemen olan düzensizliğin Yüce Tanrı’nın gizli bir istencine boyun eğdiğini kabul etmişti sonunda.

Bir polis komiseri, stajını belediye dispanserinde yapan gencecik bir tıp öğrencesiyle birlikte kendisinden önce gelmişti; Doktor Urbino gelinceye dek odayı havalandırıp ölünün üstünü örtenler onlardı. İkisi de onu, bu kez saygıdan çok başsağlığı dileği içeren bir ağırbaşlılıkla selamladılar; onun Jeremiah de Saint-Amour’la arkadaşlığının derecesini bilmeyen yoktu çünkü. Ünlü hoca, her günkü genel klinik dersine başlamadan önce, her zaman tüm öğrencilerine yaptığı gibi, teker teker onların ellerini sıktı, sonra işaret ve başparmaklarının ucuyla bir çiçekmiş gibi örtünün ucunu tuttu, kutsayıcı bir pintilikle yavaş yavaş ölüyü ortaya çıkardı. Ölü, çırılçıplak, kaskatı, çarpık, gözleri açık, gövdesi morarmış, bir gece öncekinden elli yıl daha yaşlı gibiydi. Gözbebekleri saydam, sakalıyla saçları sarımsı, karnında boydan boya sicimle dikilmiş eski bir yara izi vardı. Gövdesiyle kolları, koltuk değneği kullanmaktan, bir kürek mahkûmununki gibi gelişmişti, ama bacakları bir öksüzün bacakları gibiydi. Doktor Juvenal Urbino, ölüme karşı boşuna bir savaşımla geçen uzun yıllar boyunca ancak, birkaç kez yaptığı gibi, acılı bir yürekle bir an baktı ona.

“Ödlek,” dedi, “işin en kötü kısmı bitmişti.”

Ölünün üstünü örttü, yeniden hoca tavrını takındı. Bir yıl önce, üç gün süren resmî bir jübileyle seksen yaşını kutlamış, yaptığı teşekkür konuşmasında bir kez daha emekliye ayrılma dürtüsüne karşı koymuştu. “Ölünce dinlenmeye bol bol vaktim olacak nasıl olsa. Ama tasarılarımda henüz hesaba katmıyorum bu olasılığı.” Sağ kulağının gittikçe daha az işitmesine, adımlarının kararsızlığını gizlemek için gümüş saplı bir bastona dayanmasına karşın, delikanlılık yıllarındaki duruşunu koruyor, yeleğinin üstünden çaprazlama geçen altın köstekli keten takım elbiseler giyiyordu. Sedef rengi Pasteur sakalı, büyük bir özenle taranmış, düzgünce ortadan ayrılmış aynı renk saçları, kişiliğinin değişmez belirtileriydi.

. Onu her seferinde daha çok kaygılandıran bellek kaymalarını, kâğıt parçacıklarına alelacele çiziktirilmiş notlarla olabildiğince gideriyordu; sonunda bu notların hepsi de, tıkabasa dolu çantasının içine rasgele atılmış araç gereçler, ilaç şişeleri ve bir yığın başka şeyler gibi, ceplerinin içinde birbirine karışıyordu. O, yalnızca kentin en eski, en parlak hekimi değil, en zarif erkeğiydi aynı zamanda. Ama gereğinden çok gösterişli bilgisi ve adının sağladığı nüfuzu hiç de açık yüreklilikle kullanmayışı, hak ettiğinden daha az sevgi kazandırmıştı ona.

Komiserle stajyer hekime verdiği buyruklar kesin ve ivediydi. Otopsiye gerek yoktu. Evin kokusu, ölüm nedeninin, küvette fotoğrafçılıkta kullanılan herhangi bir asidin açığa çıkardığı siyanür buharları olduğunu anlamaya yetiyordu; Jeremiah de Saint-Amour ise, yanlışlıkla böyle bir şey yapmayacak kadar çok şey biliyordu bu konuda. Komiser’in duraksamasını tipik özelliği olan bir atılımla önledi: “Unutmayın ki, ölüm raporunu imzalayacak olan benim.” Genç hekim hayal kırıklığına uğramıştı: Altın siyanürünün bir ceset üstündeki etkilerininceleme fırsatını o güne dek hiç bulamamıştı.

Doktor Juvenal Urbino onu daha önce Tıp Fakültesi’nde görmeyişine şaştı, ama kolayca kızarıvermesinden, bir de Andlı vurgulamasından, onun kente yeni geldiğini hemen anladı. “Aşk yüzünden delirenler hiç eksik olmaz burada; günün birinde size bu fırsatı verecek bir aşk delisi nasıl olsa çıkar,” dedi. Ama bu sözleri söyler söylemez, anımsadığı sayısız intiharlar arasından, bunun, mutsuz bir aşkın yol açmadığı tek siyanürle intihar vakası olduğunun farkına vardı. O zaman sesinin bildik tınısında bir şey değişti.

“Böyle bir durumla karşılaştığınızda, dikkat edin,” dedi stajyere, “genellikle kalpte billur tanecikleri olur.” Sonra, bir astıyla konuşurmuş gibi komiserle konuştu. Gömme işinin o gün öğleden sonra, büyük bir gizlilik içinde yapılması için bütün gerekli işlemlerin tamamlanmasını buyurdu. “Belediye başkanıyla sonra görüşürüm,” dedi. Jeremiah de Saint-Amour’un ilkel bir eli sıkılığı olduğunu, mesleğiyle, geçinebileceğinden çok daha fazla kazandığını, bu yüzden evdeki çekmecelerden birinde cenaze giderlerini karşılamaya bol bol yetecek parası olduğunu biliyordu.

“Ama bulamazsanız da, önemi yok,” dedi, “bütün giderleri ben üstlenirim.”

Gazetelere, haberin onları hiçbir biçimde ilgilendirmediğini düşünse de, fotoğrafçının doğal bir ölümle ölmüş olduğunun söylenmesini buyurdu. “Gerekirse, valiyle ben konuşurum,” dedi. Ciddi, yumuşak başlı bir adam olan komiser, hocanın yasalar konusundaki katılığının en yakın arkadaşlarını bile çileden çıkardığını biliyordu; bu yüzden de, gömme işini çabuklaştırmak için yasal işlemleri kolayca atlamasına şaşmıştı. Razı olmadığı tek şey, Jeremiah de Saint-Amour’un kutsal gömütlükte gömülmesi için başpiskoposla konuşmaktı. Komiser, küstahlığından üzüntü duyarak, kendini bağışlatmaya yeltendi.

“Anladığıma göre, bu adam bir ermişti,” dedi.
“Daha da az rastlanan şey,” dedi Doktor Urbino,
“Tanrıtanımaz bir ermiş. Ama bunlar Tanrı’nın bileceği şeyler.”

Uzakta, sömürge kentinin öte yanında, katedralin büyük ayine çağıran çanları işitildi. Doktor Juvenal Urbino yarımay biçimindeki altın çerçeveli gözlüğünü taktı, ince köstekli, yayına basılınca kapağı açılan saatine baktı: Yedinci Pazar ayinini kaçırmak üzereydi.

Salonda parklardaki gibi tekerlekler üstüne konmuş kocaman bir fotoğraf makinesi, zanaatkârca boyanmış denizde günbatımı artalanı vardı; duvarlar önemli günlerde çekilmiş çocuk portreleriyle kaplıydı: ilk komünyon, tavşan kılığı, mutlu doğum günleri. Doktor Urbino bu duvarların yıldan yıla yavaş yavaş resimlerle örtüldüğünü görmüştü, akşamüstü satranç partilerinin derin düşünceleri sırasında; birçok kez, rasgele portrelerden oluşan bu galerinin, bu bel bağlanamaz çocukların yönetip soysuzlaştıracakları, şimdiki görkeminin küllerinin bile kalmayacağı geleceğin kentinin tohumlarını içinde sakladığını düşünmüştü yüreği acıyla burkularak.

Çalışma odasında bir deniz kurdunun pipolarıyla dolu bir kavanozun yanında bir satranç tahtasıyla bitmemiş bir satranç oyunu duruyordu. Acelesine, içinin kararmışlığına karşın, Doktor Urbino onu inceleme isteğine karşı koyamadı. Bunun bir akşam önceki oyun olduğunu biliyordu; çünkü Jeremiah de Saint-Amour bütün hafta her akşam üç ayrı kişiyle satranç oynuyor, ama her zaman oyunu sonuna dek götürüyor, sonra tahtayla taşları kutusuna yerleştiriyor, kutuyu da yazı masasının bir çekmecesine koyuyordu. Doktor Urbino, onun beyaz taşlarla oynadığını biliyordu, ama bu kez, dört hamlede kesinlikle yenileceği açıktı. “Bir cinayet olsaydı, iyi bir ipucu olurdu bu,” dedi kendi kendine.

“Bu ustaca tuzağı düzenleyecek tek bir adam tanıyorum.” Kanının son damlasına dek çarpışmaya alışkın olan bu boyun eğmez askerin yaşamının son savaşımını yarıda bırakmasının nedenini ortaya çıkarmadan yaşayamayacaktı Doktor Urbino.

Sabahın altısında bekçi, son turunu yaparken, sokak kapısına iliştirilmiş notu görmüştü: Kapıyı vurmadan girin ve polise haber verin. Az sonra komiser, stajyer hekimle birlikte koşup gelmiş, ikisi birlikte, kuşku götürmez acıbadem kokusuna karşın bir delil bulabilmek için, evde araştırma yapmışlardı. Bitmemiş satranç partisini incelemekle oyalandığı birkaç dakika içinde komiserin gözü, yazı masasının üstündeki kâğıtlar arasında Doktor Juvenal Urbino’ya yazılmış bir zarfa ilişti; zarfın üstünde balmumundan öyle çok damga vardı ki, mektubu çıkarmak için yırtmak gerekti. Hekim, içeri daha çok ışık girsin diye, pencerenin kara perdesini araladı, okunaklı bir yazıyla önlü arkalı yazılmış on bir sayfaya önce çabucak bir göz attı; birinci paragrafı okuduğunda Yedinci Pazar ayinini kaçırdığını anladı.

Soluk soluğa, ipin kaçırdığı ucunu yakalamak için birkaç sayfa geriye giderek okudu; bitirdiğinde çok uzaklardan ve çok zamanların ötesinden geri dönüyormuş gibiydi. Yatıştırmak için harcadığı çabaya karşın çöküntüsü gözle görülüyordu; dudakları tıpkı ölününkü gibi morarmıştı, mektubu katlayıp yeleğinin cebine koyarken ellerinin titremesini önleyemedi. Sonra komiserle genç hekimin farkına vardı, üzüntüsünün sisleri arasından gülümsedi onlara.

“Önemli bir şey yok,” dedi. “Son istekleri.” Bu sözlerin yalnızca yarısı gerçekti, ama onlar tümünün gerçek olduğuna inandılar; çünkü Doktor Urbino yerinden oynamış bir döşeme taşını kaldırmalarını buyurdu onlara; kullanıla kullanıla eprimiş bir hesap defterinin arasında kasa anahtarlarını buldular.

Sandıkları kadar çok parası yoktu, ama cenaze masraflarıyla ufak tefek başka giderleri karşılamaya bol bol yetecek parası vardı. Doktor Urbino İncil okunmasından önce katedrale yetişemeyeceğinin o anda bilincine varmıştı.

“Sakallarım bittiğinden beri üçüncü kez pazar ayinini kaçırıyorum,” dedi, “ama Tanrı bağışlar.”

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıKolera Günlerinde Aşk
  • Sayfa Sayısı448
  • YazarGabriel Garcia Marquez
  • ISBN9789750730146
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2023

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Doğu Avrupa’da Yolculuk ~ Gabriel Garcia MarquezDoğu Avrupa’da Yolculuk

    Doğu Avrupa’da Yolculuk

    Gabriel Garcia Marquez

    Sınıfların ortadan kalkması hayret verici bir şey. Herkes eşit, herkes aynı düzeyde, herkes kötü dikilmiş eski püskü giysiler içinde, ayaklarında kalitesiz ayakkabılar var. Hiç...

  2. Yüzyıllık Yalnızlık ~ Gabriel Garcia MarquezYüzyıllık Yalnızlık

    Yüzyıllık Yalnızlık

    Gabriel Garcia Marquez

    Yüzyıllık Yalnızlık‘ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli, kocaman bir evde, toprak yiyen...

  3. Öyküler ~ Gabriel Garcia MarquezÖyküler

    Öyküler

    Gabriel Garcia Marquez

    İstasyonda kimsecikler yoktu. Sokağın öbür yanında, badem ağaçlarının gölgelediği kaldırımda bir bilardo salonu açıktı sadece. Köy, sıcağın içinde dalgalanıyordu. Kadınla kızı trenden indiler, aralarında...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Çirkin ~ Judith IvoryÇirkin

    Çirkin

    Judith Ivory

    MASUM BİR GÜZELİN AŞKI ÇİRKİN BİR ARİSTOKRATI TERBİYE EDEBİLİR Mİ? “BÜYÜKLER İÇİN YAZILMIŞ MUHTEŞEM BİR PERİ MASALI” Susan Elizabeth Phillips “TUTKUYLA HARMANLANMIŞ BİR AŞK...

  2. Son Koloni ~ John ScalziSon Koloni

    Son Koloni

    John Scalzi

    John Perry şiddet dolu bir evrende nihayet huzura kavuşmuş olup insanlığın pek çok kolonisinden birinde eşi ve kızıyla beraber yaşamaktadır. Güzel bir yaşantısı olmasına...

  3. Düello ~ Anton ÇehovDüello

    Düello

    Anton Çehov

    Çehov 1891 yılında Novoye Vremya gazetesinde tefrika edilen Düello’da, insan doğasının karmaşıklığını çarpıcı bir üslupla ortaya koyar. Tanıdığı bir zoologla dönemin popüler meselelerinden biri...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur