Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Margo’nun Paraya İhtiyacı Var
Margo’nun Paraya İhtiyacı Var

Margo’nun Paraya İhtiyacı Var

Rufi Thorpe

“Fazlasıyla eğlenceli ve sevilesi bir roman.” –NICK HORNBY KIRKUS PRIZE 2024 FİNALİSTİ AMAZON “YILIN EN İYİ 20 KİTABI” SEÇKİSİ Bir Hooters garsonuyla bir Amerikan…

“Fazlasıyla eğlenceli ve sevilesi bir roman.” –NICK HORNBY

KIRKUS PRIZE 2024 FİNALİSTİ

AMAZON “YILIN EN İYİ 20 KİTABI” SEÇKİSİ

Bir Hooters garsonuyla bir Amerikan güreşçisinin kızı Margo Millet, ödenmemiş faturalarla geçen çocukluk yılları sayesinde, kendi ayakları üstünde durmaktan başka çaresi olmadığını öğrenmişti. Geçmişinden sıyrılmak için üniversitede edebiyat okumaya başladığında, aklındaki son şey evli profesörüne gönlünü kaptırıp hamile kalmaktı.

Margo yirmi yaşında, kucağında bir bebekle işsiz ve beş parasız kalmıştı. Yıllardır görmediği babası Jinx kapıda belirip bebeğin bakımına destek sözü verince Margo biraz nefes aldı ve bir plan yaptı: Bir Onlyfans hesabı açacak ve Jinx’in geçmişinden aldığı ilhamla karşı koyulmaz bir karakter yaratacaktı. Plan kısa sürede başarıya, Margo ise çevrimiçi şöhrete kavuştu. Bedeli ise gecikmeyecekti: Aynı profesör, bu kez doğmasını bile istemediği çocuğunun velayetini almak için Margo’nun karşısındaydı.

Rufi Thorpe, çağımızın çelişkilerini, yorgunluğunu, öfkesini ve kahkahalarını yakalayan bir romanla karşımızda. Margo’nun Paraya İhtiyacı Var, “hayatta kalmak” ile “kendini var etmek” arasındaki ince çizgide yürüyen, kendisine pek de eli açık davranmamış bir dünyadan makul miktarda para ve güç koparmaya çalışan bir genç kadının başrolde olduğu, komik, dürüst, duru bir roman.

“Cüretkâr, komik ve tümüyle öngörülemez.” –KEVIN WILSON

“Tam da şu günlerde ihtiyacımız olan türden, iç ısıtan bir roman…” –WASHINGTON POST

“Yer yer keskin, yer yer komik; genç anneliğe ve aşka son derece içten bir bakış sunuyor. Bir solukta okudum.” –EMMA STRAUB

 

**

BİRİNCİ BÖLÜM

Yeni bir kitaba başlamak üzeresiniz, doğrusu biraz da gerginsiniz. Bir romana başlamak, ilk buluşma gibidir. Daha ilk satırlardan itibaren büyüsüne kapılmayı, sıcacık küvete girer gibi öykünün içine girmeyi, kendinizi teslim etmeyi umarsınız. Ama birazdan pek tanımadığınız bir kadının baby shower partisine katılıyormuşsunuz gibi, kibarca ortama ayak uydurup bir sürü insanın adını öğrenmek zorunda kalacağınızı bilmek, bu umudunuzu örseler. Olsun varsın, daha önce hiç sizi ilk paragrafta sarmayan kitaplara vurulmamış mısınızdır sanki? Ama bu sizi keşke demekten alıkoymaz, keşke dersiniz, zihninizin karanlığında doğruca yanınıza gelip boynunuza bir öpücük kondursalardı. Margo’nun baby shower partisinin evsahipliğini, çalıştığı restoranın sahibi Tessa üstlendi. Tessa pastayı kocaman bir penis şeklinde yapmanın komik olacağını düşünmüştü. Çünkü Margo evli değildi ve on dokuz yaşındaydı, içki içmeye dahi yaşı tutmuyordu. Üstüne üstlük üniversitedeki hocasından hamile kalmıştı. Tessa yetenekli bir pastacıydı. Restoranın bütün tatlılarını kendisi yapardı, penis pasta için de tüm hünerini konuşturmuş, kendi elleriyle mat pembe şeker hamuruyla kaplanmış on iki kat kekten oluşan üç boyutlu bir fallus yapmıştı, bir de krema pompası düzeneği kurmuştu. Hep birlikte “For He’s a Jolly Good Fellow” melodisiyle “For she’s gonna have a huge baby,”* diye şarkı söyledikten ve Margo mumları üfledikten sonra (neden üflemişti ki? Doğum günü değildi), Tessa pompayı sertçe sıktı ve tepeden fışkıran beyaz krema yanlardan akmaya başladı. Tessa neşeyle haykırdı. Margo yalandan güldü, sonra da banyoda ağladı. Margo, Tessa’nın pastayı onu sevdiği için yaptığını biliyordu. Tessa hem kötü hem de sevecen biriydi. Salatacı çocuğun ergenliğinde ölesiye dayak yediği için koku ve tat duygusunu yitirdiğini öğrenince, yeni tatlımız, diyerek çocuğa tıraş köpüğüyle saksı toprağı ikram etmişti. Tessa durdurana kadar çocuk o karışımdan iki koca ısırık almıştı. Margo, Tessa’nın aslında mutsuz bir duruma neşe katmaya çalıştığının farkındaydı. Trajediyi karnavala dönüştürmek Tessa’nın olayıydı. Ama kendisine gösterilen tek sevginin bu kadar noksan, bu kadar acı verici olması Margo’ya haksızlık gibi geliyordu. Annesi Shyanne kürtaj yaptırmasını söylemişti. Hocası kürtaj yaptırsın diye şekilden şekle girmişti. Aslında Margo bebeği mi yoksa o ikisine onu kendi isteklerine boyun eğdiremeyeceklerini kanıtlamayı mı daha çok istediğini bilmiyordu. Bu kararı verirse, iletişimi azaltabileceklerini, hele hocasının iletişimi tamamen koparabileceğini hiç düşünmemişti. Shyanne sonunda Margo’nun kararını kabullendi hatta destek olmaya bile çalıştı ama verdiği destek her zaman işe yarar cinsten değildi. Margo’nun doğumu başladığında, Shyanne güzel bir ayıcık bulmak için tüm kenti dolaştığından, hastaneye dört saat geç geldi. “Margo, inanmayacaksın ama sonunda Bloomingdale’s’a geri dönmek zorunda kaldım çünkü en güzeli oradakiymiş!” Shyanne Bloomingdale’s’ta çalışıyordu, yaklaşık on beş yıldır oradaydı. Margo’nun ilk anılarından biri, annesinin bacaklarının siyah külotlu çoraplı haliydi. Shyanne kabız suratlı beyaz ayıyı uzatıp cırlak, tiz bir sesle, “Ikın da bebeciği çıkar, arkadaşımla tanışmak istiyorum!” dedi. Shyanne o kadar çok parfüm sürmüştü ki bir köşeye geçip telefonda canlı poker oynamaya başlayınca, Margo neredeyse sevindi. PokerStars. Shyanne’in en sevdiği şeydi. Sabaha kadar ağzında sakız, poker oynayarak “soytarılar” dediği diğer oyuncuları ezip geçti.

Kaba bir hemşire Margo’nun seçtiği adla alay etti. Bebeğinin adını Bodhi koymuştu, Bodhisattva’nın Bodhi’si. Shyanne bile kızının ad seçimini aptalca bulmuştu ama hemşirenin ağzına tokadı yapıştırıverdi. Ortalık birbirine girdi. Margo’nun annesi tarafından sevildiğini en çok hissettiği andı bu; o tokadı ve hemşirenin yüzünde beliren müthiş şaşkınlık ifadesini yıllarca tekrar tekrar hatırlayacaktı. Ama öncesinde epidural olmuş ve tüm geceyi kuduz köpekler gibi suya hasret geçirmişti. Yalvar yakar buz parçası isteyince, emsin diye sarı bir sünger vermişlerdi. Süngerlerin susuzluğu giderdiğini herkes bilirdi. “Aman, neyse ne,” demişti Margo ağzında sünger, dilinde limon tadı. Ikınırken kakasını altına yapmıştı. Doktoru masayı silerken o kadar iğrenmiş gibiydi ki, Margo, “Haydi ama, bunları daha önce görmüşsünüzdür!” diye bağırmıştı. Adam da gülerek: “Doğru, doğru, çok gördüm. Haydi, annesi, şimdi bir kez daha şöyle güzelce bir ıkınalım.” Sonra da göğsüne koydukları Bodhi’nin kaygan, mor vücudunun büyüsünü hissetmişti. Bebeğin etrafını havlularla sarmışlardı, gözleri sımsıkı kapalıydı. Zayıflığını görür görmez canı sıkılmıştı. Özellikle bacakları kurbağa yavrusununki gibi az gelişmiş görünüyordu. İş arkadaşlarının söylediği şarkıya rağmen, ağırlığı yalnızca iki kilo yedi yüz gramdı. Ama Margo bebeğini sevmişti. Onu öyle çok seviyordu ki içi titriyordu. Margo asıl taburcu olunca paniğe kapılmaya başladı. Shyanne zaten doğuma geldiği için o günkü mesaisini kaçırmıştı. Margo’nun hastaneden eve dönmesine yardım etmek için bir gün daha izin alması mümkün değildi. Hem zaten o hemşireye tokat attıktan sonra Shyanne’in hastaneye girmesi yasaklanmıştı. Margo annesine elbette başının çaresine bakabileceğini söylemişti ama arabasına binip hastanenin otoparkından çıkarken, sert plastikten oto koltuğuna gömülmüş bebeği ciyak ciyak ağlayınca, Margo kendini banka soyuyormuş gibi hissetti. Bebeği o kadar cılız bir sesle salya sümük ağlıyordu ki Margo evine kadarki o kırk beş dakikalık yolu kalbi küt küt atarak, zangır zangır titreyerek gitti.

Oturdukları daireye ayrılmış tek bir park alanı olduğundan arabayı sokağa park etti ama Bodhi’yi almak için arkaya geçince, oto koltuğunu yerinden çıkaran kolun nasıl çalıştığını anlayamadığını fark etti. Düğmeye basıyordu ama acaba aynı anda ittirmesi gereken ikinci bir düğme daha mı vardı? Fazla sarsmamaya gayret ederek araba koltuğunu hafifçe salladı. Ne de olsa herkesin gayet iyi bildiği bir şey varsa, o da bebekleri sarsmamak gerektiğiydi. Bodhi deli gibi ağlamaya başlamıştı, Margo ise, bu kadar enerji harcayacak kalorin yok ki, ben seni yukarı çıkarana kadar öleceksin, diye düşünüp duruyordu. Beş dakikalık panik halinden sonra, Margo nihayet bebeği kemerini çözerek çıkarabileceğini hatırladı. Bebeğin göğsünün üzerinden geçen korkunç büyüklükteki klipsi evirip çevirdikten sonra, insanüstü bir güç sergileyerek (Bu iş gerçekten o kadar insanüstü bir güç istiyordu ki Margo’nun gözünde parmak uçlarıyla uçurum kenarlarından sarkmaya alışık bir hayat sürdükten sonra bebek eşyaları tasarlamaya karar veren, kaya tırmanışçısı bir aile canlanmıştı.) kemer kilidinin aptal kırmızı düğmesine basıp kemeri çözmüştü ama şimdi de hem onca eşyasını hem de bu minicik, narin şeyi nasıl taşıyacağını bilemez halde kalakalmıştı. Zaten orasındaki dikiş yeri fena halde acıyordu, gösteriş budalalığı tutup da hastane dönüşü giymek üzere çantasına kot pantolon koyduğuna son derece pişman olmuştu ama kayıtlara geçsin: Pantolonuna sığmıştı. Ciddi bir ifadeyle Bodhi’nin minicik gövdesine, kırmızımsı mor yüzüne ve sımsıkı kapalı gözlerine bakarak, “Tamam, şimdi sakın kıpırdama,” dedi. Bebek bakım çantasıyla hastane çantasını fişeklik gibi memelerinin üzerinden geçirerek omzuna takabilmek için Bodhi’yi ön koltuğa koydu. İşini bitirince de bebeğini hızlıca kucağına aldı ve Park Place’in kahverengi, köhne binalarına doğru paytak paytak yürüdü. Adıyla insanı galeyana getiren Fuel Up!* benzincisinin arkasına saklanmış Park Place aslında kötü bir yer değildi ama sokağın geri kalanına sıra sıra dizilmiş, 1940’lardan kalma neşeli ve aydınlık evlerin yanında davetsiz bir misafir gibi duruyordu. Margo dış merdivenlerden ikinci kata çıkarken, Kernevek tavuğu gibi ufak tefek bebeğini aniden aşağıya, yapraklarla kaplanmış mahalli yüzme havuzuna düşürecek diye ödü koptu. Eve girince kanepede oturan Suzie’ye selam verdi: Suzie iyi olan ev arkadaşıydı, LARP* oynamayı çok sevdiğinden, bazen haftanın herhangi bir günü elf kılığına girdiği olurdu. Margo sonunda odasına girdikten ve kapısını kapatıp çantalarını yere bıraktıktan sonra Bodhi’yi emzirmek için yatağına oturduğunda, savaştan çıkmış gibi hissediyordu. Gerçek savaş görmüş insanlara saygısızlık etme niyetim yok, ben yalnızca Margo’nun daha önce hiç bu düzeyde stres ve fiziksel sıkıntı yaşamadığını kastediyorum. Oğlunu emzirirken, bittim ben, bittim ben, bittim ben, diye düşünüyordu. Çünkü etrafını saran dört duvarda onu düşünen, umursayan, ona yardım eli uzatan kimsesi olmadığı gerçeğinin yankılandığını duyabiliyordu. Şu an bu bebeği ha burada ha terk edilmiş bir uzay istasyonunda emzirmişti, ne fark ederdi. Bebeğin kusursuz sarmalanmış sıcacık gövdesini tutup solgun küçük yüzüne, inanılmaz güzel görünen, girintili çıkıntılı minicik burun deliklerine baktı. Bebeklerin gözlerinin yalnızca kırk, kırk beş santim uzaklıktaki nesnelere odaklanabildiğini, annelerin yüzlerinin de emzirirken tam bu mesafede kaldığını okumuştu ve şimdi oğlu ona bakıyordu. Ne görüyordu acaba? Ya ağladığımı görüyorsa, diye düşünüp kendini kötü hissetti. Bebek uyuyunca onu beşiğe koyması gerektiği halde koymadı, bilincinin şarjının bitmek üzere olduğunu fark etmesine rağmen kendi yatağında bebeğinin yanına uzandı. Bu minik varlığın yegâne koruyucusuyken uyuyakalmaktan korkuyordu ama bedeni ona seçim şansı tanımıyordu.

Birinci şahıs, üçüncü şahıs ve ikinci şahıs terimlerini lisede öğrenmiştim ama 2017 sonbaharında Bodhi’ni babasıyla tanışana kadar, bakış açısının bunlardan ibaret olduğunu sanıyordum. Mark’ın verdiği ders, imkânsız ya da imkânsıza yakın bakış açıları hakkındaydı. Hatırlıyorum da bir gün derste Derek diye bir çocuk psikolojiye giriş dersi bilgisiyle bir romanın ana karakterine ısrarla teşhis koymaya çalışıyordu, Mark ise, “Ana karakter gerçek bir insan değil,” deyip duruyordu. “Ama kitapta gerçek bir insan,” demişti Derek. “Evet, bir kedi veya robot olarak takdim edilmediğine göre,” dedi Mark. “İşte ben de diyorum, bence kitapta adamın sınırda kişilik bozukluğu var.” “Kitabı böyle okursak ilginç bir tarafı kalmaz.” “Sizin için kalmayabilir,” dedi Derek. “Ama benim için kalır.” Başında siyah bir bere vardı ve berenin altındaki saçlarının hasta bir kedinin tüyleri gibi cansız, yumuşak ve kirli olduğu anlaşılıyordu. Hiçbir zaman benimle flört etmeye çalışmadığı için, üzerine düşünmeye zaman harcamadığım bir tipti. Muhtemelen çok fazla yabancı film izliyordu. “Ama karakter gerçek bir insan olsaydı, kimsenin ilgisini çekmezdi,” dedi Mark. “Gerçek hayatta böyle birini tanımak istemezdiniz, onunla arkadaş olmazdınız. Kitap karakterleri gerçek olmadıkları için ilginçtir. İlgi uyandıran şey, sahteliktir. Hatta daha ileri giderek şunu söyleyebilirim ki gerçekten ilginç olan şeyler aslında pek de gerçek değildir.” “Gerçek olanlar sıkıcı, gerçek olmayanlar ilginç yani, anlaşıldı,” dedi Derek. Yalnızca ensesini görebiliyordum ama gözlerini deviriyormuş gibi konuşuyordu, bu da resmen pişkinlikti. “Demek istediğim şu,” dedi Mark. “Anlatıcı şunu veya bunu sınırda kişilik bozukluğu olduğu için yapmıyor, yazar ona yaptırdığı için yapıyor. Siz karakterle ilişki kurmaya çalışmıyorsunuz, karakter aracılığıyla yazarla ilişki kurmaya çalışıyorsunuz.” “Tamam,” dedi Derek. “Şimdi böyle söyleyince, o kadar aptalca gelmedi.” “Pekâlâ,” dedi Mark. “Bu iltifatla yetineceğim.” Sonra da herkes artık hepimiz çok iyi arkadaşmışız gibi güldü. Ben o derste tek kelime etmedim. Derslerimin hiçbirinde konuşmadım. Açıkçası konuşmam gerektiğini de hiç düşünmedim. Öğretmenler hep derse katılımın notlarımızı etkileyeceğini iddia ederdi ama bunun blöften ibaret olduğunu çoktan öğrenmiştim. İnsan neden derste konuşmayı seçerdi, bilmiyordum ama âdeta hocayı talk show sunucusu, kendisini de zekâ ürünü filmini tanıtmaya gelmiş, herkesin sevdiği bir ünlü sanarak ders boyu gevezelik eden bir iki kişi hep çıkardı. Ama Mark o dönemki ilk ödevlerimizi bize geri verdiği gün, dersten sonra kalmamı istedi. “Burada ne yaptığını öğrenebilir miyim?” diye sordu. “E, ben öğrenciyim,” dedim. “Yok,” dedi. “Ödevini diyorum…” O sırada ellerinde ödevimi tuttuğunu gördüm. Üzerine kırmızı kalemle A yazıldığı görülüyordu ama yine de, neden bilmem, endişelenmiş gibi yaptım. “İyi olmamış mı?” “Hayır, harika olmuş. Ben neden Fullerton College’da iki yıllık bir bölümde okuduğunu soruyorum. İstediğin yere gidebilirdin.” “Nereye mesela? Harvard’a mı?” dedim gülerek. “Evet, Harvard’a mesela.” “İnsanı edebiyat ödevini güzel yapıyor diye Harvard’a kabul etmezler herhalde.” “İşte tam da bu yüzden kabul ederler.” “Yaa,” dedim. “Bir ara kahve içelim mi?” diye sordu. “Bu konuyu daha detaylı konuşabiliriz.” “Olur,” dedim. Henüz bana ilgi duyduğunu anlamamıştım. Aklımın ucundan bile geçmemişti. Evliydi, alyansı vardı. Ayrıca kırkına merdiven dayamıştı, o gözle bakmayacağım kadar yaşlıydı. Ama asıl niyetini bilseydim bile, yine de o kahveyi içmeye gitmek isterdim.

Mark benim hocamdı ve bu esrarengiz konumu nedense onu insanlıktan biraz çıkarıyordu. Başlarda Mark’ın duygularını incitebileceğimi veya onu herhangi bir şekilde etkileyebileceğimi düşünmekte zorlanıyordum. Onu ahlaki açıdan yargılamıyordum da. Olduğu gibi kabul ediyordum; sanki diğer insanlardan daha iyi ve daha zeki olmak suretiyle, benden daha iyi ve daha zeki olmak suretiyle budalalık etmeye, tuhaf olmaya ve karısını aldatmaya hak kazanmış gibi. Mark, Fullerton şehri gibi, ne işe yaradığını kimsenin tam anlayamadığı tuhaf birine benziyordu. Fullerton, doğup büyüdüğüm Downey’den daha zengin bir yer değildi ama Cal State Fullerton ile onun kardeşi Fullerton College sayesinde bambaşka bir havası vardı. Downey’de karanlık bir restoranda, uptıs uptıs müzik eşliğinde fiyatı şişirilmiş deniz ürünleri yiyebilir veya Porto’s’un tam Instagram’a koymalık çöreklerinden yemek için bir saat sıra bekleyebilirdiniz, oysa Fullerton kız kurularının yönettiği bir kasaba gibiydi. O kadar çok dişçi ve vergi danışmanı vardı ki halk başka iş yapmıyor sanırdınız. Olgun karaağaçların gölgesinde kalan kardeşlik kulüpleri bile eski moda ve zararsız görünüyordu. Fullerton sanayiden değil, eğitimle olan bağlantısından para kazanıyordu, okullar kiraların yüksek olması ve para akışını sürdürmesi için yeterli bir nedendi. Mark tüm bunların bir parçasıydı, heybetli yüksek eğitim ağacından dangıl dungul sallanan, insan biçimli bir rüzgâr çanıydı. O yüzden başlarda güç dinamiğinin lehime olduğunu hissettim. Mark’ın öğretim görevlisi olması kusurlarını görmemi engellemiyordu: Pantolonunun (Yeşil! Kadife!), ayakkabılarının (Birkenstocks!) ve postacı çantasından (Postacı çantası!) ucu görünen, sürekli açıp bir şeyler okuduğu Beowulf’un gülünçlüğünün son derece farkındaydım. Bense Mark’ın hayatında âdeta bir kitap karakteriydim. Kalçamdaki Kermit dövmesine bir türlü alışamıyordu. İlk birlikte olduğumuzda, parmağının ucunu Kermit’in küçük yeşil gövdesine sürterek, “Neden Kermit?” diye sordu.

Omuzlarımı silktim. “Dövme yaptırmak istemiştim ve diğer dövmeler hep böyle bıçaklı, yılanlı ciddi şeylerdi. Bense ciddi biri değilim.” “Nasıl birisin peki?” Düşündüm. “Sıradan biriyim.” “Sıradan!” diye haykırdı. “Evet, sıradan,” dedim. “Mesela on iki yaşıma kadar Noel Baba’ya inandım. Ne bileyim, saf, sıradan biriyim işte!” “Sen benim tanıdığım en eşsiz insansın,” dedi hayretler içinde. Babamdan söz etmek istemememin bir nedeni de buydu. Bazı insanlar profesyonel güreşi yüceltir, bazıları ise hor görür. Ben de Mark’ın hor gördüğü şeyleri yüceltecek biri olmasından korkuyordum. Gösteri dünyası soyundan gelmemin Mark için anında bir fetiş nesnesine dönüşeceğini biliyordum. Bir şey ne kadar sahte görünürse, o kadar ilgimizi çeker. Mark bakış açılarının bu yönünü severdi: bariz bir şekilde sahte olmalarını ya da gerçek olmaya çok fazla uğraştıkları için sahteliklerini belli etmelerini. “Bir şeye nasıl bakarsan, öyle görürsün,” derdi. Evet, üçüncü şahıs ağzından yazmak işimi kolaylaştırıyor, böylece onca şeyi nasıl ve neden yaptığımı açıklamaya çalışmaktansa, o zamanki Margo’ya anlayış gösterebiliyorum. Bodhi’nin babasıyla ilgili asıl kafa karıştırıcı olan şey, onunla sırf güçlü olduğu için yatmış olmamdı, tabii ki mesele onun edebiyat hocam olmasıydı, en sevdiğim dersti bu. Ama yine de beni büyük ölçüde cezbeden, ısrarla asıl benim güçlü olduğumu söylemesiydi. Güçlü olan aslında hangimizdik? Eskiden bunu çok düşünürdüm. Beni hamile bırakarak hayatımı mahvetmesini bir kenara bırakırsak, Mark yazma konusunda bana çok yardım etti. Ödevlerimi benimle birlikte satır satır okurdu, her cümlemin üzerinden geçerek nasıl daha iyi yazılabileceklerini gösterirdi. Ödevlerime A verir, sonra da hepsini baştan yazmamı isterdi. “Sende allayıp pullanmayacak kadar önemli bir şey var,” derdi. Yazdığım bir cümleyi işaret ederek, “Burada ne anlatmaya çalışıyorsun?” diye sorardı. Dilim dolaşarak aslında ne demek istediğimi anlattığımda da, “O zaman öyle söyle, lafı dolandırma,” derdi. İlişkimizin başlaması, bana birkaç hafta böyle yardım ettikten sonra oldu. Bir gün odasında bekleniyordum. İçeri girdiğimde, bugün odaklanamayacağını söyleyerek başka bir gün görüşebilir miyiz, diye sordu. Olur, dedim. Ama sonra tesadüfen binadan aynı anda çıkınca, bir baktım ki birlikte yürümeye başlamışız. Yolda tüm içini döktü, bölümle, karısıyla ve çocuklarıyla ilgili hüsranlarını anlattı, bu hayat içinde kendini nasıl kapana kısılmış hissettiğinden bahsetti. “Üstelik bu boktan hayatı bile hak etmiyorum,” dedi. “Ben korkunç biriyim.” “Değilsiniz,” dedim. “Siz harikulade bir öğretmensiniz! Bana o kadar zaman ayırdınız, o kadar yardım ettiniz.” “Her saniyesinde de seni deli gibi öpmek istedim.” Ne diyeceğimi bilemedim. Yani, ona karşı öğretmeninden hoşlanan liseli bir kızınkine benzer hislerim vardı ama onunla öpüşmeyi aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Yalnızca beni övdüğünde kendimi iyi hissediyordum, içim neşeyle doluyordu. Hava yağmurluydu, biz de kampüsün etrafında turluyorduk. Şemsiyemiz yoktu ama ikimiz de kapüşonlu ceketler giymiştik. Kocaman bir okaliptüs ağacının altında durduk. “Seni öpebilir miyim?” diye sordu. Başımla onayladım. Yani, ona hayır dediğimi hayal bile edemiyordum. İstediği her şeyi yapardım. Boyu kısaydı, bir altmış beş ya vardı ya yoktu, benim kadardı, daha önce bu kadar kısa boylu bir erkekle öpüşmemiştim, hoşuma gitmişti ama başımızda kapüşonlarımız, yağmurun altında öpüşürken, ben bile tedirgindim: Kampüste açık açık öpüşmek mi? Bence hiç iyi bir fikir değil. İşin aslı, aramızdaki her şey bittiğinde, Mark o kadar çocukça davranmış ve yaşananların sorumluluğunu üstüme öylesine yıkmıştı ki, kendimi kullanılmış hissetmedim, benden yararlandığını düşünmedim. Daha ziyade… kızgındım. Eğer yetişkin gibi davransaydı, bu ilişki zaten hiç yaşanmazdı. Margo’nun dairesine ilk geldiğinde, paparazziden kaçmaya çalışıyormuş gibi, beyzbol şapkası ve güneş gözlüğü takmıştı Mark. Margo bu ziyaret için evi temizlemeye veya ortalığı toplamaya kalkışmamıştı, pembe kadife kanepenin lekelerinden, televizyondan çıkan kablo yığınından ya da yerdeki bir baza ile şilteden ibaret başlıksız yatağından utanmamıştı. Bunların hiçbirini dert etmemişti. Adam buraya on dokuz yaşındaki bir kızı becermeye gelmişti, ne ummuş olabilirdi ki? “Ev arkadaşların varmış,” dedi Mark. “Sana söylemiştim,” dedi Margo. “Evde olacaklarını düşünmemiştim.” “Bira mı o?” diye sordu Suzie. Mark gerçekten de elinde altılı bira tutuyordu. Biraların ilaç şişesine benzeyen tuhaf şişeleri vardı. Red Stripe. Margo’nun hayatında hiç görmediği bir markaydı. Çalıştığı yerde o biradan satmıyorlardı tabii. Mark içeride olmasına rağmen güneş gözlüğünü çıkarmamıştı. Margo, “Çıkarsana,” diyerek Mark’ın gözlüğünü almaya çalıştı. Mark, Margo’nun elini ittirdi. “Gözlüğüm numaralı.” “Trole ödeme yap,” dedi Suzie bira almak için elini uzatarak. “Ne?” “Ona bira ver,” dedi Margo gülerek. Mark oyuncağını paylaşmak istemeyen bir çocuk gibi, şişeleri göğsüne bastırmıştı. “Sen kaç yaşındasın?” diye sordu Suzie’ye. “Of, Margo, böyle olacağını bilsem…” “Dekana söyleyebilecek yaştayım, haydi öde bakalım,” diye homurdandı Suzie. “Büyük hata ettim,” dedi Mark. Margo, “Al,” diyerek altılı paketten bir bira çıkardı ve Suzie’nin açık ellerine tutuşturdu. “Trol çok memnun oldu,” dedi Suzie.

….

Eklendi: Yayım tarihi
Ehliyet_sinav
Ehliyet_sinav

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yabancı)
  • Kitap AdıMargo'nun Paraya İhtiyacı Var
  • Sayfa Sayısı340
  • YazarRufi Thorpe
  • ISBN9786051983851
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDomingo Yayınevi / 2025
Ehliyet_sinav

Yazarın Diğer Kitapları

Ehliyet_sinav

Aynı Kategoriden

  1. Yenilmeyenler ~ William FaulknerYenilmeyenler

    Yenilmeyenler

    William Faulkner

    İç Savaş ya da Kuzey-Güney Savaşı ya da Union (Birlik) ile Confederacy (Konfederasyon) eyaletlerinin 1861-1865 yılları arasında yaptıkları savaş Amerikan edebiyatında çok önemli bir...

  2. Edgar Sawtelle’nin Öyküsü ~ David WroblewskiEdgar Sawtelle’nin Öyküsü

    Edgar Sawtelle’nin Öyküsü

    David Wroblewski

    “Ben Edgar Sawtelle’nin Öyküsü kitabını çok sevdim. Sadece çok iyi bir öykü okumuş bir okuyucunun yaşadığı bir deneyim ile kitabı kapattım: Evet, işte bitti,...

  3. Yıldız Saati ~ T. S. LearnerYıldız Saati

    Yıldız Saati

    T. S. Learner

    GİZEMLİ BİR HAZİNE, AMANSIZ BİR ÖLÜM ÇEMBERİ VE TANRILARI UYANDIRAN BİR MÜCADELE! Mısır, İskenderiye, 1977 Bir gemi enkazını keşfetmek üzere dalış yapan arkeolog Isabella...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur