Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bu roman Paris’te geçiyor.
Yine de yolu timsahlarla kesişiyor.
Bu roman kadınları ve erkekleri anlatıyor.
Yani bizleri; olmak istediğimiz kişileri, asla olamayacağımız kişileri, belki de bir gün dönüşeceğimiz kişileri…
Bir yalanın hikâyesi.
Ama aynı zamanda aşkların, dostlukların, ihanetlerin, paranın ve düşlerin de…
Kahkahaların ve gözyaşlarının hikâyesi.

Bu roman hayatın ta kendisi…

***

Aşklarım
Charlotte’a,
Clément’a…

BİRİNCİ BÖLÜM

Joséphine bir çığlık atıp sebze soyma aletini elinden fırlattı. Bıçak patatesin üzerinden kaymış ve bileğinin başladığı yerde derisinde geniş bir yara açmıştı. Kan, her yer kan. Mavi damarlara baktı, kırmızı bıçak yarasına, evyenin beyazına, soyulmuş beyaz parlak patateslerin içinde durduğu sarı plastikten süzeğe baktı. Kan damlaları birer birer düşüyor, beyaz sıvaya sıçrıyordu. Ellerini evyenin iki yanına dayadı ve ağlamaya başladı.

Ağlamaya ihtiyacı vardı. Tam olarak neden olduğunu bilmiyordu, ama ağlamak için çok fazla nedeni vardı. Bu da bardağı taşıran damla olmuştu. Bakışlarıyla bir bulaşık bezi aradı, buldu ve kanamayı durdurmak için yaranın üzerine bastırdı. Çeşmeye döneceğim, gözyaşı çeşmesi, kan çeşmesi, ah vah etme çeşmesi, en iyisi ölmek.

Bu bir çözümdü. Ölüp gitse. Hiçbir şey söylemeden. Kısılan bir lamba gibi sönmek.

Evyenin üzerinde dimdik durarak ölmeye bırakmak kendini. İnsan dimdik ölmez, diye hemen düzeltti, uzanarak ya da diz çökerek ölür, ya ocağın üzerinde tutar başını ya da banyo küvetine girer. Kadınlar arasında en yaygın intihar biçiminin kendini pencereden atmak olduğunu bir gazetede okumuştu. Kendini asmak erkeklere mahsus. Pencereden atlayabilir miydi? Asla yapamazdı. Ama ağlaya ağlaya kanını boşaltmak, dışına akan sıvının kırmızı mı beyaz mı olduğunu bilmemek. Yavaş yavaş uyumak. O halde, bırak elinden şu bulaşık bezini, daldır bileklerini evyenin haznesine! Ama, ama… Ayakta durman gerekecek, ayakta ölünmez ki!

Muharebe hariç. Savaş zamanı…

Henüz ortada savaş yoktu.

Burnunu çekti, bulaşık bezini yaranın üzerine kapadı, gözyaşlarını sildi, penceredeki yansısına gözlerini dikti. Kurşun kalemini saçlarına geçirmişti. Haydi, dedi kendi kendine, soy bakalım patatesleri… Gerisini sonra düşünürsün!

*

Bu mayıs sonu sabahında, termometre gölgede yirmi sekiz dereceyi gösterirken, balkondaki güneşliğin altına sığınmış bir adam satranç oynuyordu. Tek başına. Bir satranç tahtasının önünde düşünüyordu. Gerçeğe uygunluk kaygısıyla, oyun sırası değişirken yerinden kalkıp karşı tarafa geçmeye kadar vardırmıştı işi. Arada da piposundan duman çekiyordu. Eğiliyor, soluklanıyor, bir taşı yerinden kaldırıyor, geri koyuyor, geri çekiliyor, tekrar soluk alıyor, taşı yeniden eline alıyor, başka yere taşıyor, başını sallıyor, sonra pipoyu bırakıp karşı iskemleye geçiyordu.

Orta boylu bir adamdı, çok titiz görünümlü, kestane rengi saçlı, kahverengi gözlü biri. Pantolonunun çizgisi dümdüz iniyordu. Ayakkabıları sanki kutusundan yeni çıkmış gibi pırıl pırıl parlıyordu. Gömleğinin kıvrık kollarından önkolları ve ince bilekleri görünüyordu, tırnaklarında ancak usta bir manikürün verebileceği düzgünlük ve parlaklık vardı. Daimi olduğu anlaşılan hafif güneş yanığı teni, kişiliğinden yayılan kumral bej izlenimi tamamlıyordu. Çocuk oyunlarında çorapları ve iç çamaşırlarıyla satılan, üzerlerine havacı, avcı, kâşif kostümleri giydirilen kartondan şu küçük figürlere benziyordu. Sergilenen mobilyanın kalitesini vurgulamak ve güven esinlemek için bir katalog sayfasına fotoğrafı konabilecek adamlardandı.

Aniden yüzü bir gülümsemeyle aydınlandı. “Şah mat,” fiye mırıldandı hayali partnerine. “Zavallı dostum! Şapa oturdun! Bahse girerim başına geleceklerin hiç farkına varmamıştın!” Hoşnut bir halde kendi kendinin elini sıktı, kutlamalara uygun bir ses tonu takındı. “Güzel oyun çıkardın, Tonio! Çok güçlüydün.”

Ayağa kalktı, göğsünü kaşıyarak gerindi ve henüz vakti olmasa da bir kadeh bir şey içmeye karar verdi. Genellikle akşamları saat altıya doğru, “Şampiyona Sorular”ı seyrederken bir içki alırdı. Julien Lepers’in yayını sabırsızlıkla beklediği bir randevu olmuştu. Kaçırırsa canı sıkılıyordu. Saat on yedi otuzdan itibaren beklemeye başlıyordu. Ekrana çıkan dört şampiyonla bir an önce boy ölçüşmek istiyordu. Ayrıca sunucunun hangi ceketi giyeceğini, o cekete hangi gömleği, hangi kravatı uygun düşüreceğini de merak ediyordu. Kendisinin de şansını denemesi, kayıt olması gerektiği düşüncesindeydi. Her akşam kendi kendine bunu söylüyor ama hiçbir şey yapmıyordu. Ön sınavlardan geçmesi gerekiyordu ve bu “ön sınav” kelimelerinde onu üzen bir şey vardı.

İçi buz dolu bir kovanın kapağını kaldırdı, nazikçe iki parça buz aldı, bir bardağın içine attı ve üzerine de beyaz Martini koydu. Eğilip döşemelik kadifenin üzerindeki bir ipliği aldı, doğruldu, dudaklarını bardağa değdirdi, memnuniyetini belli etmek için ıslak dudaklarıyla küçük gürültüler çıkardı.

Her sabah satranç oynuyordu. Her sabah aynı rutini izliyordu. Saat yedide çocuklarla birlikte kalkış. Ekmek kızartma makinesinde dört derecede kızartılmış tost ekmeğiyle kahvaltı. Şeker katkısız kayısı reçeli, tuzlu tereyağ ve taze sıkılmış portakal suyu. Sonra otuz dakika jimnastik, sırt, karın, göğüs, kalça egzersizleri. Kızların okula gitmeden önce tek tek gelip elinden aldıkları gazetelerin okunması. Küçük ilanların dikkatle incelenmesi, ilginç bir teklifle karşılaşıldığında CV göndermek. Duş. Tıraş fırçasında sabunu köpürtüp mekanik tıraş makinesiyle tıraş olmak. O günkü giysinin seçimi. Son olarak da, satranç partisi.

Giysi seçimi sabahın dayanılması en güç anıydı. Nasıl giyineceğini bilmiyordu. Hafifçe rahat hafta sonu giysisi mi, yoksa takım elbise mi? Üzerine rastgele bir eşofman geçirdiği bir gün, büyük kızı Hortense ona, “Çalışmıyor musun, baba? Sürekli tatilde misin? Ben seni üzerinde güzel bir ceket, güzel bir gömlek ve kravatla, yakışıklı halinle seviyorum. Eşofmanlarınla okuluma sakın gelme!” demişti. Sonra yumuşamıştı, çünkü o sabah onunla ilk kez bu tonda konuşmuştu ve babasının sapsarı kesildiğini görünce Hortense eklemişti: “Senin iyiliğin için söylüyorum, babacığım, dünyanın en güzel babası olarak kalasın diye.”

Hortense haklıydı, iyi giyindiğinde ona farklı gözle bakıyorlardı.

Satranç partisi tamamlanmıştı. Balkonun kenarına asılı bitkileri suluyordu. Kuru yaprakları kopartıyor, yaşlı dalları buduyor, yeni tomurcukların üzerine su fışkırtıyordu. Bir kaşık yardımıyla saksılardaki toprağı havalandırıyor ve gerek gördüğüne gübre koyuyordu. Beyaz bir kamelya onu pek kaygılandırıyordu. Onunla konuşuyor, tedavi edebilmek için önünde oyalanıyor, her yaprağını siliyordu.

Bir yıldır her sabah rutin aynıydı.

Ama o sabah her zamanki saatinden gecikmişti. Satranç partisi çetindi, kapılıp gitmemeye dikkat etmeliydi. İnsanın işi yokken güçtür. Zaman duygusunu yitirmemek gerekir. Zaman farkına varmadan geçer ve harcanır. Dikkat et, Tonio, diyordu kendi kendine, dikkat et. Kendini koyverme, hâkim ol kendine.

Yüksek sesle konuşma ve birine çıkışır gibi kaşlarını çatma alışkanlığı edinmişti. Kayıp zamanı yakalamak için bitkileri ihmal etmeye karar verdi.

Karısının patates soyduğu mutfağın önünden geçti. Karısını sırtından görüyordu, ama giderek şişmanladığını bir kez daha fark etti. Kalçalarına yağ katmanları yapışıyordu.

Paris yakınındaki bu banliyö evine taşındıklarında incecikti, yağsızdı.

Taşındıklarında kızlar evyenin boyuna ancak geliyorlardı.

Taşındıklarında…

Bambaşka zamanlardı. Karısının kazağını kaldırıp ellerini göğüslerine koyup, “Sevgilim!” diye iç çekerdi; karısı da eğilip bükülerek onu incitmeyecek şekilde ellerini iterdi. Pazarları karısı yemek yapar, kızlar da, “Anneye yardım!” diyerek bıçak ister ya da “dille temizlemek” için tencere diplerine sarılırlardı. Tonio duygulanarak bakardı onlara. Her iki ya da üç ayda bir boylarını ölçer, kurşun kalemle duvara işaretlerdi. Yanlarında tarih ve iki isim -Hortense ile Zoé- bulunan küçük çizgilerle doluydu duvar. Mutfak kapısının pervazına her yaslandığında yoğun bir hüzün kaplıyordu içini. Çaresiz bir kargaşa duygusu, yaşamın yüzüne gülümsediği zamanların anısı. Yatak odasında ya da salonda böyle bir duygu asla olmazdı. Hep bu mutfakta; vaktiyle mutluluk kapsülü olmuş bu yerde. Sıcak, sakin, hoş kokulu. Tencerelerden duman tütüyordu, fırının çubuğu üzerinde bezler kuruyordu, çikolata benmari usulü eriyor, kızlar fındık kabuklarını kırıyordu. Çikolata süslü parmaklarını sallıyorlar, dilleriyle yalayarak bıyıklar çiziyorlardı. Pencere camlarındaki buğu sedefli fistolar çiziyor, o da kendini Kuzey Kutbundaki bir iglooda. yaşayan Eskimo ailesinin reisi sanıyordu.

Vaktiyle… Mutluluk ordaydı, sağlam, yatıştırıcı.

Masanın üzerinde açık vaziyette Georges Duby’nin bir kitabı duruyordu. İsmini seçebilmek için eğildi: Şövalye, Kadın ve Rahip. Joséphine mutfak masasında çalışıyordu. Vaktiyle ikincil bir iş olan şey şimdi onları geçindiriyordu. CNRS’te araştırmacı, 12. yüzyıl kadınları alanında uzman! Vaktiyle onun araştırmalarıyla alay etmekten geri kalmamıştı. Küçümseyerek konuşurdu. “Karım tarihe meraklıdır, ama 12. yüzyıla yalnızca! Hah, hah, ha!..” Bunu biraz yazarlık taslamak gibi buluyordu. “12. yüzyıl pek de seksi değil, sevgilim, diyordu kalçasını çimdiklerken. “Ama Fransa o dönemde moderniteye yöneldi, ticaret, para, şehirlerin bağımsızlığı ve …”

Susturmak için ona sarılıyordu.

Bugün 12. yüzyıl onları besliyordu. Karısının yüzünü dönmesi için boğazını temizledi. Saçını yaptıracak zaman bulamamıştı, kafasının tepesine sokuşturduğu bir kurşun kalem saçlarını tutuyordu.

“Ben bir tur atacağım…”

“Yemeğe gelecek misin?”

Bilmiyorum… Gelmeyecekmişim gibi davran.”

“Neden baştan söylemiyorsun ki!”

Hırgürden hoşlanmıyordu. “Ben gidiyorum, görüşürüz!” diye seslenerek çıkmayı tercih ederdi ve hop! merdivenlerdeydi ve hop! geri döndüğünde herhangi bir şey uydurması yeterliydi. Çünkü hep geri dönüyordu.

“Küçük ilanları okudun mu?”

“Evet… Bugün ilginç bir şey yok.”

“Çalışmak isteyen bir erkek için daima iş vardır!”

İş, evet, ama rastgele değil, diye düşündü, karısına bir şey demeden çünkü diyaloglarının devamını zaten biliyordu. Çekip gidebilirdi, ama mutfak pervazına mıknatıslanmış duruyordu.

“Bana ne diyeceğini biliyorum, Joséphine, hep biliyorum.”

“Biliyorsun ama değişmesi için de bir şey yapmıyorsun. Ne olsa yapabilirsin, hiç olmazsa çorbada biraz tuzun olsun diye…”

Diyaloglarını sürdürebilirdi, ezbere biliyordu, “havuz bekçisi, bir tenis kulübünde bahçıvan, gece bekçisi, bir benzin istasyonunda pompacı” ama yalnızca “çorba” kelimesine takıldı. Bir iş ararken bu kelime kulağa tuhaf geliyordu.

“Gülebilirsin!” diye söylendi Joséphine, delici bakışlarla bakıyordu. “Değersiz paradan söz ederek pek bayağı gözüküyor olmalıyım! Beyefendi ağırlığınca altın istiyor, beyefendi hiç için yorulmak istemiyor, beyefendi saygı ve hürmet istiyor! Şu an içinse beyefendinin tek bir varlık nedeni var: Manikürcüsüyle buluşmak!”

“Neden söz ediyorsun sen, Joséphine?”

“KİMDEN söz ettiğimi gayet iyi biliyorsun!”

Şimdi tamamen kocasına doğru dönmüştü, omuzlarını kaldırmıştı. Bileğinin etrafına bir bulaşık bezi sarılı, ona meydan okuyordu.

“Eğer Mylѐne’i ima ediyorsan…”

“Evet, Mylѐne’i ima ediyorum. Yemek arası verecek mi henüz bilmiyorsun, değil mi? Bu yüzden bana cevap veremiyorsun, öyle mi?”

“Jo, kes artık… Kötü olacak!”

Artık çok geçti. Joséphine, Mylѐne ile ondan başka bir şey düşünmüyordu. Onu kim haberdar etmişti? Komşu erkeklerden ya da kadınlardan biri mi? Apartmanda çok insan tanımıyorlardı, ama dedikodu yapmak söz konusu olduğunda hemen ahbap olunur. Onu Mylѐne’in iki sokak ötedeki evine girerken görmüş olmalıydılar.

“Onun evinde yemek yiyeceksiniz… Sana yanında yeşil salatayla bir kiş hazırlamıştır, hafif bir yemek, çünkü sonra, yeniden işe gidecek, o…”

“O”yu vurgulayarak dişlerini gıcırdattı.

“Hem sonra küçük bir siesta yaparsınız, perdeleri kapatır, giysilerini yere atarak soyunur ve beyaz pike örtülü kuş tüyü yorganın altına, senin yanına giriverir…”

Şaşkınlık içinde onu dinliyordu. Mylѐne’in yatağının üzerinde beyaz pikeli, kalın bir kuş tüyü yorgan vardı. Nerden biliyordu?

“Onun evine mi gittin?”

Joséphine pis pis güldü ve boş eliyle bulaşık bezinin düğümünü sıktı.

“Haklıyım, değil mi? Beyaz pike her şeyle iyi gider! Güzeldir, pratiktir.”

“Jo, kes artık!”

“Neyi keseyim?”

“Olmayan şeyler hayal etmeyi kes!”

“Belki de beyaz pikeli kuş tüyü yorganı yoktur, öyle mi?”

“Sen roman yazmalıymışsın: Hayal gücün çok geniş…”

“Beyaz pikeli kuş tüyü yorganı olmadığına yemin et.”

Aniden öfkeye kapıldı. Artık ona dayanamıyordu. Onun o öğretmen ses tonuna, daima bir şeylerini eleştirmesine, ne yapılması gerektiğini, nasıl yapılacağını söylemesine katlanamıyordu. Yuvarlaklaşmış sırtına, biçimsiz, renksiz giysilerine, bakımsızlıktan kızarmış tenine, ince ve yumuşak kahverengi saçlarına katlanamıyordu. Ondaki her şey çaba ve aşırı tutumluluk kokuyordu.

“Bu tartışma bizi daha uzağa götürmeden gitmeyi tercih ederim!”

“Onu görmeye gideceksin, ha? Hiç olmazsa hakikati söyleyecek kadar cesur ol, iş arayacak cesaretin yok nasıl olsa, miskin!”

Bardağı taşıran damla bu oldu. Öfkeden alnının sıkıştığını, şakaklarının zonkladığını hissetti. Geri alamayacağı kelimeler, tükürür gibi çıktı ağzından:

“Pekâlâ, evet! Onunla evinde buluşuyorum, her gün saat yarımda. Bana bir pizza ısıtıyor ve birlikte, onun yatağında, beyaz pikeli yorganın altında yiyoruz! Sonra, kırıntıları savurup atıyoruz, sutyenini çıkartıyorum, sutyeni de beyaz pikeli. Her yerini, her yerini öpüyorum! Memnun oldun mu? Beni kışkırtmamalıydın, seni uyarmıştım!”

“Ben de uyarmıştım, sen de beni kışkırtmamalıydın! Eğer onunla buluşmaya gidersen geri dönmek zahmetine katlanma. Bavulunu topla ve toz ol. Büyük bir kayıp olmaz.”

Kapının pervazından ayrıldı, hızla uzaklaştı ve uyurgezer gibi yatak odalarına girdi. Yatağın altından bir bavul çıkardı, yatağın üzerine koyup içini doldurmaya başladı. Üç çekmece dolusu gömleğini, üç çekmece dolusu tişört, çorap ve külodunu tekerlekli büyük kırmızı valizin içine doldurdu. Amerikalı av tüfeği fabrikatörü Gunman & Co’da çalıştığı dönemin görkeminin kalıntısıydı valiz. Avrupa sektörünün ticari müdürü görevinde on yıl kalmış, Afrika’ya, Asya’ya, Amerika’ya, kuş uçmaz kervan geçmez yerlere, savanaya ya da pampaya avlanmaya giden zengin müşterilerine eşlik etmişti. O dönem, kendi imgesine inanıyordu: Müşterileriyle, gezegenin en zengin insanlarıyla kadeh tokuştururken, her zaman bronz tenli, her zaman canlı, ağzı laf yapan beyaz insan imgesine inanıyordu. Ona Tonio diyorlardı. Tonio Cortès. Antonio’dan daha erkeksi, daha sorumluluk sahibi bir ifade. Yumuşak, efemine bulduğu adını hiç sevmemişti. Bu adamlar karşısında ağırlıklı olmalıydı: Sanayiciler, politikacılar, aylak milyarderler, bilmem kimin oğulları.. Kadehindeki buzları çınlatırken yüzüne taşkın bir gülümseme konduruyordu. Anlattıkları hikâyeleri dinliyor, sızlanmalarına dikkatle kulak veriyor, fikir belirtiyor, yatıştırıyordu. Erkeklerin balesiyle kadınların balesini gözlüyordu, büyüyecek zaman bulamadan yaşlanmış çocukların keskin bakışını… Gerçekten parçası olmadan bu sosyetik dünyayla düşüp kalktığı için kendini tebrik ediyordu. “Parayla saadet olmaz,” diye tekrarlıyordu sık sık.

Mükemmel bir ücreti vardı, yıl sonunda üç aylık maaş, iyi bir sigorta, tatillerinin neredeyse iki misli dinlenme dönemleri. Courbevoie’daki evine döndüğünde mutlu oluyordu. Kendisi gibi henüz Paris’te oturma imkânı bulamayan, ama Seine’in karşı yakasında, akşamları ışıklarını fark ettikleri başkentin güzel semtlerine girebilmeyi bekleyen genç beyaz yakalılar için doksanlı yıllarda inşa edilmiş evler. Onları küçümseyen, neon ışıklarından bir pasta ışıldıyordu uzakta. Bina kötü yaşlanmıştı, balkonlardan akan fark edilmeyen paslar ön cepheyi leş gibi yapmıştı, storların parlak portakal sarısı güneşte solmuştu.

Yolculuktan döndüğünde asla haber vermezdi. Kapıyı iter, girişte kısa bir süre durup, “Ben geldim!” anlamına gelen kısa bir ıslıkla kendini duyururdu. Joséphine genellikle tarih kitaplarına dalmış olurdu, Hortense ona doğru koşar ve küçük elini ceplerine sokup hediye arardı, Zoé alkışlardı. Biri pembe öteki mavi robdöşambrları içindeki iki küçük kız. Hortense, güzel olanı, yırtıktı; onu parmağında oynatıyordu. Zoé ise, tombalak, parlak, obur. Kızlara doğru eğilip onları kollarına alır, “Ah, sevgililerim! Ah, sevgililerim!” diye tekrarlardı. Bu bir törendi. Zaman zaman bir vicdan azabının içini cız ettirdiği de oluyordu. Başka sarılmaların anısı, önceki günkü… O zaman onlara daha sıkı sarılıyordu ve anı yok olup gidiyordu. Valizlerini bırakıyor, kendini kahraman rolüne adıyordu. Avlar ve takipler uyduruyordu; yaralı bir aslanın işini bir bıçak darbesiyle bitirmişti, bir antilobu kementle yakalamış, bir timsahı bir yumrukta yere sermişti. Kızlar ağızları bir karış açık ona bakıyordu. Yalnızca Hortense daha fazla dayanamayıp soruyordu: “Ya benim hediyem, baba? Ya benim hediyem?”

Bir gün, Gunman and Co satılmıştı. Ona da teşekkür ettiler. Hemen o gün. “Amerikalılar böyledir,” diye açıklamıştı Joséphine’e.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıTimsahların Sarı Gözleri
  • Sayfa Sayısı560
  • YazarKatherine Pancol
  • ÇevirmenIşık Ergüden
  • ISBN9786055289669
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur