Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

İNANDIKLARIMIZ GERÇEKLİĞİMİZ OLABİLİR

Bir düşünün…

Bali’de tatildesiniz. Eve dönmeden önce bir şifacıya görünüyorsunuz. Aslında bir şikâyetiniz yok. Sadece onun ününü duymuş olduğunuz için görüşmek istiyorsunuz.

Şifacının teşhisi kesin: Sağlığınız gayet yerinde ama… mutlu değilsiniz.

Sonsuz bir bilgeliğin taşıyıcısı olan bu yaşlı adam sizi sizden daha iyi biliyor gibi gözükmekte. Yaşamınıza tuttuğu çok özel ışık, sizi olabilecek en büyüleyici maceraya sürükleyecek: Kendini keşfetmek! Size yaşattığı deneyimler yaşamınızı altüst edecek ve düşlerinizdeki yaşamın anahtarını size sunacak.

Dünya çapında insanların dilinden düşmeyen Mutlu Olmak İsteyen Adam, gerçekten mutlu olmaktan bizi alıkoyan şeylerden kurtulmayı öğrendiğimiz an, elde edebileceğimiz yeni imkânlar dünyasıyla bizi tanıştırıyor.

“Kulaktan kulağa yayılarak büyük bir başarı kazanan, insanların hayata bakış açılarını değiştiren eşsiz bir roman.”
Psychologies Magazine

Hayatta tam anlamıyla mutlu olamamış ama mutluluğa ulaşmaktan başka bir amacı olmayan bir adamın hikâyesini yazmak istedim. Yaşlı bir bilgeyle karşılaşması kendisine koyduğu engelleri görmesini ve kendim özgürleştirmek için nasıl bir tavra sahip olması gerektiğim anlamasını sağlıyor. Bu hikâyeyle insanların kendileri, başkaları ve dünya hakkında düşündüklerinin gerçeklik olmadığını ama gerçekliği kendi düşünceleri doğrultusunda nasıl kuracak­larını göstermek istedim.

—Laurent Gounelle

***

Onu görmeden Bali’den aynlmak istemiyordum. Neden bilmi­yorum. Hasta değildim. Hatta sağlığım her zaman mükemmel olmuştur. Ücreti konusunda önceden bilgi edinmiştim, çünkü kalma süremin sonuna yaklaştığımdan cüzdanımın neredeyse dibi görünüyordu. Banka hesabımaysa uzaktan bakmaya bile cesaretim yoktu. Onu tanıyanlar bana, “Gönlünden kopanı verirsin, etajerin üzerinde duran küçük bir kutunun içine atarsın,” demişlerdi. Tamam, bu içimi rahatlatmıştı. Ama yine de, Japonya başbakanım tedavi ettiği söylenen birine küçücük bir miktar bırakma fikrinin canımı sıkmadığını söyleyemem.

Adanın merkezinde, Ubud’a birkaç kilometre ötedeki küçük bir köyde saklanmış evini bulmam güç oldu. Neden bilmem, bu ülkede yollarda hiç tabela yok. Bir haritayı oku­mak eğer mihenk noktası varsa mümkündür; yoksa kapsama alanı dışında kalan bir bölgedeki cep telefonu kadar gereksiz kalır. Elbette işi kolaylaştıracak bir çözüm kalıyordu geriye: Yoldan geçenlere sormak. Bir erkek olsam da, adres sormayı bugüne kadar hiç dert etmedim. Çoğu erkeğin yol sormaya tenezzül ettiğinde kendini erkekliğini yitirmiş hissettiğini görmüşümdür. “Yolu biliyorum,” anlamına gelen bir sessizliğin içine kapanmayı tercih ederek bulundukları yeri saptarmış gibi yaparlar ve sonunda tamamen kaybolunca da, kanlan onlara, “Sana demiştim, sormamız gerekiyordu,” der.

Bali’de, işin sıkıcı yanı, insanlar öyle nazik ki hep “evet” diyorlar. Gerçekten. Bir kıza, “Sizi çok güzel buluyorum,” deseniz, hoş bir gülümsemeyle size bakar ve “Evet,” karşılığını verir. Yol sorduğunuzda da size yardım etmeyi öylesine arzularlar ki, bilmediklerini size itiraf etmeye dayanamazlar. Sonuçta size hiç şüphesiz rastgele bir yol gösterirler.

Kendimi bahçenin girişinde bulduğumda biraz gergindim.

Neden bilmem, oldukça lüks bir ev hayal etmiştim. Bali’de kimi zaman görülen türden bir ev. Şu lotus çiçekleriyle kaplı havuzlar, nerdeyse iffetsiz denebilecek kadar sarhoş edici kokulu iri beyaz çiçeklerini sergileyerek insana kucak açan frangipanilerin gölgesi falan. Aslında burası, yan yana dizili çan çatılardan ibaret bir evdi, birinden diğerine geçilen, duvarsız küçük evler. Bahçenin son derece sade, oldukça süssüz bir hali vardı, ama yine de yoksul denemezdi.

Genç bir kadın beni karşılamaya geldi. Üstüne bir tür peştamal sarmış, siyah saçlarını topuz yapmış, yanık tenli, düzgün minik burunlu, gözleri çekik olmayan bir kadın. Asya’nın kalbine gömülü bu halkın yüz hatları beni hep şaşırtmıştır.

“İyi günler, ne istiyordunuz?” diye sordu bana, az çok düzgün bir İngilizceyle kendini ifade ederek.

Bir doksan boyum ve sarı saçlarım Batılı kökenlerim hakkında hiç kuşkuya yer vermiyordu.

“Bay… şey… Samtyang Usta’yı görmeye geldim.”

“Birazdan gelecek,” deyip, çalıların ve çan çatıları des­tekleyen küçük sütunlar dizisinin arasında kayboldu.

Ayakta, aptal bir halde kalakalmıştım. Benim gibi sıradan bir ziyaretçiyi ekselanslarının kabule tenezzül etmesini bek­lemekteydim. Buradaki varlığımı sorgulamama sebep olacak kadar uzun gelen beş dakikanın sonunda, en azından yetmiş yaşında, hatta sekseninde olabilecek bir adamın yavaş yavaş geldiğini gördüm. İlk aklıma gelen şey, sokakta onu dilenirken görmüş olsaydım kuşkusuz elli rupi verirdim diye düşünmek oldu. Yalnızca yaşlı dilencilere para verme eğilimindeyimdir: Eğer o yaşta dileniyorsa, gerçekten başka şansı olmadığın­dandır diye düşünürüm. Bana doğru yavaş yavaş yürüyen adam çullar içerisinde değildi elbet, ama giysileri insanın içine işleyen bir sadelikte, minimalist ve yaşsızdı.

İtiraf etmekten utanıyorum ama ilk tepkim, karşımdakinin yanlış kişi olduğunu düşünmek oldu. Ünü denizleri aşmış şifacı o olamazdı. Ya da meziyeti basiretsizliğiyle at başı gittiğinden Japonya başbakanının ona yerfıstığıyla ödeme yapmasını kabul etmişti. Bir pazarlama dehası da olabilirdi. Maddiyattan tamamen koparak çile içinde yaşayan, ama seans sonunda cömert bir ödülü kabul eden şifacı türünden klişelere susamış, saf Batılı müşterileri avlayan biri.

Beni selamlayarak sade bir şekilde karşıladı. Gayet iyi bir İngilizceyle çok yumuşak bir üslupla konuşuyordu. Bakışlarındaki ışıltı, meşinleşmiş derisindeki kırışıklıklarla tezat içindeydi. Sağ kulağında bir gariplik vardı. Sanki kulak kepçesi kısmen kesikti.

Beni, en öndeki çan çatının altına davet etti: Dört küçük sütunun desteklediği, eski bir duvara sırtını dayamış bir çatı, duvar boyunca -ünlü- etajer, kâfur ağacından bir sandık ve yerde bir hasır. Açık sandık belge doluydu. Belgeler arasında, insan bedeninin içini gösteren levhalar da vardı. Tasvirler şu anki tıp bilgisinden öyle uzaktı ki, başka koşullarda olsa, gülmekten altıma işeyebilirdim.

İçeri girmeden önce, Bali geleneğine uyarak ayakkabı­larımı çıkardım.

Yaşlı adam şikayetimin ne olduğunu sordu. Bu soru üzerine, aniden, burada olma nedenim aklıma geldi. Hasta olmadığıma göre, tam olarak ne arıyordum? Yeteneğine dair elimde hiçbir kanıt olmayan, dürüstlüğünü ve samimiyetini hissetmeye başladığım bir adama vakit kaybettirecektim.

Yoksa tek arzum birinin benim durumuma ilgi göstermesi, bana “ben”den söz etmesi ve -kimbilir!- daha iyi olmamın bir yolunu keşfetmesi miydi? Tabii eğer yalnızca bir tür sezgiyle hareket etmemişsem… Velhasıl, bana onun önemli biri olduğu söylenmiş, ben de sadece onunla karşılaşmayı arzulamıştım.

“Rutin kontrol için geldim,” derken, yıllık doktor kont­rolünde olmadığım ve talebimin yersizliği fikri yüzümü kızartmıştı.

“Şuraya uzanın,” dedi, hasırı işaret ederek. Talebimin yersizliğine ise hiç tepki göstermedi.

Hayatımda yaşadığım ilk -ve umarım son- işkence seansı böyle başladı. Başlangıçta her şey normaldi: Sırt üstü uzanmış, gevşemiş, güvenli ve biraz da eğlenir bir halde, bedenimin farklı bölgelerine hafifçe dokunmasına izin vermiştim. Önce başım, sonra ensem. Boydan boya kollarım; parmak uçlarım­daki en son kemiklere varana dek. Ardından sıra gövdemin farklı bölgelerine, sonra da karnıma geldi. Karnımda oyalanmayıp doğrudan kalçalarıma geçtiğini görmek içimi rahatlattı. Dizlerim, baldırlarım, topuklarım, ayak tabanlarım: Hiçbir dokunuşu beni aşırı rahatsız etmiyordu.

Sonunda sıra ayak parmaklanma geldi.

Elinin başparmağı ile işaret parmağa arasında bir insanın sol ayak başparmağını tutarak bu denli acı vermenin mümkün olabileceğini bilmiyordum. Çığlık attım. Hasırın üzerinde bir o yana bir bu yana kıvrılıp büküldüm. Uzaktan bakıldığında, oltasına bir doksanlık bir yem takmaya çalışan bir balıkçıya benzetilebilirdi. Narin biri olduğumun farkındaydım, ama hissettiğim şeyin yoğunluğu o zamana kadar çektiğim tüm acıları geride bırakıyordu.

“Acı içindesin,” dedi.

Hadi canım! İnlemeye devam ederken, arada bir “evet” sesi çıkarabildim boğularak. Bağıracak halim bile kalmamıştı. O ise benim çektiğim ıstıraptan etkilenmişe benzemiyordu. Yüzünde iyilik dolu, bir nevi tarafsız bir ifade vardı. Hatta yüzünde, beni maruz bıraktığı acıyla çelişen bir tür iyilik ifadesi vardı.

“Mutsuz birisiniz siz,” dedi, bir teşhiste bulunur gibi.

Tam o anda, evet, mutsuzdum. Çok. Kendimi düşürdü­ğüm bu duruma ağlamalı mıydım gülmeli mi, bilemiyordum Sanırım her ikisini de yapıyordum. Günümü plajda geçirebilir, balıkçılarla tartışabilir, Balili güzel kadınları seyredebilirdim!

“Tam bu noktada hissettiğiniz acı, daha genel bir rahat­sızlığın semptomudur. Başka birinin aynı yerine aynı baskıyı uygulasam acı çekmez,” dedi.

Bunun üzerine, nihayet ayağımı bıraktığında, kendimi aniden insanların en mutlusu hissettim.

“Mesleğiniz nedir?”
“Öğretmenim.”

Bir an bana baktı, sonra uzaklaştı. Düşünceli, kaygılı gibi bir hali vardı. Sanki söylenmemesi gereken bir şeyi söylemiş gibi hissediyordum kendimi. Ya da bir salaklık etmiştim. Birkaç adım ötede duran çiçek açmış begonvile doğru dalgın dalgın baktı. Düşüncelerine gömülmüş gibiydi. Ne yapmam gerekiyordu? Çekip gitmeli miydim? Orada olduğumu ha­tırlatmak için öksürmeli miydim? Bana doğru dönerek beni sorularımdan çekip aldı. Yere oturdu ve gözlerini gözlerime dikerek konuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıMutlu Olmak İsteyen Adam
  • Sayfa Sayısı200
  • YazarLaurent Gounelle
  • ÇevirmenIşık Ergüden
  • ISBN9786053430117
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur