Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Bir yıl önce, Alex Towne’nın cesedi bulundu.
Bir ay önce, annesi Alex’i sokakta gördü.
Bir hafta önce, David Raker onu aramaya karar verdi.
Şimdi ise, bu kararı almamış olmayı diliyor.

Mary Towne’nın oğlu Alex, altı yıl önce ortadan kaybolmuştur. Beş yıl sonra nihayet ortaya çıkar, ancak bir arabanın enkazı içindeki yanmış bir ceset olarak. Kayıp insanları araştıran dedektif David Raker işi almak istemez çünkü bunun, oğlunun anılarına takılıp kalmış mutsuz bir annenin yaşadığı göz yanılsaması olduğunu düşünür. Fakat kendi kaybının kapanına kısılmış olan Raker, istemeyerek de olsa işi kabul eder. Büyük bir hata yapmıştır.

Raker derinlere indikçe Alex’in hayatının, annesinin sandığı gibi masum bir hayat olmadığını keşfeder. Alex’in geçmişinde, hiçbir zaman ortaya çıkmaması gereken bazı sırlar gömülüdür. Ve bu sırları korumak için cinayet işlemeye kararlı, karanlık ve tehlikeli bir adam peşindedir artık.

Kısa zamanda Raker, ölümden daha beter şeyler olabileceğini öğrenecektir.

***

1

Bazen, son günlerine doğru, tişörtümün uçlarından çekiştirerek uyandırırdı beni. Gözleri kavanozdaki bilyeler gibi oynar, sesi onu yukarı kaldırmam için bana yalvarır gibi çıkardı. Çektiği acıya rağmen bu hissi severdim çünkü bir günü daha atlattı demekti bu.

O son aylarında derisi, kemiklerinin arasına sıkıca gerilmiş bir tuvale benzemişti. Şakaklarındakiler dışında saçlarının tamamını kaybetmişti. Ama bunu hiçbir zaman umursamamıştım, hiçbir şeyi umursamamıştım. Bana, onunla ilk tanıştığım zamanki hâliyle bir gün ya da son zamanlarındaki hâliyle ömrüm boyunca Derryn’a sahip olmak arasında bir seçim yapma şansı verilseydi, bir an bile durup düşünmeden son zamanlarındaki hâlini seçerdim. Çünkü onsuz bir hayatı düşündüğüm anlarda zorla nefes alıyordum.

İlk kitleyi fark ettiğinde otuz iki yaşındaydı, benden yedi yaş küçüktü. Dört ay sonra süpermarkette düştü. On sekiz yıllık gazeteciydim, ikinci kez metro istasyonunda düştükten sonra, istifa edip serbest çalışmaya ve seyahat etmemeye başladım. Çok zor bir karar olmamıştı. Beni üçüncü kez arayıp da bu kez düşüp öldüğünü söylediklerinde dünyanın öbür ucunda olmak istemiyordum.

Gazeteyi bıraktığım gün, Derryn beni Kuzey Londra’daki bir mezarlıkta kendisi için seçtiği yere götürdü. Mezarına, ardından dönüp bana baktıktan sonra gülümsedi. Bunu çok net hatırlıyorum. Fazlasıyla acı dolu bir gülümseme ve korku… Bir şeyleri kırıp dökmek, bütün hislerim uyuşana dek yumruk atmak istiyordum. Bunun yerine elini tutup onu kendime çektim. Her ne kadar zamanımız kalmışsa, bunun her saniyesini kıymetini bilerek geçirmeye çalışıyordum.

Bir işe yaramadığı ortaya çıktığında, kemoterapiye bir son vermeye karar vermişti. O gün ağladım; çocukluğumdan beri belki de ilk kez, gerçekten ağladım. Ama geriye dönüp baktığımda, doğru kararı vermişti. Hâlâ daha, bir parça onuru vardı. Hastane ziyaretleri ve kemoterapi ardından iyileşmeye çalışmanın çaldığı zaman olmayınca hayatımız biraz daha normal bir hâle gelmiş, bu bir süreliğine de olsa yaşamak için heyecan verici bir yol olmuştu. Çok fazla okuyor, dikiş dikiyordu; ben de duvarları boyamak ya da odaları tamir etmek gibi bazı ev işleriyle ilgileniyordum. Kemoterapiyi bıraktıktan bir ay sonra, bir çalışma odası yapabilmek için biraz para biriktirmeye başlamıştım. Derryn’ın da bana hatırlattığı gibi, çalışmak için ayrı bir yere ihtiyacım vardı.

Hiç iş gelmiyordu gerçi. Nadiren gelenler de çoğu zaman hatır işi oluyordu. Seyahat etmek istememem karşıma son çare olarak bunu çıkarmıştı. Her zaman nefret ettiğim türden bağımsız bir yazara dönüşmüştüm. Bunun başıma geleceğinin farkında olsam bile, olmak istediğim kişi bu değildi fakat her günün sonunda Derryn benim için her şeyden daha önemli oluyor, onu bırakmanın gün geçtikçe daha zor olacağını fark ediyordum.

Derken bir gün eve geldim ve salondaki masanın üzerinde bir mektup buldum. Derryn’ın arkadaşlarının birinden geliyordu. Kadın umutsuz bir hâldeydi. Kızı ortadan kaybolmuştu ve bu durum polisin pek umrundaymış gibi görünmüyordu. Yardım edebileceğini düşündüğü tek insan bendim. Yaptığı teklif olağanüstüydü; birkaç telefon açmanın karşılığında hak edeceğimden fazlaydı ama bu fikir karşısında tuhaf bir hisse kapılmıştım. Paraya ihtiyacım vardı ve başkentte de birkaç gün içinde kızı bulabilecek kaynaklarım… Ancak, eski hayatımı yeni hayatıma karıştırmak istediğimden emin değildim. Herhangi bir bölümünü geri istediğimden bile emin değildim.

Böylece hayır dedim. Mektubu arka bahçeye götürürken, Derryn yüzünde hafiften imalı bir gülümsemeyle sandalyesinde yavaşça sallanıyordu.

“Bu kadar komik olan ne?”

“Ne yapman gerektiğinden emin değilsin.”

“Eminim,” dedim, “Eminim ki bunu yapmamalıyım.”

Kafasını salladı.

“Sence yapmalı mıyım?”

“Senin için harika olur.”

“Ne, kayıp çocukların peşine düşmek mi?”

“Senin için harika olur,” dedi. “Bu şansı kaçırma, David.”

İşte böyle başladı.

Şüphelerimi, öfkem ve hüznümle bastırıp kızı üç gün sonra Walthamstow’daki tek odalı bir evde buldum. Ardından daha fazla iş geldi. Daha fazla kayıp çocuk… Arkamda bıraktığım kariyer dalgalarının yeniden yükseldiğini görebiliyordum. Sorular soruyor, telefonlar açıyor, izleri takip etmeye çalışıyordum. Gazeteciliğin pis işlerini, inceleme yapma ve araştırma kısımlarını her zaman yazı yazmayı sevdiğimden daha çok sevmiştim. Bir süre sonra, bu işler için yoğun kaçışlarımdan şikâyet etmememin sebebini anlamıştım. Süreç, takibin gidişatı, hep aynıydı. Kayıp insanların izini sürmek genellikle ilgi duymakla alakalıydı. Polisin evini terk etmiş her çocuğun izini sürmek için yeterince vakti yoktu ve sanıyorum ki ilk etapta çocukların neden ortadan kaybolduğunu anlamakta bazen zorlanıyorlardı. Çoğu bir şeyleri kanıtlamak için evinden ayrılmıyordu. Ayrılıyorlardı çünkü hayatları kontrol edilemez bir hâl alıyordu ve bununla başa çıkabilmelerinin tek yolu kaçmak oluyordu. Ardından, bir daha asla denemeye bile kalkmayacakları tuzaklara düşüyorlardı.

Yılın her günü kaybolan yüzlerce çocuğa rağmen, onları bulmaya çalışarak hayatımı kazanmak istediğimden emin değildim. Bunu gazetecilik gibi bir meslek olarak görmemiştim hiç. Ne var ki, bir süre sonra gerçekten para gelmeye başlamıştı. Derryn, evin önündeki yolun sonunda bir yerde bir büro tutmam için beni ikna etmişti; dışarı çıkmam için ve bunun da ötesinde, sanırım beni evde yaptığım işin dışında bir meslek edinebileceğime inandırmak için çaba harcıyordu. Buna uzun dönem planı diyordu.

İki ay sonra, öldü.

2

Büromun kapısını açtığımda içerisi soğuktu ve yerde dört tane zarf duruyordu. Mektupları masanın üzerine fırlatıp jaluzileri açtım. Sabah güneşi, Derryn’ın etraftaki fotoğraflarını gözler önüne sererek içeriye doldu. Bir tanesini, en beğendiğimi, Florida’daki tenha bir liman şehrinde çekilmiştik. Kumlar kıvrılarak denize doğru uzanıyor, sahilden hemen sonra, selofan kâğıdı gibi şeffaf denizanaları, etrafa serpiştirilmişçesine suyun üzerinde dalgalanıyordu. Akşam güneşinin altında Derryn çok güzel görünüyordu. Gözleri mavi-yeşil bir ışık saçıyordu. Burnunun üstünde ve elmacık kemiklerinin kıvrımları boyunca çilleri vardı. Sarı saçları güneşten parlamış, kollarına kadar tüm cildi bronzlaşmıştı.

Masama oturup resmi kendime doğru çektim. Onun yanında gözlerim ve saçlarım daha koyu gözükürdü. Çenemde ve yanaklarımda tıraş zamanı gelmiş sakallarım uzanıyordu. Bir metre doksan yedi santimlik boyumla yanında kule gibi yükseliyordum. Resimde onu kendime doğru çekmiş, başını göğsüm ve kollarım arasına almıştım. Bedeni bedenime yaslanmıştı.

Fiziksel olarak o zamankinin aynısıydım. Zaman buldukça vücut çalışıyor, görünüşümle gurur duyuyordum. Hâlâ çekici görünmek istiyordum ama belki de geçici olarak, parıltımdan ve izini sürdüğüm insanların anne-babaları gibi gözlerimin ışıltısının birazını kaybetmiştim.

Sandalyemde dönüp fotoğraflara baktım. İzini sürdüğüm insanlara…

Yüzleri arkamdaki mantar panonun tamamını kaplıyordu. Her boşluğu… Her bir köşeyi… Masamın arkasında Derryn’ın hiçbir resmi yoktu.

Sadece kaybolanların resmi…

Ben ilk kızı bulduktan sonra, annesi önce Derryn’la birlikte çalıştıkları hastanenin duyuru panosuna, ardından da birkaç dükkânın camına adım ve numaramla birlikte ne yaptığımı anlatan bir ilan asmıştı. Sanırım tek başıma bir şeyler yapmaya çalışıyor olmam düşüncesiyle benim için üzülüyordu. Bazen beni arayıp yardım isteyen insanlar bana hastanede bir ilan gördüklerini söylüyorlardı. Zannediyorum ki o ilanın hâlâ orada olmasından hoşlanıyordum. O koridorlardan oluşan labirentin içinde bir yerde ya da güneşten yanıp sararmış bir hâlde bir dükkânın camında olmasında bir ahenk vardı. Sanki Derryn bir şekilde yaptığım işten besleniyordu.

Günün büyük bölümünü ışıkları kapatıp masamda oturarak geçirmiştim. Telefon birkaç kez çalmıştı ama açmamıştım. Ofisimin içindeki yankısını dinlemiştim. Bir yıl önce tam bugün Derryn’ı evimizden bir sedyeyle alıp götürmüşlerdi. Yedi saat sonra da ölmüştü. Bu nedenle biliyordum ki herhangi bir iş almayı düşünmeye elverişli bir ruh hâlinde değildim. Böylece, saat dördü vurduğunda toparlanmaya başladım.

Tam da o zaman Marry Towne geldi.

Birinin, yavaşça her seferinde tek bir basamak çıkarak merdivenlerden yukarı geldiğini duyabiliyordum. Sonunda ilk kapının mandalı tıklayıp gıcırdayarak açıldı. Ofis kapısından baktığımda bekleme salonunda oturuyordu. Mary’yi birkaç yıldır tanıyordum. Derryn’la birlikte acil serviste çalışmışlardı. Onun da hayatı oldukça ızdıraplı geçmişti. Kocası Alzheimer hastasıydı. Hastalanmadan altı yıl öncesinde oğlu kimseye bir şey söylemeden evi terk etmişti. Sonunda da ölüsü bulunmuştu.

“Merhaba Marry.”

Onu korkutmuştum. Kafasını kaldırıp baktı. Cildi, kırışıkları yüzünden koyulaşmış gibi görünüyordu. Geçirdiği elli yılın her biri yüzünde bir iz bırakmıştı. Bir zamanlar güzel bir kadın olmalıydı fakat hayat onu itip kakmıştı ve şimdi sırtında palto gibi taşıdığı bir kalp acısı vardı. Minyon vücudu hafiften kamburlaşmıştı. Yanaklarından ve dudaklarından yüzünün rengi çekilmeye, saç diplerinde kalın, gri tutamlar belirmeye başlamıştı.

“Merhaba David,” dedi yavaşça. “Nasılsın?”

“İyiyim.” Elini sıktım. “Uzun zaman oldu.”

“Evet.” Başını eğdi. “Bir yıl.”

Derryn’ın cenaze törenini kastediyordu.

“Malcolm nasıl?”

Malcolm kocasıydı. Bana bakıp omzunu silkti.

“Evinden epey uzaktasın,” dedim.

“Biliyorum. Seni görmem gerekiyordu.”

“Neden?”

“Seninle konuşmak istediğim bir şey var.”

Ne olduğunu kafamda canlandırmaya çalışıyordum.

“Sana telefonla ulaşamadım.”

“Doğrudur.”

“Birkaç kez aradım.”

“Bir bakıma…” Dönüp ofisime baktım, Derryn’ın resimlerine. “Şu an benim için biraz zor bir zaman. Özellikle bugün.”

Başını evet anlamında salladı. “Biliyorum. Zamanlama için özür dilerim, David. Sadece… Yaptığın şeyi umursadığını biliyorum. Bu işi… Benim de böyle birine ihtiyacım var, umursayan birine.” Tekrar bana baktı. “İnsanların seni sevmesinin sebebi de bu. Kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorsun.”

“Senin bunu anladığından emin değilim.” Ona baktım, yüzündeki üzüntüyü görebiliyor ve bu konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum. “Bak Mary, şu an hiçbir şeyin izini sürebilecek hâlde değilim. Masamın üstündeki çizgilerin bile…”

Bir kere daha kafasını salladı. “Alex’e olanları hatırlıyor musun?”

Alex oğluydu.

“Elbette.”

“Tüm detayları hatırlıyor musun?”

“Çoğunu.”

“Sakıncası yoksa bir kez daha üzerinden geçebilir miyim?”

Durup baktım.

Lütfen.”

“İçeri geçelim mi?” diye sordum.

Bekleme salonundan çıkarken önden yürüyüp ona yolu gösterdim ve masama döndüm. Duvarlardaki fotoğraflara baktı. Gözleri fotoğrafların üzerinde gezindi.

Bir sandalye çekip, “Oturmaz mısın?” dedim.

Teşekkür etti.

“Evet, bana Alex’ten bahset.”

“Bir yıldan uzun bir süre önce bir araba kazasında öldüğünü biliyorsun.” Usulca konuşuyordu. Ben de tam karşısına oturmuştum. “Ve sarhoş olduğunu da. Babasınınki gibi bir Toyota kullanıyormuş. Yandan bir kamyona çarpınca yoldan elli metre sürüklenerek bir tarlanın ortasına uçmuş. Araba alev alıp yanmış, Alex de… Onu diş kayıtlarından teşhis etmek zorunda kalmışlar.”

Diş kayıtlarından teşhis edildiğinden haberim yoktu.

Kendini toplayıp devam etti. “En kötüsü de neydi biliyor musun? Ölmeden önce, öylece ortadan kaybolmuş olması. Onu beş yıldır görmüyorduk. Bir aile olarak yaptığımız onca şeyden sonra öylece çekip gitmişti.”

“Üzgünüm,” dedim.

“Bana geride bıraktığı tek şey, morgdaki masada yatan bedeninin anısı. O görüntüyü aklımdan asla çıkartıp atamayacağım. Gecenin ortasında gözlerimi açıp yatağımın yanında ayakta durduğunu görmeye alıştım.”

Gözlerinden ateş fışkırıyordu.

“Üzgünüm, Marry,” dedim yeniden.

“Sen Alex’le tanışmıştın, değil mi?”

Bir fotoğraf çıkardı. Alex’le hiç tanışmamıştım, sadece Derryn’dan onun hakkında bir şeyler duyuyordum. Fotoğrafı bana uzattı. Resimde o da vardı, kollarını yirmili yaşlarının başındaki bir gence dolamıştı. Yakışıklı, siyah saçlı, yeşil gözlü, muhtemelen 1,80 boyunda, eskiden sanki bir yüzücüymüş gibi kaslı bir adamdı. Yüzünde büyük bir gülümseme vardı.

“Bu Alex. Alex’ti. Bu onunla çekildiğimiz son resim, Brighton taraflarında bir yerdeydik.”

Başını fotoğrafa doğru eğip gülümsedi. “Evi terk etmeden birkaç gün önce…”

“Güzel bir fotoğraf.”

“Ölmeden beş yıl önce evden ayrılmıştı.”

“Evet, söylemiştin.”

“Tüm o zaman boyunca, ondan bir kez bile haber almadık.”

“Gerçekten üzgünüm, Marry.” Üçüncü kez tekrar ediyordum ama daha fazla şey söylemem gerekiyor gibi hissediyordum.

“Biliyorum,” dedi yavaşça. “Tek umudum olmanın sebebi de bu.”

Ona baktım, şaşkındım.

“Oğlunun ölmesi gerçeğinin üstesinden gelemeyen bir anne gibi görünmek istemem. İnan bana, öldüğünü biliyorum. Ondan kalan şeyi gördüm.” Durdu, ağlayacağını düşünüyordum ama ardından saçlarını yüzünden geriye attı; gözleri korkutucu bir hâl almış, daha fazla odaklanmıştı. “Üç ay önce, işten geç çıkmıştım ve istasyona gittiğimde tren hareket etmişti. Ben vardığımda istasyondan henüz ayrılıyordu. Bir sonraki ise kırk dakikadan önce gelmeyecekti. Daha önce de kaçırmıştım. İstasyonun yakınlarında, kahve içilebilecek bildiğim güzel bir yer var. Treni kaçırdığım zamanlar hep oraya yürürüm. Oturup, önümden dünyanın akmasını izlerim.” Gözleri kısıldı. “Her neyse, üzerinde çalıştığım birkaç işi düşünüyordum. O gün gördüğüm bazı hastaları, ta ki…” Bir an için beni süzdü. Bana güvenip güvenemeyeceğine karar vermeye çalışıyordu. “Alex’i görene dek.”

Kendime gelmem birkaç dakikamı aldı. Kadın ölmüş oğlunu gördüğünü söylüyordu.

“Ben, şey… Ben anlamadım.”

“Alex’i gördüm.”

“Alex’i gördün?”

“Evet.”

“Onu gördüm derken neyi kastediyorsun?”

“Onu gördüğümü kastediyorum.”

Kafamı sallıyordum. “İyi ama nasıl?”

“Sokağın karşı tarafında yürüyordu.”

“Alex’e benzeyen başka birisidir.”

“Hayır,” diyerek yumuşak bir şekilde cevap verdi. Kendine hâkimdi. “Alex’ti.”

“Ama Alex öldü.”

“Öldüğünü biliyorum.”

“Öyleyse o olması nasıl mümkün olabilir?”

“Oydu, David.”

“Bu nasıl mümkün olabilir?”

“Ne düşündüğünü biliyorum,” dedi. “Ama ben deli değilim. Annemi ya da kız kardeşimi görmüyorum. Sana yemin ederim, David, o gün Alex’i gördüm. Onu gördüm.” Oturduğu yerden öne doğruldu. Birden, “Sana ön ödeme yapacağım,” dedi. “Söylediğim şeyin doğru olduğuna seni inandırmamın tek yolu sanırım bu. Sana ön ödemede bulunacağım. Kendi paramla…”

“Bunu bildirdin mi?”

“Polise mi?”

“Evet.”

Tekrar arkasına yaslandı. “Tabii ki hayır.”

“Bildirmelisin.”

“Ne anlamı var?”

“Çünkü bu başına geldi, Mary.”

“Oğlum öldü, David. Sence bana inanırlar mı?”

“Peki, neden benim sana inanacağımı düşündün?”

Odanın etrafına göz atıyordu. “İnan bana, David, çektiğin acının birazını da olsa anlıyorum. Kuzenim kanserden ölmüştü. Pek çok yönden, bu hastalık bütün aileyi beraberinde götürüyor. Çok uzun süre birini önemsiyorsun, onu bir şekilde görmeye, ona sahip olmaya alışıyorsun. Sonra da birdenbire artık orada olmadığında sadece onu değil hayatına taşıdığı hastalığını da kaybetmiş oluyorsun. Alışkanlıklarını kaybediyorsun.”

Gülümsedi.

“Seni Derryn’ı tanıdığım kadar tanımıyorum ama şunu biliyorum: Bana inanman için şansımı denedim çünkü bir an için tersini düşünelim, sen sevdiğin insanı görmüş olsaydın, sen de benim sana inanmam için şansını denerdin.”

“Mary…”

Neredeyse beklediği tepkiyi görmüş gibi bana baktı.

“Polise gitmek zorundasın.”

“David, lütfen.”

“Düşünürsen…”

“Beni bu şekilde aşağılama,” dedi, sesini ilk kez yükseltiyordu. “Her şeyi yapabilirsin ama beni söylediklerim hakkında düşünmemi söyleyerek aşağılama. Son üç ayı başka bir şey düşünerek mi geçirdim sanıyorsun sen?”

“Bu birkaç telefon açmakla halledilecek bir şey değil.”

“Polise gidemem.” Yeniden öne doğru eğildi. Parmaklarını trençkotunun uç kısımlarına geçirmiş, bir şeylerin önüne geçmeye çalışıyor gibiydi.

“Kalbinin derinliklerinde, bunu yapamayacağımı sen de biliyorsun.”

“İyi ama nasıl hayatta olabilir ki?”

“Bilmiyorum.”

“Yaşıyor olamaz, Mary.”

“Bunun nasıl bir şey olduğunu anlayamazsın,” dedi yavaşça.

Başımı salladım. Durdu. Benim gibi, sevdiğiniz birini kaybetmekle sevdiğiniz birinin önce ölüp sonra bir şekilde geri gelmesi arasındaki farkı belirtiyordu. İkimiz de bunun farkındaydık ve bu yüzden de gizliden o kazanmış gibi görünüyordu.

“Oydu.”

“Uzaktaymış, nasıl emin olabilirsin ki?”

“Onu takip ettim.”

“Takip mi ettin? Onunla konuştun mu?”

“Hayır.”

“Yaklaştın mı peki?”

“Okulda futbol oynarken düşüp çenesini yaraladığı zamandan kalan yara izini görebiliyordum.”

“Peki, herhangi bir darp izi gördün mü?”

“Hayır, sağlıklı görünüyordu.”

“Ne yapıyordu?”

“Omzunda bir sırt çantası taşıyordu. Saçlarını kestirmiş. Saçları sana verdiğim fotoğraftaki gibi hep uzun olurdu. Ama onu gördüğümde kısaydı. Farklı görünüyordu, daha zayıftı ama oydu.”

“Ne kadar takip ettin?”

“Bir kilometre kadar… On beş dakikalığına Tottenham Mahkemesi yolu üzerindeki bir kütüphaneye girdi.”

“Orada ne yaptı?”

“İçeri girmedim ki.”

“Neden?”

Duraksadı. “Bilmiyorum. Görüşümden çıkınca, gördüklerime inanmamaya başladım.”

“Dışarı çıktı mı?”

“Evet.”

“O seni gördü mü?”

“Hayır. Metroya kadar takip ettim ve orada izini kaybettim. Neye benzediğini biliyorum. Onu kalabalıkta kaybettim. Onunla sadece konuşmak istemiştim ama kaybettim.”

“Ondan sonra bir daha gördün mü?”

“Hayır.”

Arkama yaslandım. “Üç ay önce mi demiştin?”

Kafasını salladı. “5 Eylül’de.”

“Peki ya Malcolm?”

“Ne olmuş ona?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıParavan
  • Sayfa Sayısı379
  • YazarTim Weaver
  • ÇevirmenDilek Kodal
  • ISBN9786058808591
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21, Karton Kapak
  • YayıneviEphesus / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur