Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu
Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu

Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu

Laura Esquivel

Büyükannesi ayın ışığının güneşinki kadar güçlü olduğunu, ay ışığına çıkmadan önce önlem almak gerektiğini söylemişti ona. Toprağın karanlığından hayat fışkırdığını bilmek hoşuna gidiyordu. İnsan…

Büyükannesi ayın ışığının güneşinki kadar güçlü olduğunu, ay ışığına çıkmadan önce önlem almak gerektiğini söylemişti ona. Toprağın karanlığından hayat fışkırdığını bilmek hoşuna gidiyordu. İnsan toprağın içinde neler olup bittiğini bir bakışta göremiyor olsa da, filizlenen, açılan, büyüyen, bizlerin bir parçası olacak olan tohumlar vardı orada. Görünmeyen ama var olan şeyler…

Kadın polis Lupita ütü yapmayı sever. Kafayı çekmeyi, çamaşır yıkamayı, kendine acımayı, çıngar çıkarmayı, dans etmeyi, yalnızlığı ve sessizliği, soru sormayı sever. Lupita sevişmeyi sever… Derken bir cinayete tanık olur ve her şey tersine döner. Kendini yolsuzluklardan uyuşturucu trafiğine uzanan bir gizem ağının ortasında bulan Lupita canını dişine takarak bu gizemi çözmeye uğraşırken özüyle, atalarıyla, benliğiyle de yüzleşecektir.

Laura Esquivel Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu’da sadece paranın, başarının ve güzelliğin geçerli olduğu yozlaşmış bir ülkeye sıra dışı bir kadın kahramanla aşılıyor umudu. Acı Çikolata’nın yazarından enfes bir Meksika masalı.

*
Guadalupe’ye
*

Lupita ütü yapmayı seviyordu. 

Yorgunluk belirtileri göstermeden saatlerce yapabilirdi bu işi. Ütü yapmak huzur veriyordu ona. Bu uğraşı kendisi için ideal bir terapi olarak görüyor, her gün bu işe sıvanıyordu, hatta uzun bir mesai gününün ardından bile. Bu ütü yapma tutkusu, bütün ömrü boyunca el âlemin çamaşırlarını yıkayıp ütülemiş olan annesi Donya Trini’den miras kalmış bir alışkanlıktı onun için. Lupita, mübarek teyzesinden öğrenmiş olduğu usulü her defasında mutlaka tekrar eder, çamaşırın üstüne güzelce su serperek başlardı ütüye. O modern buharlı ütüler çamaşırın önceden nemlendirilmesine gerek bırakmıyordu ama Lupita için ütü yapmanın başka yolu yoktu, su püskürtmekten kaçınmak bu kutsal göreve karşı saygısızlık anlamına geliyordu. 

O gün eve girer girmez dosdoğru ütülenecek çamaşır yığınının başına koşmuş, giysilerin üstüne su serpmeye koyulmuştu. Elleri tıpkı bir ayyaşınkiler gibi titriyor, bu da işini kolaylaştırıyordu. Bulundukları ilçenin Belediye Başkanı Arturo Larreaga’nın öldürülmesinden başka bir şeyi düşünmeye zorluyordu kendini, daha birkaç saat öncesinde gözlerinin önünde işlenmişti o cinayet.

Çamaşırı nemlendirdikten sonra banyoya yöneldi. Duşu açarak, içine bol miktarda deterjan koyduğu kovayı soğuk suyla doldurdu. Duşun altına girmeden önce plastik bir torbanın ağzını açtı, içinde kapalı kalmış olan sidikli pantolondan çıkan koku midesini bulandırmıştı. Pantolonu kovanın içindeki suya bastırdıktan sonra güzelce bir duş aldı. Sular, vücudundan yayılan o iğrenç sidik kokusunu alıp götürmüş ama içine işlemiş olan utanç duygusunu yok edememişti. Altına kaçırdığını öğrenenler ne düşüneceklerdi acaba? Bundan böyle ona ne gözle bakacaklardı? Cinayet mahallinin tam orta yerinde pantolonu sırılsıklam bir halde duran şişko kadın polisin o acınası görüntüsünü onlara unutturmak için ne yapabilirdi ki? Kendisi her şeye insafsızca kusur bulmaya meraklı bir kişi olarak akıllarda kalan bir görüntünün ne kadar etkili olduğunu herkesten iyi biliyordu. Hele belediye başkanının yeni şoförü Inocencio aklına geldikçe büsbütün kahroluyordu. Daha geçen hafta adamın dikkatini çekmek için neler yapmamıştı. Ne işe yaramıştı ki? Bundan böyle Inocencio’nun kendisine her selam verişinde onu sırılsıklam pantolonuyla hatırlayacağını biliyordu. Sanki onun dikkatini çekmenin başka yolu yokmuş gibi. Gerçi Inocencio’nun kendisine son derece nazik davrandığını kabul etmek zorundaydı. İfade vermek için orada beklerken, sidik kokusu kimseyi rahatsız etmesin diye etraftaki herkesten uzak durduğu geldi aklına. Birden Inocencio’nun yanına yaklaştığını görmüş, paniğe kapılmıştı. Sidik kokusunu onun duymasını dünyada istemezdi. Inocencio’nun kolunda, daha önce arabanın bagajına koymuş olduğu kaşmir bir pantolon vardı. Temizleyiciden daha yeni almıştı; pantolonunu değiştirsin diye onu nezaketle Lupita’ya uzatmıştı. Hem o kadarla da kalmamış, gözyaşlarını silsin diye mendilini de vermişti. Lupita böyle bir şefkat gösterisini ömrü boyunca görmemişti.

Hiç mi hiç. Ama şu anda bunu düşünmese iyi olacaktı; çünkü sabahtan beri yaşadığı heyecanlarla baş edecek hali kalmamıştı artık. O kadar perişan bir durumdaydı ki derhal ütü yapması gerekiyordu. Islak vücudunu sert hareketlerle kuruladı, geceliğini üstüne geçirdiği gibi ütüyü fişe takmaya koştu. 

Ütü yapmak kafasını sakinleştiriyor, aklını başına getiriyordu, sanki kırışıklıkları gidermek ona göre dünyayı düzene sokmanın, otoritesini kullanmanın bir yoluydu. Onun gözünde kırışıklıkları açmak dertleri yok etmenin bir biçimiydi, bu sayede kırışıklık yok olup giderek düzene yol açıyordu, bu da o gün her zamankinden fazla arzu ettiği bir şeydi. Gözlerini beyazlıkla, temizlikle, saflıkla doldurma ihtiyacındaydı, böylelikle her şeyin kontrolü altında olduğunu, ortada beklenmedik hiçbir terslik olmadığını, Aldama’yla Belediye’nin köşesinde, tam Cuihtláhuac Parkı’nın karşısında, yerde kan lekeleri olmadığını doğrulamaya ihtiyacı vardı.

Lupita’nın bütün istediği buydu ama bunun yerine o beyaz çarşaflar küçük küçük sinema perdelerine dönüşmüş, o öğle sonrasında yaşanan sahneler bunların üstüne yansımaya başlamıştı. 

Lupita, kendini Cuihtláhuac Parkı’nın karşısındaki sokakta yolun diğer tarafına geçerken gördü, belediye başkanının makam arabasına doğru ilerliyordu. Şoförü Başkan Larreaga’ya arabanın kapısını açmaktaydı. Başkan telefonda konuşuyordu, Lupita yürürken başkanı selamlamak üzere elini kaldıran bir adamın yanından geçmişti. Başkan, elini şakır şakır kanlar akmaya başlayan boynuna götürmüştü. Lupita silah sesi duyduğunu hatırlamıyordu. O andan sonrasında her şey karmakarışıktı. Kendisi bağırmış, başkana yardım etmeye yeltenmişti. Gözlerinin önünde cereyan eden şey tam bir sır perdesiyle örtülüydü. Hiç kimse başkana ateş etmiş değildi. Hiçbir patlama olmamıştı. Birinin bıçak çektiğine dair bir kanıt da bulamamışlardı ama yine de Başkan Larreaga’nın boynunun yan tarafında bulunan ve onun kan kaybından ölmesine yol açan yara, sivri uçlu kesici bir aletle açılmıştı. Her neyse. Lupita olanları anlamaya çabaladıkça kafasında büsbütün kuşkular oluşuyordu. Başkan Larreaga’nın, hayatını kaybetmesine neden olacak o yara açılmadan önce yüzünde beliren şaşkınlık ifadesini unutmak için ne kadar fazla çaba harcarsa o sahneyi daha da canlı bir biçimde yeniden yaşıyor, aklına geldikçe midesi bulanıyor, heyecanla titriyor, içinde kaygı, huzursuzluk, öfke, nefret duyuyor… ve korkuya kapılıyordu. Müthiş bir korkuydu bu. Lupita bilirdi korkunun ne olduğunu. Binlerce kez tatmıştı bu duyguyu. Korkunun kokusunu alır, önceden sezinlerdi, kendi içindeki ya da başkalarındaki korkuyu tahmin edebilirdi. Tıpkı bir sokak köpeği gibi metrelerce uzaktan keşfederdi orada olduğunu. Yürüme biçiminden anlardı kimin tecavüze uğramaktan ya da soyulmaktan korktuğunu. Kimin ayrımcılığa uğramaktan korktuğunu. Kimin yaşlanmaktan korktuğunu. Kimin yoksulluktan, kimin kaçırılmaktan korktuğunu. Ama onun gözünde sevilmeme korkusundan daha saydam hiçbir şey olamazdı. Dikkati çekmeme, değer verilmeme korkusu. İşte buydu onun en büyük korkusu, şimdi de insanların ilgisini saatler boyunca üstüne çekmiş olmasına rağmen yüreğinde hissediyordu bu korkuyu. Herkesin kendisini soru yağmuruna tutmuş olmasına rağmen. Bir cinayetin baştanığı olarak bütün haber programlarına çıkmış olmasına rağmen. Ortadan kaybolmuş olan suçluyu polisin yakalamasına kendi anlattıklarının yol açabilecek olmasına rağmen. Gördüklerini anlatması için ona öyle çok baskı yapmışlardı ki, hiçbir şey görmemiş ve hiçbir şey duymamış olan bir aptal konumuna düşmemek uğruna, ifadesinde her ne olursa olsun anlatmak zorunda kalmıştı, işte bütün bunlar daha da fazla gülünç duruma düşerse diye büsbütün korkutuyordu onu.

Dahası Televisa kanalındaki bir habercinin, onun altına işemesine atıfta bulunurken şöyle dediğini de duymuştu: “Hizmetçileri polis yaparlarsa böyle olur işte.” O salak herif kendini ne sanıyordu ki? İşin kötüsü, onun bu yorumu içine işlemiş, yüreğini dağlamıştı. Üçüncü sınıf vatandaş konumuyla onu köşeye sıkıştırıyordu. Felaketin tam orta yerinde olsalar bile asla ne sevilecek ne de takdir edilecek olan bir grubun içine oturtuyordu onu. Başkana yardım etmek için hızla harekete geçmiş olması bile, altına işemesi nedeniyle alay konusu olmasını engelleyememişti. Savcı onun ifadesini alırken başkanın gömlek yakasındaki bir kırışıklığın daha sonra kaybolmasının önemli olduğunu söylediğinde, adamın yüzündeki alaycı ifadeyi hatırladıkça büsbütün deli oluyordu. Lupita kendini iyi ifade edemediği duygusuna kapılıyordu. Sözünü ettiği ve başkanın sabahleyin giydiği gömleğinde var olan ama cinayet ânında sırtındaki gömleğin üstünden ansızın yok oluveren o kırışıklığın önemini açıklayamadığını hissediyordu. Hele kendi görüşüne göre bu durumun soruşturulmaya muhtaç olduğunu hiç anlatamamıştı.

Gülünç duruma düştüğünü hissetmek onu içten içe yiyip bitiriyordu. İçinden yükselen bir ateşin yüzünü alazladığını hissediyordu. Canı öyle sıkkındı ki, iki saat boyunca hiç durmadan ütü yaptıktan sonra bile huzur bulamamıştı. Aklı bir o yana gidiyordu, bir bu yana, tıpkı elindeki ütünün oradan oraya gittiği gibi. Lupita farkında değildi ama yaptığı ütü, başka zamanlardan farklı olarak hoyratça ve beceriksizceydi. Ütüyü kumaşın üzerinde dikkatsizce kaydırırken kumaşın buruşmasına neden oluyor, bu da izleri yok etmek için çamaşırı yeniden nemlendirmek zorunda bırakıyordu onu. Çamaşırdan yükselen buhar onu rahatsız ediyor, ta içinde hissettiği sıcaklık duygusunu büsbütün artırıyordu. Tam göğüskemiğinin hizasında birikmiş olan o muazzam utanç duygusu içinde deli gibi dönüp duruyordu. Neler hissettiğini tanımlayacak durumda değildi, sanki bir gastrit krizini ya da reflü yüzünden yemek borusunda hissettiği yanmayı andırıyordu. Onu bedeninden dışarı çıkmaya, oradan uzaklaşmaya, alevler tarafından yok edilmeden önce kendi kendisinden kaçıp gitmeye iten yok edici bir tür ateşti sanki. Kalbinin deli gibi attığını hissediyordu. Elleri uyuşmaya başlamıştı. Bir yandan bu dünyadan yok olup gitmeyi, kendisi olmaktan çıkmayı arzu ediyor ama bir yandan da ölmekten müthiş korkuyordu. Soluğu kesiliyordu. Her an aklını kaçırabileceğini, tamamen çıldırabileceğini sezinliyordu. Ütüyü fişten çekip bir yana bıraktı. Hissettiği acıyı hafifletme ihtiyacındaydı, yoksa üzüntüsünden ölebilirdi.

Bu yetmiyormuş gibi Adsız Alkolikler’deki koruyucusu telefona cevap vermiyordu. Kaç kez mesaj bırakmıştı ona ama nafile. Belki de bayramı fırsat bilip bir gün fazla tatil yapıyordu. Yardım isteyebileceği mesai arkadaşlarının bir listesi vardı elinde ama onların da hiçbirini bulamadı. Hay lanet olasıca tatil günleri! Lanet memleket! Lanet televizyon yorumcuları! Rüşvet yiyici lanet politikacılar! Başkanın planlarına karışmaması koşuluyla bak nerelere yükselmişlerdi! Lanet kabadayılar! Lanet uyuşturucu kaçakçıları! Ve de lanet uyuşturucu bağımlısı gringo’lar! Dünyada üretilen uyuşturucunun büyük çoğunluğunu onlar tüketiyor olmasalardı ortalıkta bunca kartel olmazdı. Uyuşturucuya bulaşmış lanet olasıca hükümetler! Uyuşturucunun kendilerine bıraktığı onca kara paraya ihtiyaçları olmasaydı o kadar insan ölmezdi. Lanet olasıca ödlek yasa koyucular, uyuşturucu alım satımını yasallaştıracak kadar taşakları olsaydı bunca organize suç işlenmezdi! Ne bunca kolay para kazanma hırsı olurdu ne de bunca kargaşa, lanet olasıcalar! Kendisinin neden o kadar dalgın yürüdüğünü de ancak lanet Tanrı bilirdi! Lupita listedeki hiç kimseyi atlamadan lanetleri yağdırıp duruyordu, buna kendisi de dahildi; çünkü hayatının bir döneminde kendi uyuşturucu payını güvenceye almak için ufak tefek uyuşturucu satıcılarını korumaya kadar vardırmıştı işi.

Bir an için dışarı çıkıp bir şişe tekila almak geçti aklından ama ölmüş oğlunun anısı durdurdu onu. Bir daha asla içki içmeyeceğine onun ölüsünün önünde yemin etmişti, bu sözünden dönmek istemiyordu. Oğlunun yüzünü gözünün önüne getirmeye çalıştı ama yapamadı. Yüz hatları bulanıklaşıyordu. Kendisinden kaçıp gidiyor gibiydi. Onun o çocuksu gülüşünü hatırlamaya çalıştı ama nafile. Sanki belleğine hiç kaydetmemiş gibiydi. Belleği garip bir biçimde çalışıyordu. Kim bilir kimin dediğini yapıyordu ama Lupita’nın istediğini yapmadığı kesindi. Üstelik kendi kendine acımak için belleği en iyi silahıydı onun. Yalnızca kendisini üzen şeyleri hatırlıyordu, kendisine işkence edenleri, kendini dünyadaki bütün kadınların ve anaların hepsinden daha üzgün hissetmesine neden olan şeyleri. Neşeli ve aydınlık olayları bile acı dolu ve yıkıcı olaylarla ilişkilendirmeden hatırlayamıyordu. Ancak büyük bir çaba harcadıktan sonra hatırlayabildi oğlunun göz rengini, çocuğun o masum bakışları, alkolün etkisiyle attığı ve onun kazara hayatını kaybetmesine neden olan o tokadı aşkettiğinde çocuğun yüzünde beliren o şaşkınlık ifadesi geldi gözünün önüne ve acıyla yıkıldı. Suçluluk duygusu bir şamar gibi inmiş, onu yere yıkarak tıpkı yaralı bir hayvan gibi inlemesine neden olmuştu. 

O gece Lupita ömründe ilk kez çamaşırları ütülemeden masanın üstünde bıraktı.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Acı Çikolata ~ Laura EsquivelAcı Çikolata

    Acı Çikolata

    Laura Esquivel

    İçinde yemek tarifleri, aşk öyküleri ve kocakarı ilaçları bulunan roman

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Açlık Oyunları ~ Suzanne COLLINSAçlık Oyunları

    Açlık Oyunları

    Suzanne COLLINS

    Sevgili okuyucu, İnsanlar uzunca bir süredir, yeni genç yetişkin üçlememin ilk kitabı olan Açlık Oyunları’m yazmaya nasıl başladığımı merak ediyorlar. Sanırım bunun en önemli...

  2. Bozkırkurdu ~ Hermann HesseBozkırkurdu

    Bozkırkurdu

    Hermann Hesse

    “Uçarı bir yaşam” insanı olmaya kalkışan katıksız bir düşün insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu’nun hikâyesi. Hesse, kentin ışıklarına...

  3. Ulysses ~ James JoyceUlysses

    Ulysses

    James Joyce

    Joyce, 1904’te Nora Barnacle adında bir genç kadınla tanışmıştı. (Nora Barnacle ile 1931’de, evliliğe karşı olmasına rağmen, kızının ısrarları üzerine evlendi.) Ulysses, Joyce’un kendi...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur