Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

mart-menekseleri-sarah-jio-arkadya-yayinlariBir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…

Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez.

Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası’nda geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder.

Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir…

Umudun, hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği büyüleyici bir roman… İlk kitabı Mart Menekşeleri ile Library Journal En İyi Kitap Ödülü’ne layık görülen Sarah Jio, insan kalbinin, ne kadar hatalı olursa olsun sevdiklerimizi her zaman affedeceğini eşsiz bir dille anlatıyor.

“Aşk, tarih ve gizem… Daha ne olsun? Mart Menekşeleri, geçmişimizin er ya da geç sürprizlerle karşımıza çıkacağını hatırlatan muhteşem bir roman.”
Jodi Picoult

“Tarih, gizem ve aşkın mükemmel bir karışımı… Bu romanı elinizden düşüremeyeceksiniz.”
Library Journal

***

Birinci Bölüm

Sanırım o an geldi çattı,” dedi Joel, evimizin giriş kapısına yaslanarak. Ardından, beş yıl önce Nevv York’tan beraber aldığımız ve yenilettiğimiz bu iki katlı ev­deki mutlu anlarımızı hatırlıyormuşçasına gözleriyle etrafı inceledi. Önce muhteşem kemerli girişe, Connecticut’taki bir antikacıdan aldığımız ve adeta bir hazine gibi evin köşeşine yerleştirdiğimiz eski şömineye, son olarak da yemek odasının rengiyle insanın kanını ısıtan duvarlarına baktı. O zaman hangi renge boyayacağımız konusunda çok düşün­müş, sonunda Marakeş kırmızısında karar kılmıştık. Bizim kısa evliliğimiz gibi hem hüznün hem de şaşkınlığın izini taşıyordu bu renk. Joel, bunun fazla turuncu olduğunu söy­lese de bence çok doğru bir renkti.

Bir an için göz göze geldik. Fakat hemen elimdeki koli bandına baktım ve bu sabah toparlanmak için gelen Joel’in son birkaç eşyasını da aceleyle kutuya koyup bantladım. O anda yeni bantladığım kutuda mavi, deri ciltli kitabımı ha­yal meyal gördüğümü anımsadım. “Bir saniye, benim Kay­bolan Yıllar kitabımı mı alıyorsun?”

Eski püskü sayfalarıyla pek de o zamanlan hatırlamak is­temememe rağmen, bu kitabı altı yıl önce, Tahiti’deki halayı­mızda okumuştum. Geçmişe dönüp bakınca, 1931’de PulUzer Ödülü almış Margaret Ayer Bames’ın bu kitabını, bir gün her­hangi bir otelin lobisinde bir yığın tozlu kitabın arasında bula­cağım, hiç aklıma gelmezdi. Kitabı o toz yığınından nazikçe alıp, tarif edemeyeceğim bir içtenlikle kalbime bastırmıştım. Bu dokunaklı hikâye aşkı, gizli tutkuları ve özel düşüncele­rin derinliğini anlatıyordu. Öyle ki benim yazma tarzımı da sonsuza dek değiştirmişti. Hatta yazmayı bırakma nedenim de olabilirdi. Joel bu kitabı hiç okumamışü, bundan memnundum aslmda. Bilileriyle paylaşmak için oldukça özel bir kitaptı. Sanki benim yazılmamış günlüğümün sayfalan gibiydi.

Kutuyu tekrar açıp içindeki eski kitabı bulabilmek için çırpınırken, Joel de bana bakıyordu. Kitabı bulduğum an rahat bir nefes aldım.

“Affedersin,” dedi Joel belli belirsiz. “Bu kadar umursa­yacağını düşünmemiştim.”

Benim hakkımda düşünemediği o kadar çok şey vardı ki… Kitabı elime aldım ve başımı sallayarak kutuyu yeni­den bantladım. “Sanırım bu kadar,” diyerek ayağa kalktım.

Joel dikkatle bana bakınca bu kez bakışlarına karşılık verdim. Birkaç saat için, en azından boşanma evraklarını imzalayana kadar o hâlâ benim kocamdı. Ancak evlendi­ğim adamın bir başkası için beni terk ediyor oluşunu bilip de bu koyu kahve gözlerin içine bakmak, gerçekten zordu. Biz bu duruma nasıl gelmiştik?

İlişkimizin bitiş sahnesi, ayrıldığımızdan beri milyon­larca kez olduğu gibi trajik bir filmi andırırcasına canlan­mıştı yine zihnimde. Kasım ayının yağmurlu bir pazartesi günüydü. Her zamanki gibi onun en sevdiği acı soslu omleti yaparken, Joel bana Stephanie’den bahsediyordu. Onu nasıl mutlu ettiğini, onu nasıl anladığını, birbirleri arasında na­sıl güzel bir iletişim olduğunu… O an birbirini tamamlayan iki lego parçası gözümün önüne gelmişti. Ürpermiştim. Ne gariptir ki o sabaha tekrar geri döndüğümde her defasında aklıma gelen tek şey, yanık acı soslu yumurtaların kokusu oluyordu. Evliliğimin sonunun da o acı soslu omletler gibi kokacağını nereden bilebilirdim ki?

Joel’in yüzüne bir kez daha baktım. Üzgün ve kararsızdı. Ona bir adım atıp kollarına atılsam, af dileyen bir koca eda­sıyla bana tüm aşkıyla sarılacağını ve evliliğimize kıyamayacağını biliyordum. Ama hayır, dedim kendime. Yara al­mıştık bir kere. Kaderimiz belliydi artık. “Hoşça kal, Joel.” Kalbim bunu yapmamı istemese de mantığımı dinlemeliy­dim. Gitmesi gerekiyordu.

Joel incinmiş görünüyordu. “Emily, ben…”

Özür mü dileyecekti? Yoksa ikinci bir şans mı isteyecek­ti? Bilmiyordum. Onu susturmak istercesine elimi kaldır­dım ve tüm gücümü toplayarak, “Hoşça kal,” dedim.

Joel sadece başını salladı ve arkasını dönüp evden çıktı. Gözlerimi yumdum ve JoePin, arkasından kapıyı kapatışını dinledim. Kapıyı dışarıdan kilitlemişti. Bu hareketiyle içim sızladı. Beni hâlâ önemsiyor… En azından güvenliğimi. Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırarak kapının kilidini değiş­tirmem gerektiğini tembihledim kendime. Bunu yaparken bile onun gittikçe uzaklaşan ayak seslerini dinliyordum.

Bir süre sonra telefonum çaldı. Cevap vermek için ayağa kalktığımda, Joel gittiğinden beri Kaybolan Yıllar’a dalmış bir şekilde yerde öylece oturuyor olduğumu fark ettim. Bir­kaç dakika mı geçmişti, yoksa saatler mi?

“Geliyor musun?” Arayan, en yakın arkadaşım Annabelle’di. “Bana boşanma evraklarını tek başına imza­lamayacağına söz vermiştin.”

Şaşkın bir halde saate baktım. “Affedersin Annie,” diye yanıt verdim, bir yandan da çantamdaki anahtarlarımı ve içinde boşanma evraklarının bulunduğu zarfı kontrol edi­yordum. Bir önceki konuşmamızda onunla tam kırk beş da­kika önce restoranda buluşmayı planlamıştık. “Geliyorum.” “Tamam,” dedi Annabelle. “O halde senin için de bir içki ısmarlıyorum.”

Öğle yemeklerimizin buluşma noktası Clumet, evimin hemen dört blok yanıydı. On dakika sonra mekâna vardı­ğımda Annabelle ayağa kalkıp bana sarıldı.

“Aç mısın?” diye sordu yerlerimize yerleştikten sonra. “Hayır,” diye yanıt verdim.

Annabelle kaşlarını çatarak, “Karbonhidrat,” dedi ve önüme ekmek sepetini itti. “Karbonhidrata ihtiyacın var. Evet, evraklar nerede? Haydi, bir göz atalım.”

Zarfı çantamdan çıkardım ve sanki içinde dinamit var­mışçasına dikkatle bakarak masanın üzerine koydum.

“Bunların hepsinin senin hatan olduğunun farkındasın, değil mi?” dedi Annabelle hafifçe gülümseyerek.

Ona ters ters baktım. “Benim hatam mı? Ne demek isti­yorsun?”

“Joel isimli bu adamla evlenmeyeceğin. Hiç kimse Joel’lerle evlenmez. Onlarla çıkarsın, sana bir şeyler ısmarlamasına ve kıyafetler almasına izin verirsin ama o kadar. Onlarla asla evlenmezsin.”

Annabelle, Sosyal Antropoloji Bölümü’nde doktorasını yapıyordu. İki yıl boyunca evlilikleri ve boşanmaları ince­lemişti. Araştırmalarının sonuçlarına göre de bir evliliğin başarısını, evlendiğin adamın isminin tayin ettiği sonucuna varmıştı.

Annabelle’in söylediğine bakılırsa, Eli isminde biriyle on iki yıl, Üç hafta evliliğin tadını çıkarabilirdiniz. Brad is­minde biriyle altı yıl, dört hafta sürerdi evliliğiniz. Steve ise yalnızca dört yılda miadını dolduruyordu. Diğer bir iddiası ise, Preston’lı birisiyle asla evlenmeyecektiniz.

“Peki, Joel ismi hakkında neler söyleyeceksin?”

“Yedi yıl, iki hafta,” dedi Annabelle umursamaz bir ses tonuyla.

Başımı olumlu anlamda salladım. Evliliğimiz tam tamı­na altı yıl, iki hafta sürmüştü.

“Kendine gelip, Trent adında birini bulmalısın,” diye de­vam etti konuşmasına Annabelle.

Memnuniyetsiz bir ifadeyle, “Trent isminden nefret ede­rim,” dedim.

“Tamam, o halde Edward ya da Bili… bir de Bruce,” diye karşılık verdi. “Uzun ömürlü bir evlilik için bu isimler ideal.”

“Oldu hemen,” dedim dalga geçercesine. “İstersen huzurevinden bir koca bulalım bana, ne dersin?”

Annabelle uzun boylu, zayıf, güzel bir kızdı. Uzun, siyah, kıvırcık saçları, porselen gibi teni ve koyu renkli gözleriyle Julia Roberts’ı andıran bir güzelliği vardı. Otuz üç yaşınday­dı ama hiç evlenmemişti. Nedenini sorduğunuzdaysa, Miles Davis ya da Herbie Hancock gibi bir adam bulamadığından bahsederek size ancak laf kalabalığı yapardı.

O sırada garsonu çağırarak, “îki tane daha alabilir miyiz, lütfen?” dedi. Garson ise boş martini bardağımı aldığında zarfın Üzerinde oluşan bardak izi dikkatimi çekti.

“Haydi artık,” dedi Annabelle usulca.

Ellerim titreyerek, yarım santim kalınlığındaki zarfa uzandım ve içinden boşanma evraklarını çıkardım. Avu­katımın asistanı, imzalamam gereken üç sayfaya fosfor­lu pembe renkli bir kalemle “burayı imzala” yazılı küçük kâğıtlar yapıştırmıştı.

Çantamdan kalemimi çıkardığım anda boğazımda bir yumru hissettim. İlk sayfada ismimin yazılı olduğu yeri imzaladım, sonra diğer sayfayı, daha sonra diğer sayfa­yı… Uzunca bir y ve vurgulu bir n ile sonlanan Emily Wilson. Beşinci sınıfları beri imzamı bu şekilde atıyordum. Son olarak evliliğimizi sonsuzluğa gömdüğümüz tarihi de attım, 28 Şubat 2005.

“Aferin,” dedi Annabelle yeni martini bardağını uzata­rak. “Joel ile ilgili bir kitap yazacak mısın?” Çünkü ben bir yazardım. Tanıdığım herkes gibi Annabelle de Joel’i içe­ren bir roman yazmamın, alacağım en iyi intikam olacağına inanıyordu.

“Sadece isimleri değiştirerek yaşadığın her şeyi yazabi­lirsin,” diye devam etti. “Belki, onu bir ahmak gibi gösteren Joe ismini kullanabilirsin.” Sözlerine devam etmeden önce yemeğinden bir lokma aldı ama gülmekten neredeyse boğu­lacaktı. “Ereksiyon olamayan bir ahmak.”

Joel hakkında bir kitap yazmak isteseydim -ki yazmaya­caktım- bu, berbat bir kitap olurdu. Son zamanlarda hiçbir şey yazamıyordum, yazsam bile yaratıcılıktan yoksun olu­yordu. Bunu biliyorum çünkü geçen sekiz senedir sabahları uyandığımda, masama oturup bilgisayarımın ekranına boş boş bakıyordum. Kimi zaman birkaç sayfa yazıyordum fa­kat bir süre sonra tıkanıyordum. Hatta bir keresinde kaskatı kesilmiştim.

Terapistim Bonnie, bunu tıp ağzıyla ‘yazar kilitlen­mesi’ olarak tanımlıyordu. Yani artık ilham gelmiyordu ve Bonnie’nin koymuş olduğu teşhis aslına bakılırsa pek de hoş değildi.

Sekiz sene önce en çok satan kitabımı yazmıştım. O zamanlar dünyanın merkezindeydim. Bugünkünün aksi­ne oldukça zayıftım (şimdi de o kadar şişman değildim, evet tamam, belki biraz basenlerden kilo almıştım) ve Ne w York Times’ın çok satanlar listesindeydim. Hatta New York Times’ın en mükemmel hayat listesi olsaydı, kesin onda da olurdum.

Ali Larson’ı Çağırırken adlı kitabım yayımlandıktan sonra, ajansım beni yazmaya devam etmem konusunda ce­saretlendirmişti. Okuyucuların devamım istediklerini söy­lemişti ve yayınevim ikinci kitabım için bana iki katı teklif önermişti bile. Fakat o kadar denememe rağmen ne yazacak ne de söyleyecek bir şey bulabilmiştim. En sonunda ajan­sım beni aramayı bıraktığı gibi yayınevleri de artık yazıla­nını merak etmiyorlardı. Okuyucular ise ilgilenmiyorlardı. Yazarlık hayatımın sadece bir hayalden ibaret olmadığını kanıtlayan tek şey, kitabımın ana karakteri Ali’ye âşık ol­duğuna inanan Lester McCain isimli dengesiz okurumdu.

Kitabımın piyasaya çıkışı şerefine düzenlenen Madison Park Otel’deki partide, Joel’in benimle tanışmak için nasıl can attığını hâlâ hatırlıyorum. Beni girişte gördüğünde, o da davetli olduğu başka bir kokteyl için yan taraftaydı. O gece 1997’nin sükse yapan Betsey Johnson elbisesini giyiyor­dum; bu straplez elbise için yüklü miktarda para harcamış­tım. Ama evet, bu harika elbise için ödediğim her kuruşa değmişti. Elbise hâlâ gardırobumdaydı ama şu an eve gidip onu yakmamak için kendimi zor tutuyordum.

“Göz kamaştırıyorsun,” demişti Joel büyük bir cesaretle, daha kendini tanıtmamıştı bile. O sözleri duyduğumda nasıl hissettiğimi hatırlıyorum. Bunu kesinlikle gördüğü her kıza söylüyordu. Fakat beni havalara uçurmaya yetmişti. Bu tam da JoePin tarzıydı.

Bundan birkaç ay önce, GQ magazin dergisi Ameri­ka’daki “sıradan biri” mertebesinden en ünlü kişi mertebe­sine ulaşanlara dair bir liste yayımlamıştı. Hayır, bu, her iki senede bir George Clooney’yi gösterenlerden değildi, elbette. Listede San Diego’lu bir sörfçü, Pensilvanyalı bir dişçi, Detroit’li bir öğretmen ve evet, New York’lu avukat Joel vardı. İlk ondao da yerini almıştı. Nasıl olduysa ben de bu adama kapılmıştım.

Şimdi ise onu kaybettim.

Annabelle karşımda ellerini sallayarak, “Dünyadan Emily’ye,” dedi.

“Affedersin,” dedim biraz irkilerek. “Hayır, Joel ile ilgi­li bir roman yazmayacağım.” Başımı salladım ve önümde duran kâğıtları zarfın içine tıkıştırıp, çantama attım. “Eğer bir gün bir hikâye yazarsam, bu daha önce yazmaya çalış­tıklarımdan çok daha farklı olacak.”

Annabelle şaşkın şaşkın bana baktı. “Peki diğer kitabın ne olacak? Bitirmeyecek misin?”

“Hayır,” dedim, önümdeki peçeteyi katlamaya çalışıyordum.

“Neden?”

“Ona artık daha fazla devam edemem,” diyerek iç çek­tim. “Kitabım her ne kadar tatillerde yüzlerce okuyucunun elinde dolaşacak olsa da, seksen beş bin tane saçma sapan kelime üretmek için kendimi daha fazla zorlamayacağım. Hayır, eğer bir gün yazarsam bu çok farklı olacak.”

Annabelle sanki ayağa kalkıp alkışlamak ister gibi bana baktı. “Şuna bak,” diyerek gülümsedi. “Bu büyük bir iler­leme.”

“Hayır değil,” dedim inatla.

“Kesinlikle öyle. Haydi, bunu biraz analiz edelim,” dedi Annabelle ve ellerini birbirine kenetledi. “Farklı bir şeyler yazmak istediğini söyledin, bu demek oluyor ki arlık eski kitabına da devam etmek istemiyorsun.”

“Evet, böyle de denilebilir,” diyerek omuz silktim.

Annabelle martini bardağındaki zeytini alıp ağzına attı. “Neden gerçekten ilgilendiğin bir şey hakkında yazmıyor­sun? Etkilendiğin bir yer ya da bir kişi… ”

Başımı olumlu anlamda salladım. “Bütün yazarların yaptığı da bu değil mi zaten?”

Annabelle o anda başımıza dikilen garsonu, “Biz böyle iyiyiz, henüz hesabı istemiyoruz,” bakışı atarak gönderdik­ten sonra bana döndü. “Evet, ama sen bunu denedin zaten. Yani demek istediğim, yazdığın kitap olağanüstüydü. Ger­çekten de öyleydi. Ama bu kitap… seni yansıtıyor muydu, Em?”

Haklıydı. Güzel bir hikâyeydi. En çok satanlar listesindeydi. Peki, neden bununla gururlanmıyordum? Neden ona bağlıymışım gibi hissetmiyordum?

“Mart Menekşeleri” için 2 yanıt

  1. Guzel bi kitabi yapraklarini sacma sapan basarak rezil etmissiniz resmen .. guzelim kitabi okuyamadan bi kenara atmak zorunda kalicam .. :((

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMart Menekşeleri
  • Sayfa Sayısı336
  • YazarSarah Jio
  • ÇevirmenNihan Giray
  • ISBN9789759996277
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviArkadya Yayınları / 2013-12

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur