Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Oyuna Var mısın?; Avalon Üçlemesi 1

Indigo Bloome

Oyuna Var mısın?; Avalon Üçlemesi 1

Gayet basit. Görmek yok. Konuşmak yok. Tam 48 saat boyunca. 37 yaşındaki psikolog Alexandra Blake, şehir dışındaki konforlu hayatını bir dizi seminer vermek üzere bırakıp, gözlerini ve bedenini dünyaya asla mümkün olduğunu düşünmediği şekillerde açan ilk aşkı Doktor Jeremy Quinn ile buluşuyor. Lüks bir otel odasında birlikte birkaç kadeh şampanya içtikten sonra Doktor Quinn, kendisine sıra dışı bir teklifte bulunuyor. Alexandra, birbirlerine tutamayacakları sözler vermediklerini de, Jeremy’nin onun sınırlarını zorlamayı sevdiğini de gayet iyi biliyor. Ancak, bir süre sonra, hayal dahi edemeyeceği kadar baştan çıkmış bir halde, kendisini tehlikeli bir şekilde ve tamamen Jeremy’nin ellerine teslim ediyor. Oyuna Var mısın? Avalon üçlemesinin güven ve ihanet, tutku ve aşk, risk ve ödül arasındaki karmaşık ilişkileri inceleyen ilk kitabı.

Önsöz

Şimdi bildiklerimi o zaman bilebilseydim, ne değişirdi?

Hayatım nasıl oldu da bu kadar kökünden ve böyle hızla değişti bilemiyorum, ancak sanki hiçbir şey değişmemiş gibi akıp gitmeye devam ediyor. Her şey bir hafta sonu başladı, ama aslında geriye dönüp baktığımda, bunlar hiç yaşanmamalıydı desem bile, yine de benliğimin derinliklerinde gün gelip böyle bir şeyin yaşanacağını sanki hep biliyordum…

Bütün bu olanlar karşısında kendimi tahmini mümkün olmayan ve nereden koptuğu belirlenemeyen psikolojik ve cinsel bir kasırgaya kapılmışım gibi hissediyorum. Belki de belirtileri vardı ama ben görmedim. Her neyse, olanlar oldu, olacaklar da olacak. Sonu nasıl bitecek ya da bu yolculuktan sağ çıkmayı başarabilecek miyim bilmiyorum.

1. Bölüm

‘Erkeğin yaptığı hiçbir iş çocuk büyütmekte olan bir kadının yaptığı iş kadar zor ve sorumluluk gerektirici olamaz, çünkü ondan sadece günün değil, gecenin de her saatinde daima zaman ve enerji sarf etmesi talep edilir.”

— Theodore Roossvelt

Kapıdan çıkmadan önce ailem için gerekli düzenlemeleri yaptığımdan emin olmak istedim. Çocukların çantaları toplandı. Yanlarına yolluk bir şeyler hazırladım. Kamp malzemeleri toparlandı. Jordan ve Elizabeth hayatlarında ilk kez, kamp yapmakta onlara yardımcı olacak babalarıyla birlikte bir hafta sürecek vahşi hayatı keşif gezisine çıkıyorlar. Bir annenin bakış açısından bakıldığında harika bir fikir ama tüm annelerin kalplerinin derinliklerinde bildiği bir gerçek var, daha ilk geceden onları özlemeye başlarız. Bu gezi az kalsın Tasmanya Doğal Hayatı Koruma Derneği yeterince desteklenmediği ve yeterli bütçe bulunamadığı için iptal oluyordu, işte o anda çocukların hayal kırıklığını görecektiniz. Tanrıya şükür, son dakikada Babalar-Çocuklarıyla isimli bir vakıf sponsorluk yapmayı kabul ederek gezinin gerçekleşmesini sağladı. Çocuklar öyle heyecanlı ki. Aslında düşündüm de, bu macera yüzünden olsa gerek eşim Robert’ı da uzun yıllardır böyle heyecanlı, hayat dolu ve hiç bu kadar hevesli görmemiştim. Belki de bunun erkeklerin bu keşfetme dürtüleri ile bir alakası vardır ya da belki insanı hayretlere düşüren Tasmanya canavarını keşfetme gezisinin sağladığı o mükemmel kaçış rotası sayesinde evden uzaklaşma şansı yakaladığındandır, bilemiyorum. Nedeni her neydiyse. kocam da en az çocuklar kadar heyecanlıydı, o da bulunması zor olan Tasmanya canavarını aramak için Tasmanya’nın batı sahilini boydan boya kat ederek vahşi hayatın içinde atılacakları bu maceranın heyecanıyla uykusuz bir gece geçirdi.

Ben de çocukların yokluğunu fırsat bilerek böyle kendime ayırabileceğim bir zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıp, son birkaç aydır zamanı gelince yapacağımı söyleyip hep ertelediğim bir dizi semineri vermeyi planlamıştım. Bu nedenle de, benimle aynı alanda çalışan lisansüstü öğrencileri, akademisyenler ve diğer profesyonellerle araştırmalarımın son bulgularını paylaşmak için Sydney, Brisbane, Perth ve Melbourne şehirlerine uçacaktım.

Artık bu akşam Sydney’de vereceğim ilk seminerim için hazırlanmalıydım. Kontrol listemi zihnimde şöyle bir gözden geçirdim: Notlarım, saydamlarım, tartışma başlıklarım, atölye aktivitelerim, dizüstü bilgisayarım ve cep telefonumu almıştım, her şey tamamdı. Uzun bir süredir yürütmekte olduğum görsel uyarılma ve bunun algının gelişimi üzerindeki etkisini incelediğim araştırma beni büyülemeye devam ediyor ve birden aklıma seminerlerim için geliştirmiş olduğum tahrik edici bazı noktalara farklı bir şekilde yaklaşabileceğim gelirken kendimi yine işime kaptırıp dünyadan soyutlanıyorum…

Sonrasında sanki içimde kelebekler uçuşmaya başlamış gibi bir hisle heyecana kapılıyorum, öyle ki, ayakta durabilmek için mutfak tezgâhına dayanmam gerekiyor. Ne garip! Normalde seminerlerim öncesinde hiç heyecanlanmam. Aksine, bundan çok da hoşlanırım. Yeni zihinlerle temas kurmak, daha derin, daha kapsamlı bir bilgiye ulaşmak için zekâların çarpışması muhteşem bir şey! Ama neden bu heyecana kapıldığıma bir anlam veremiyorum.

Biran durup bu hissi anlamaya ve nereden kaynaklandığını bulmaya çalışıyorum, bazılarına bu garip gelebilir elbette ama benim hep merakımı celp etmiştir. Her zamankinden daha güçlü hisler ve seminer yüzünden de böyle hissetmediğime eminim. Belki de ailemden ayrı çıkacağım bu seyahat yüzünden. Hayır, onlardan daha önce ayrı kalmadığımdan değil, iş nedeniyle bu ilk kez olmuyor.

Hafta sonunun geri kalanını düşünerek zihnimin ufuklarını açıyorum, sonra yine içimde kelebekler uçuşmaya başlayınca birden duruyorum. Akşamüzeri saat beşte Hotel InterContinental’de Jeremy ile buluşacağımızı düşününce birden derin bir nefes aldığımı fark edip şaşırıyorum.

Doktor Jeremy Quinn. Üniversiteden can yoldaşım, en iyi dostum, gözlerimi ve bedenimi dünyaya asla mümkün olduğunu düşünmediğim şekillerde açan adam. Biz gençken içimi dışımı bilirdi ve onunla birlikte olduğumuz dönemde inanılmaz bazı deneyimler yaşadık. Üniversitede okuduğumuz o yıllar boyunca birlikte yapmış olduğumuz onca maskaralıktan sonra, Jeremy’nin Avustralya tıp dünyasının en saygın ve önde giden araştırmacı doktorlarından biri olduğuna inanmak zor geliyor, “dünyanın” diyemiyorum çünkü ne de olsa Jeremy’den söz ediyoruz. Ordinaryüs Profesör E. Applegate ile birlikte Harvard Üniversitesi’nde çığır açacak buluşlarını sundukları bir seminerden yeni döndüler.

Jeremy her zaman alışılageldik sınırları ve bilgeliği zorlamayı sevmiştir ve daima aşılması zor tıbbi problemlerin en bilinmez, beklenmedik ve tahmin edilemeyen çözümlerinin peşinden koşmuştur. Son günlerde, bir gazetede Profesör Applegate ile birlikte New York’ta yürütmekte oldukları araştırma ile ilgili olarak Melinda ve Bili Gates çiftiyle bir toplantı yaptıklarına dair bir habere bile rast geldim. Öyle görünüyor ki, dünyaya yön veren ve onu temelinden sarsarak değiştiren insanlarla arkadaşlık ediyor. Düşününce, seçtiği alanda üstat seviyesine gelecek potansiyele ve azme her zaman sahipti. Daha kırkına varmadan hayatında kat etmiş olduğu yol gerçekten de inanılmaz. Entelektüel ve duygusal manada sıra dışı, çok yönlü bir insan ve herkes ona ve dostluğuna hayran kalıyor. Bütün bu özelliklerinin ve çalışkanlığının ona artık tadını çıkarmaya başladığı bu başarıyı sağlamış olmasına şaşırmamak lazım.

Benim kariyeriminse ailemin, aslında daha çok çocuklarımın ihtiyaçları çerçevesinde şekilleniyor, oysa Jeremy nin kariyeri nereden baksanız tüm hayatı. Tıbbi sorunlara çareler bulmak için atıldığı bu maceradan asla vazgeçmeyip, artık Batı dünyasının neredeyse kanıksadığı bazı buluşların altına imza altı. Bu kadar güçlü bir motivasyon ve güdü ile, bir yuva kurabileceği ve hayatını paylaşabileceği özel birini bulamamış olmasına şaşırmamak gerekiyor. En azından ben böyle birini bulup bulmadığını bilemiyorum. Tıp dünyasının George Clooney’si olarak her zaman karşı cinsten ilgi görmüştür, hep ilgi odağı olmuştur.

Neyse, işte bu yüzden mideme kramplar giriyor, benim yaşımdaki biri için bu çok komik bir şey. Hâlâ böyle liseli kızlar gibi tepki verdiğimden dolayı kendi kendime gülümsüyorum. Bunca yıldan sonra onu yeniden göreceğim için hem heyecanlıyım, hem de gerginim. Üniversite yıllarımızın anıları hâlâ hatırımda ve bunalıp yalnız kaldığım duygusal anlarda, genellikle sabahın erken saatlerinde, beynime üşüşüp bir türlü peşimi bırakmıyorlar…

Bana neler oluyor? Yola koyulmazsam uçağı kaçıracağım!

“Evet çocuklar? Neredesiniz? Gitmeden önce öpücüklere ve kucaklamalara ihtiyacım var, sizi tam on gün görmeyeceğim!” Hepimiz birbirimize sarılıp kucaklaşıyoruz. Onları hayattan daha çok sevdiğimi söyleyip, hepsine vahşi batıda o kaçak canavarı arayacakları gezide harika bir macera yaşamalarını diliyorum. Rivayete göre son zamanlarda Tasmanya canavarını sahiden de görenler olmuş. Eh, elbette onu tekrardan keşfedecek kişiler ancak bir grup okul çocuğu olabilirdi! Saçma biliyorum ama, ben bile çocukların heyecanına ve iyimserliğine kendimi kaptırıyorum.

“Kendinize dikkat edin,” deyip geri dönmelerini ve maceralarını dinlemeyi iple çekeceğimi söylüyorum.

Taksimin kapının önüne geldiğini belirten korna sesini duyunca, bir eksiğim var mı, ihtiyacım olan her şeyi almış mıyım diye son bir kontrol yapıyorum. Sonunda, kelebekler kanat çırpmaktan vazgeçtikleri için mutluyum. Çocuklarıma gözü gibi bakmasını ve güvende olduklarından emin olmasını söylerken dudaklarım neredeyse kocamın yanağına değiyor. O anda, ilişkimizin ne zaman bu kadar sıradanlaştığı ve platonikleştiği düşüncesi geçiyor aklımdan… Aklımda bu konuyu uzun uzun düşünemeyecek kadar çok şey var, bu yüzden de kocam bavulumu vazifeşinas bir şekilde arabaya yerleştirirken onlara harika bir macera diliyor, sonra da çocuklarıma taksinin camının arkasından el sallayıp öpücükler yolluyorum ve taksi havalimanına gitmek üzere yola koyuluyor.

“Odaklan, odaklan, odaklan!” diyorum kendi kendime ama pek bir işe yaramıyor. Bugün, kafamın içi tamamen karmakarışık ve aklım başka bir yerde, bu da çok garip. Kaptan pilotun havanın güzel olduğunu, problemsiz bir uçuş yaşayacağımızı ve gecikme olmayacağını söylediğini işitiyorum. Hostesler, her uçuşta olduğu gibi bana kemerimi takmamı ve tepsimi yerine sabitlememi söylüyorlar. Bunu ben de biliyorum elbette. Bu davranışlarına sinirlenmemi kendim bile garipsiyorum. Ama elbette, olay çıksın istemediğim için bana söyleneni harfiyen yerine getiriyorum. İsteksizce notlarımı kaldırıp uçak yavaş yavaş piste doğru ilerlerken bir an gözlerimi kapatıyorum ve Jeremy’nin yüzü, o güzelim yanakları ve duman yeşili dipsiz kuyulara benzeyen gözleri zihnimde canlanırken her nefeste göğsümün yavaşça inip kalktığını fark ediyorum… Dudaklarının usulca boynumu öptüğünü… Parmaklarının meme uçlarımı okşadığını… Sonra da onları sertleştirip beni çıldırtana kadar onlarla oynadığını hayal ediyorum…

Ben ne yapıyorum? Birden beynimin el frenini çekmiş gibi duruyorum. Bu çok saçma. Kendimi içinde bulunduğum ana dönmeye zorluyorum ve o anda havalanmış olduğumuzu ve kemer işaretlerinin söndüğünü fark ediyor ve rahat bir nefes alıyorum. Artık sunumuma geri dönebilirim. Kendi kendime konsantrasyonumun böyle bozulmasına izin vermemem gerekliğini telkin ediyorum.

Disiplinli olma konusunda iyiyimdir, diyorum kendi kendime. Gayet düzenli bir evim, bir kariyerim ve hayatım var Ailemi ve işimi seviyorum ve bütün bunları elde edebilmek için çok çalıştım. Doktor Alexandra Blake. Hem ticari hem de psikoloji bilimiyle ilgili alanlardaki çalışmalarımla, iş dünyası ile akademik hayat arasında bir köprü kuruyorum. Bu bileşim şimdiye kadar benim için fınansal olarak çok yararlı oldu ve ben yaptığı işi seven ve mesleğine tutkuyla bağlı şanslı insanlardan biri olduğum için Tanrıya şükrediyorum. Kendi kendime konuştuğum, telkinlerde bulunduğum yeter… Bugün yapacağım sunuma odaklanmalıyım.

Bir kez daha birkaç saat içerisinde yaklaşık 500 kişiye yapacağım sunumumun başlığı hakkında düşünüyorum. Bu gerçek kafama dank edince birden aklım başıma geliyor. Birkaç soru eklemek ve bazı konu başlıklarını tartışmaya açarak düşünmelerini sağlamak geliyor aklıma. Bu fikirler hoşuma gittiği için oturumun sonunda kullanmak üzere defterime aşağıdaki notları alıyorum.

–         Sizce zihniyetinizin oluşmasında görsel algınız ne kadar rol oynuyor?

–         Dünyanızı algılamak için görme duyunuza ne kadar ihtiyaç duyuyorsunuz?

–         Görme duyunuz olmasa onun yerini hangi duyunuz alırdı? Neden? Nasıl?

Yapılan araştırmalar görsel bir duyum olan vücut dilinin insanlar arasındaki iletişimin yüzde doksanını oluşturduğunu ortaya koyuyor ki, bu da bu tarz soruların önemini daha da artırıyor.

Artık daha sakinleşmiş ve kendimi işime vermiş durumdayım. Uçuşun geri kalanı sorunsuz geçiyor ve Sydney Üniversitesine vaktinde varıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıOyuna Var mısın?; Avalon Üçlemesi 1
  • Sayfa Sayısı296
  • YazarIndigo Bloome
  • ISBN9789752115989
  • Boyutlar, Kapak14x22 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAltın Kitaplar / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur