Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Korkma Hep Varsın
Korkma Hep Varsın

Korkma Hep Varsın

Mecit Ömür Öztürk

Bir zamanlar yoktuk, şimdiyse varız. Önce hiçbir şeydik, sonra pek çok şey olduk. Bunun ardından yeniden “hiçbir şey” olacağımızı öne sürmek akla yatkın bir…

Bir zamanlar yoktuk, şimdiyse varız. Önce hiçbir şeydik, sonra pek çok şey olduk. Bunun ardından yeniden “hiçbir şey” olacağımızı öne sürmek akla yatkın bir açıklama değildir.

İnsan için en önemli mutluluk kaynaklarından biri, ölüm ötesindeki sonsuz yaşama inanmaktır. Ahiret bilgisi, insanın -daha bu dünyada- ağlamalarını gülmeye, endişelerini şükre çevirecek olan bir bilgidir.

Vakti dolan insan dünyadan ayrılır ayrılmaz “artık hep ama hep varsın” cümlesinin içine doğar. Bu ne güzel bir müjde, ne harika bir karşılamadır. Yokluğun ve ebedi ayrılıkların çözümsüz ikliminde yaşayan insan için ne paha biçilmez bir mutluluktur bu! Ebediyen var olma nimeti, şüphesiz ki nimetlerin en büyüğüdür.

Ebediyete daha şimdiden sahip olduğunu hissetmek, nasıl da farklı bir duygudur. Varsın ve hep varsın ve hep varsın. Ebediyen, ilelebet, sonsuza dek hep ama hep varsın. Yoktun, var oldun ve hep var olacaksın.

Başlarken

Çocukluğumun en güzel yazlarını geçirdiğim 1600 rakımlı köyümüzde her sabah muhteşem bir manzaraya uyanırdım. Odamın penceresinden uzun uzun karşı tepelere bakar ve burada yaşayan insanların köylerinin manzarasından bahsetmemelerine veya benim sürekli hayranlıkla seyrettiğim o dağlara dönüp bakmamalarına hayret ederdim. Sonraları öğrendim ki insan kendisine en çok verileni, ne kadar değerli olursa olsun, pek az takdir eder. Nimetlerle kuşatılmıştır ama daha çok ulaşamadıklarına odaklanır. Tadıp sermest olmak varken tadamadıkları için mutsuz olur. İnsanlığın gördüğü en müreffeh asırda yaşayan bizler, gözümüzün gördüğü ile o kadar meşgulüz ki görmediklerimizle olan bağlarımızı kaybettik. Etrafımızda olup bitenlerle o kadar meşgulüz ki ebediyet düşüncesi, ahiret inancı yavaş yavaş silikleşti ve modern insanın yitik hazinesi oldu. İnsanoğlu tarih boyu ebediyetin ya da ona en yakın ne varsa onun peşinden koştu. Ahiret inancı olmayanlar bile bir şekilde kalıcı olmak için uğraştı. Savaşlardaki kahramanlıkların büyük bir kısmı, geride silinmez bir isim bırakmak için yapıldı. O insanlar için isimlerinin yaşaması, hayatlarını hatırı sayılır tehlikelere atacak kadar önemliydi. Piramitler ve saraylar inşaa edildi.

Kitaplar yazıldı, buluşlar yapıldı. Bu atılımları yapanların kimisi bunları ahiret yatırımı olarak görürken kimileri öldükten sonra da hatırlanmaya devam etmek için yapıyordu. Unutulmama, en azından isminle yaşamaya devam etme düşüncesinin bir sonucu olarak medeniyet şehitler, kahramanlar, ozanlar ve liderlerin omuzunda yükseldi. Bu insanlar toplumlara örnek olarak gösterildi ve daha fazla insan, canını hiçe sayarcasına gösterdiği fedakarlıklarla bugünlere gelmemizde bir rol oynadı. Bütün bunların yapılmasında ebediyet inancının ve düşüncesinin katkısı göz ardı edilemez. Şimdilerdeyse, insanoğlu tarihte ilk defa sonsuzluk düşüncesi ile bütün bağlarını kaybetme tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hümanizmin insan odaklı evren düşüncesi, bizlere daha önce eşi benzeri görülmemiş bir özgüven sağladı.

Zincirlerinden kurtulan insanoğlu sanatta, edebiyatta, mimaride zirvelere ulaştı. Pozitivizmin deneysel tecrübeyi merkeze alan anlayışı ise bizleri bilimsel alanda hayal bile edemeyeceğimiz noktalara taşıdı. O kadar ki artık Mars’a yerleşmenin planlarını yapabilecek hale geldik. Son üç yüzyılda önce modernizmin katı ve şekilci dayatmacılığı ile kendimizi baştan inşa ettik. Simetrik ve etkili sistemler kurduk. Okullar, hastaneler, parklar, müzeler ve tiyatrolarla dolu devasa şehirler kurduk. Sonrasında ise post modern dönem bütün sınırları bulanıklaştırdı. Doğrunun izini kaybettik. Her konuda, o konuda söz söyleyen insan sayısı kadar doğrumuz oldu. Kafalarımız karıştı, pusulalarımız şaştı. Fakat bir konuda kafalar netti. Dünya bu dünyaydı ve en iyi şekilde değerlendirilmeliydi. Yarını yokmuş gibi yaşamak norm haline geldi. Hem böyle düşünmek, işler için de iyiydi. İnsanlar kısıtlı dünya hayatını en iyi şekilde yaşamak için daha çok harcıyordu. Bir evi olanın neden bir de yazlığı olmasındı?

Her durum için farklı bir ayakkabı bulundurmanın da nesi yanlıştı? Ölmeden önce dünyayı gezmekten daha doğal ne olabilirdi zaten? Ahiret düşüncesiyle bağlantısı zayıflamış bir asırda yaşadığımız için ruhumuzu ihmal ediyoruz ve bunun tam manasıyla farkında bile olamıyoruz. Etrafımız bedenimize yönelik birbirinden farklı o kadar çok imkân ve uyarıcı ile kuşatılmış durumda ki ruhumuzun açlığını hissedemiyoruz.

Derinliklerden gelen bir feryat, hayat koşturmacasının içerisinde kaybolup gidiyor. Tüketim odaklı bu anlayış, bizleri bugün bulunduğumuz içinden çıkılması oldukça zor- konuma getirdi. Ölmekte olan bir dünyanın sakinleriyiz. Onu öldüren de bizleriz. Yaratıcı, bizleri evrendeki en nadide mücevherine misafir olarak yerleştirdi ama biz o mücevheri soldurduk. Şimdi de kalkmış kıpkızıl toprak çölleri ile kaplı bir gezegende koloni kurabilmenin planlarını yapıyoruz. Her sene iki milyondan fazla yeni kitabın yayımlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Sadece Türkiye’de geçen sene 61 bin yeni kitap yayınlandı. Bu kadar kitabın arasında hangilerini okumamız gerektiğini bulmak samanlıkta iğne aramaktan farksız.

Okuyacağım akademik kitapları seçerken işim biraz daha kolay oluyor. Hangi yazarın eserine daha fazla atıf yapıldıysa o kitaplara yöneliyorum. Fakat iş, ruhumu dinlendirecek bir şey okumaya gelince seçmek o kadar da kolay değil. Yayımlanan yüzbinlerce kitabın arasından hangisini seçeceğime karar vermek için kullandığım birçok kriterin yanında belki de en önemlisi yazarın söyledikleri ile uyumlu yaşayıp yaşamadığına odaklanmak. Bir diğer beklentim de kitabın ruhi bir ihtiyacı giderip gidermediği, insan kalbinde bir onarım yapıp yapmayacağı yönünde oluyor… Sade yaşamı, gülümseyen yüzü ve hikmetli sözleriyle “Ne olursan ol, yine gel!” davasının bu asırdaki temsilcilerinden olan örnek bir yazarın kaleminden, ahiret gerçeği gibi ruhun en büyük arayışına cevaplar bulabilmeyi günümüzün okurları açısından bahtiyarlık olarak görüyorum. Yazar sufi gelenek, felsefe ve edebiyatın kesişim noktasındaki müstesna tarzından bizlere unutulmuş ya da silikleşmiş gerçekleri çok etkili bir dille haykırıyor. Zannediyorum her bir paragrafı üzerine birkaç gün düşünmeyi hak edecek derinlikte kesitlerle dolu bu kitap hayatınızda bir dönüşüme vesile olabilecek bir nitelik taşıyor. Bu kitapta kıymetli yazar şirazesi kaymış, ahiret düşüncesine yabancılaşmış insanlığımızı merkez noktasına tekrar yönlendirmek için çok önemli bir adım atmış. Her sayfası sindirilerek okunması gereken bu kıymetli eserin bizleri dünya-ahiret dengesini tekrar kurmak konusunda farklı ufuklara taşıyacağını düşünüyorum.

1. Bölüm
Varlık Kapısı

Ölüm, onu bir son olarak görenler açısından çıplak gözle görüldüğü üzere (!) ebedi bir yok oluştur, yaşamdan âdeta kovularak gidiştir. Bütün varlıklar ve sevdiklerinin hepsi tarafından geri dönüşümsüz bir şekilde terk ediliştir. Hiçlik ve yokluk fikri, yaşamın bütün mutluluklarının, bütün güzelliklerinin üzerine gölge düşüren bir yaklaşımdır. İnsanın olgunlaşması, huzur içerisinde serpilip yeşermesi, üzerinde yokluğun baskısı olmadığında mümkündür. Hiçlik karşısında hiçbir ruh kemale eremez. Yol hiçliğe çıkıyorsa insanın şartları zorlaması, kendini ve etrafını geliştirmesi için gerçekçi hiçbir neden bulunamaz. Yokluğa inanan, yokluğa maruz kalacağı düşüncesiyle yaşayan insanın ruhundaki acı, tarifsizdir. Yokluk fikrine alışmak ve bunun acısına dayanmak için ruhsuz, kalpsiz, duygusuz olmaktan başka çare yoktur. Yokluğa doğru gittiğine inanan insan, kendisi var olmadan önceki evrende ne kadar yok idiyse, kendisi vefat ettikten sonraki evrende de işte o kadar yok olacağını düşünmektedir. İnsanın kendisi henüz meydanda yokken, ailesi, hatta sülalesi bile ortalarda değilken,yaşamdaki değeri, anlamı, etkisi neydi, ne kadardı?

İşte insan var olduktan sonra yokluğa karışırsa aynı değersizliğe, aynı etkisizliğe yeniden maruz kalacak demektir. Böyle bir bakış açısına göre insan bir çürüme varlığıdır. Çürümüş gitmiş insanların çocuğudur ve sevdikleri de çürüyüşün azat kabul etmez köleleri olma istikametindedir. Her insan çürüyüp gitme adayı, mezarlıklar da insan çürütme fabrikalarıdır. Dünya, ahirete iman etmeyen birinin bakışında, bir matemhanedir. Canlıların istisnasız hepsi yokluğun balyozları altında inleyen yetimlerdir. İnsanlar belirsiz bir sırayla ecel pençesiyle parçalanan, kimsesiz, zavallı yaratıklardır. Yeryüzü halifeliğinden başlayarak böceklere, mikroorganizmalara yiyecek ve yem olacak seviyeye doğru giden bu sert düşüş karşısında insanın sakinliği ancak bir akıl hastalığı sayılabilir.

Ahiretin gerçek olmadığı, insan yaşamının devam ve sürekliliğinin bulunmadığı, insanın öyküsünün cennet yamaçlarında değil, kabir toprağında bile değil, yokluk karanlıklarında sona erdiği bir hayatı kim yaşamak ister ki? Yokluğa inanan biri açısından yaşam, insanı hiçliğe fırlatma mekanizmasıdır. Yaşamdan aldığı bir parça mutluluk da hiçliği bekleyen bir varlık (!) olması hasebiyle insana zehir gibi gelir. Kaybettiği sevdiklerinden ebediyen ayrı kalacağı düşüncesiyle nasıl yaşayabilir insan? Hatıralarından, çocukluğundan, geçmişte kalan bütün yaşantısından ve bütün bir insanlık tarihinden telafisi olmaz bir şekilde koparılmanın yükünü kim kaldırabilir? Bu hazin ruh hâli içerisinde bir ömür yaşanabilir mi? Böyle ağır bir düşünceyi diplere doğru itip hayattan lezzet almayı insan nasıl başarabilir?

Yokluk ve tükeniş duygusu, ciğerleri yakan, tahammül edilmesi mümkün olmayan, insanın yaşam içerisindeki bütün heyecan, hayal ve arzularını dibinden kurutan ve topyekûn körelten bir meseledir. Bu mesele, insanın gelişim yolundaki adımlarını dinamitleyen, onu verimsiz ve âtıl bir vaziyette köşeye sıkıştıran kör bir baskıdır. Şefkatli yaratıcı bu ağır yükü insana yüklemez. Hayat şayet fâniyse, onun uzun veya kısa yaşanması arasında bir fark yoktur.

Sonunda her ikisi de bir rüyaya döner. Hatırlanmayan bir rüya ne kadar var sayılabilecekse böyle bir yaşam da işte o kadar yaşanmış sayılabilir. İnsan nihayetinde yok olacaksa dünyada yaşadığı mutluluklar da tattığı varlık deneyimi de daha şimdiden hiç hükmündedir. Darağacının önünde idamını bekleyen insana birkaç dakikalığına bütün dünyanın sahipliği sunulsa bu teklif onu mutlu edebilir mi? Onun bir adım ilerideki ölümle ilgili endişelerini böyle bir öneri dindirebilir mi? Yetmiş seksen senelik yaşamın sonu ebedi yokluk olunca, bunun idam öncesi birkaç dakikadan ne farkı vardır? Ahireti olmayacak olan birinin dünya yaşamı nedir ki? Acılardan, musibetlerden, zorluklardan, sıkıntılardan başka insana sunduğu şey nedir ki bu dünyanın? Böyle bir yaşamda en büyük vaat ve final ölümdür.

Konuya bu çerçeveden bakılınca insanın yaşama getirilmesi de başlı başına büyük bir acımasızlıktır. İnsan niçin çalışır? Yaşam mücadelesini neden sürdürür? Hedeflenen şey, insanın önce yaşam için emekler vermesi, yaşarken türlü acılar çekmesi ve ardından gömüldüğü kara toprakta çürümesi midir? İnsanın davet edildiği ve geldiği son nokta dünyaysa, insanın varlığı da yürütmeğe çalıştığı zor yaşam da abestir. Yokluğa gittiğine inanmak, insanı yürüyen bir cenaze haline getiren problemli bir düşüncedir. Şayet insanın önü yokluksa, çektiği acıların ötelenmiş bir karşılığı da yoksa, üstelik acılar bu fâni yaşamın takvim yaprakları yırtılmaya devam ettikçe azalarak değil artarak devam ediyorsa, ardından da en büyük zorluklardan biri olan hastalık ve ihtiyarlıkla ve en nihayetinde en büyük acı olan ölümle noktalanıyorsa insan ne diye var olmuştur? Bir de bütün bu trajediye uyanık ve dipdiri bir zihinle muhatap kılınmış olmanın acısını eklersek böyle bir yaşam ancak su götürmez bir işkence olarak nitelenebilir. Kimilerinin gözünde yaşamın yönü yokluğa doğrudur.

Yokluğa doğru bu kısa ve hızlı gidişte de sarsıntılar içerisinde bir yaşam vardır. İnsan, modern zamanların çekici oyuncaklarıyla, çeşit çeşit sarhoşluklarla yolculuğun bu hazin gerçeğini kendisine unutturmaya çalışır. Başını kuma gömer. Bu ağır gerçeği kendisine unutturmanın geçici bazı yollarını bulsa bile aynı acı hep pusuda bekler ve fırsat bulduğu anda açığa çıkarak kişinin “dünya adı verilen yalancı cennetini” derhal cehenneme çevirir. Böyle biri gönül darlığı, çilekeşlik ve yetimlik hissiyatındadır. İnsan yaşamının sonu yokluksa, sıfırlanma ise, peki insan ne diye aile kurup çoluk çocuğa karışır. Ne diye bir çocuk dünyaya getirerek onun da önce bu zor dünya yaşamına katlanmasına, meşakkatler içerisinde yaşamasına, türlü çaba ve emeklerin ardından eli boş bir şekilde yokluğa karışmasına aracı olur? İnsan en sevdiği varlıkları neden böyle uğursuz bir döngüye sokar?

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Tasavvuf
  • Kitap AdıKorkma Hep Varsın
  • Sayfa Sayısı208
  • YazarMecit Ömür Öztürk
  • ISBN9786257685511
  • Boyutlar, Kapak15,5 x 23 cm, Amerikan Bristol
  • YayıneviHayy Kitap / 2021

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Yaşama Yeniden Tutunmak ~ Mecit Ömür ÖztürkYaşama Yeniden Tutunmak

    Yaşama Yeniden Tutunmak

    Mecit Ömür Öztürk

    Hayat yolunda pek çok tehlikelerle ve güçlüklerle karşılaşırız. Onları aşma konusunda ciddi sıkıntılar çektiğimiz zamanlar da olur. Tahammül sınırlarımızın zorlandığını hissettiğimiz vakitler de… İnsan...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur