Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

1904 yılında Londra’da galası yapılan Peter Pan oyunu birçok kez sinemaya aktarıldı. 1924 yılında sessiz sinema uyarlamasının ardından, Walt Disney Peter Pan’ı çizgi film haline getirerek ölümsüzleştirdi. Yazarın, oyunun başarısı ardından kaleme aldığı roman, o gün bugün çocuk romanı mı yoksa daha çok yetişkinlere yönelik bir sesleniş mi, tartışılıp duruyor. Peter Pan, yitirilmiş cennete, çocukluğa duyulan hüzünlü özlemi, büyümekten duyulan korkuyla birleştirip her yaş grubundan insanı yüreğinden yakalıyor.

***

ÖNSÖZ

Kaptan Hook (elinizdeki kitapta Kanca James) candüşmanı Peter Pan’a, “Kimsin sen?” diye sorar. Peter Pan cevap verir: “Gençliğim ben, neşeyim!” Barrie’nin Peter Pan adlı yapıtının yorumlanmasına giden yolu açabilecek bir cümledir bu. Aradan geçen yaklaşık yüz yıllık süre içinde İngiliz çocuk ve gençlik edebiyatında klasiğe dönüşmeyi başarmış bu yapıtın tasarımında temel bir benzetmedir bu. Peter Pan için girdiğimiz “sitelerde” büyümeye direnen çocuk, büyümek istemeyen çocuk gibi, yapıtın ana fikrini özetleyen ifadeler ile karşılaştık. Ayrıca “Finding Neverland” (2004) adlı, yazar Barrie’nin hayatından bir kesiti “Peter Pan” oyununun galası çevresinde yansıtan “çiçeği burnunda” film de, “büyümek istememe” temasını öne çıkarmış. Acaba gerçekten büyümek istemeyen bir çocuk var mıdır, yoksa bir kez büyüdükten sonra, geride kalmış çocukluğun özlemi midir, büyümemiş olmak? Yani bir çocukluk, gençlik özlemi değil de, bir yetişkinlik sızısı? Barrie, okurda, gençliğini elden çıkarmak istemeyen Peter Pan’ın bu arzusuna karşı bir anlayış mı uyandırmaya çalışmaktadır? Bu tür sorular çoğaltılabilir. Biz ileride bu soruya bir kez daha dönmek üzere, şimdi yazarın özel hayatından Peter Pan’a uzatabileceğimiz köprüler var mı, ona bakalım.

Elimizdeki bilgilerden, 19. yüzyılın sonuna doğru yazar James M. Barrie’nin, komşusu Arthur ve Sylvia L. Davies çiftinin çocukları olan Georg, Jack ve bebek Peter ile tanıştığını öğreniyoruz. Çocuklara hayran olan Barrie, hemen aileyle tanışma yoluna gitti. Sıklaştırdığı ziyaretlerde Barrie çocuklara masallar, fantastik öyküler anlatma alışkanlığı edindi. Derken bu öyküleri yazıp yayımlamak geldi aklına. Kitaplarımızı izleyen okur, Alice romanlarının kaynağında da benzer bir ilişki bulunduğunu hatırlayacaktır. 1902’de Küçük Beyaz Kuş, yetişkinler için bir kitap kimliğiyle okurla tanıştı. Barrie, komşusu Davies’lerin küçük oğlu Peter’i bu öykülerin birkaçında figür olarak kullandı; Barrie’nin bütün bebekler için geçerli olduğuna inandığı bir şey vardı; onlar bir zamanlar kuştular, dolayısıyla da hâlâ uçabilirlerdi. 1902’de Sylvia’nın dördüncü oğlu Michael doğmuştu. Çocuklara deli gibi düşkün olan Barrie, 1901’de üç büyük çocukla bir çocuk tiyatrosu seyredecek, o anda çocuklar için sahne oyunu yazmayı kafasına koyacaktır. Barrie tiyatro yazmaya yöneldiğinde, 1903 yılında ailenin beşinci çocuğu Nicholas dünyaya geldi. Barrie’nin oyununda Darling ailesini temsil eden beş çocuk (romanda üç çocuk) ile Davies’lerin beş oğlu arasında bağ kurmak zor olmasa gerekir. Ancak “Peter Pan” oyununda karşımıza çıkan Darling’lerin en büyük kızını Barrie, W. H. Henley’in kızı Margaret Henley’den esinlenerek oyuna soktu. Kahramanına Wendy adını vermişti, ama ad o zamana kadar İngiliz kültür ve dil alanında kullanılan bir ad değildi. Barrie’nin oyunu, “Wendy” adının İngiliz adları arasına hızla karışıp kullanılmaya başlanmasına yol açtı.

1904’te Londra’daki Duke of Yorke tiyatrosunda “Peter Pan”ın galası yapıldı. Oyun önce 1905 Nisanı’na kadar oynandı, ardından bir kez daha Noel’de sahnelendi. Oyunun başarısı, “Peter Pan”ın her yılın aralık ayında sahnelenmesini sağlamakla kalmadı, 1914’ten sonra Londra’daki başka tiyatrolar da oyuna sahnelerinde yer vermeye başladılar. Noel’de “Peter Pan” seyretmek, giderek birçok İngiliz ailesinin âdeti haline geldi; 1940 yılı dışında, Londra başta olmak üzere, ülkenin birçok yerinde sahnelenen oyun, ABD’de de büyük ilgi gördü. İlk gösterimi 1905 yılında New York’ta yapılan “Peter Pan,” Amerika’nın en ücra köşelerini gezip geldikten sonra, 1912’de yeniden New York’ta seyirci karşısına çıktı.

Barrie aradan geçen bu süre içinde oyunu roman olarak kaleme almaya karar verdi. 1911’de Peter and Wendy adı altında ilk “Peter Pan romanı” okurla tanıştı. Roman hem İngiltere’de hem de dış ülkelerde büyük bir ilgiyle karşılandı. Ancak bu arada Barrie, Küçük Beyaz Kuş adlı öyküler kitabından seçtiği altı öyküyü Peter Pan in Kingston Garden (Peter Pan Kingston Bahçesi’nde) metninin içine serpiştirerek bu kitabı da vazgeçilmez Noel kitapları arasına sokmayı başarmıştı (1906).

Peter Pan maceralarının kalıcı etkisi, 1924’te Amerikan sinema endüstrisinin konuya el atmasıyla yepyeni bir boyutta gelişmeye başlayacaktı. Dönemin ünlü yıldızları Betty Bronson ve Ernest Torrence, biri Peter Pan ötekisi de Kaptan Hook rolünde, öyküyü sessiz sinema döneminin seyircisine tanıttılar. Ardından sayısız Peter Pan filmi çekildi. Bunlardan en ünlüsü, Peter Pan kahramanlarını çizgilerle (aralarında bu satırların yazarı da bulunmak üzere) seyircinin imaj dünyası içine yerleştiren başarılı Walt Disney yapımı olacaktı (1953). Ancak daha önce (1950), oyun, Batı Yakası Hikâyesi filminin müziğine attığı imza ile sinema seyircisinin hiçbir zaman unutamadığı Leonard Bernstein’ın müziğiyle sahnelenecekti. 1992’de ise Steven Spielberg1 bir kez daha “Hook” başlığıyla Peter Pan’ı sinemaya taşıdı.

Son olarak Marc Forster’ın yukarıda sözünü ettiğimiz “Finding Neverland” (Olmayan Ülkeyi Bulma) adlı, sinemalarımızda kısa süre önce gösterime girmiş filmini sayabiliriz.

J. Barrie 1937’de hayata gözlerini yumdu, Peter Pan’ın her türlü değerlendirilmesinden gelecek geliri Londra Çocuk Hastanesi’ne bağışladı. 1987’de 50 yıllık ‘copyright’ süresi dolunca, Lordlar Kamarası’nın girişimiyle, Peter Pan’ın hakları sınırsız olarak bu hastaneye bırakıldı.

Barrie’nin anlatısı 19. yüzyılın ortasında kendisi de dahil olmak üzere birçok kimsenin çok iyi tanıdığı mitlerin, masal ve serüvenlerin, bunların olay ve kahramanlarının bir tür karışımıydı. Klasik haydut Long John Silver, Stevenson’un2 Define Adası’ndan alınmıştı; Kaptan Hook, Defoe’nun,3 Ballantyne’in4 korsanlarının bir karışımıydı; “Pan” bildiğimiz gibi, Yunan mitolojisinde doğanın içinde dolaşıp duran tanrıdır.

Barrie bu parçaları yan yana getirirken, onları özgün bağlantılarından hemen hemen tamamen sıyırıp yepyeni bir bağlam içine yerleştirmiştir. Başta öfkeli, ter ter tepinen Kaptan Hook olmak üzere, iyice karikatürleşmiş, birer parodi5 figürüne dönüşmüştür her biri. Böyle bir korsan, insanın ödünü patlatmak şöyle dursun, acınası, “fukara”, korsanların bazıları alabildiğine “sevimli” bir etki bırakırlar insanın üzerinde. Kişilerin bu özellikleri olayların içindeki tutum ve tavırlarından çok, bunların birbirlerine yönelik yorumları ile doğrudan anlatıcının açıklamaları üzerinden ortaya çıkar. Örneğin, Kaptan Hook’un o karanlık doğasının içinde, bütün büyük korsanlarda olduğu gibi, feminin (dişi, koruyucu) bir yan da bulunduğu yollu açıklamada olduğu gibi. Kaptan Hook, şeytanın dirilmiş hali olarak tanımlandıktan hemen sonra, “iyi tarza duyduğu” takıntılı merakın açıklanması da böyle bir girişime, yazarın kişiler hakkında verdiği açıklayıcı bilgiye örnek olabilir. “Dürüstlük! Kanca ne kadar yozlaşmış olursa olsun gerçekten önemli olan tek şeyin bu olduğunu biliyordu.” Kızılderililer ile korsanlar arasındaki çatışmanın ardından, ‘Bu olayda uyguladığı taktikler yüzünden Kanca’nın ne dereceye kadar suçlanabileceğine karar vermek tarihçilere kalmış,’ cümlesi de anlatının güldürü boyutlarına taşındığı yerlere örnektir. Burjuva ailesinin zekice alaya alındığı bölümler ise, anlatının kalitesini iyice yükseltirler. Wendy figürü, evin beyine boyun eğmiş ev kadını ve anne rolünü benimsemek zorunda kalmış, bu arada dünyaya çok sayıda çocuk getirmenin yol açtığı fiziksel çöküntüyle, kocasının kendisine ihanet etme olasılığını da hesap etmeye başlamıştır. “Sevgili Peter” diye sormaktan alamaz bir yerde kendini, “Böylesine geniş bir ailem olunca, yıprandım elbette. Ama yerime bir başkasını istemezdin, öyle değil mi?”

Bütün bunların ötesinde, anlatıcı, doğrudan okur ile konuşan biri olarak da karşımıza çıkar. Bir tür masal-hikâye anlatıcısı tekniğiyle, anlatıcı doğrudan dinleyicilere konuşur. 19. yüzyıl çocuk anlatılarına özgü özel bir durumdur bu ve anlatıcının anlattığı öyküye, masala hâkim, oradan çıkarılması gereken dersleri hatırlatma göreviyle yükümlü olduğu anlayışına dayanır. Örneğin, okura, “… iyi ama, bu serüveni anlatmaya henüz karar vermedik ki!” diyebilir. Çeşitli olasılıklar sunabilir ve sonucu zar atarak tayin etmeye bile kalkabilir. “Bu serüvenlerden hangisini seçsek? En iyisi yazı tura atmak. Ben attım!” Hele anlatıcının, bu “yarattığı anlatı dünyasının tamamen kendi elinde olduğu izlenimini veren, her şeyi bilen anlatıcının” okuru da anlatıyı yönlendirmeye kalkması, kendi metni ile oyun oynama hakkını ele geçirmiş bir anlatıcıya (yazara) uç bir örnek oluşturur; çünkü okurlarına, olay figürlerinden biri birlikte öldürmeyi önerir. (“Let us now kill a pirate!” –hadi bir korsan öldürelim!) Anlatısına bir Tanrı gibi hükmeden, yarattığı anlatı dünyasıyla adeta pinpon oynayan anlatıcı, okura, kimi figürlerin, bundan böyle öyküde ortaya çıkmayacağını da hatırlatacak kadar işi ileriye götürür. (“As we shall not see her –the bird– again, it may be worth mentioning/ Onu bir daha görmeyeceğimizi belirtmeye değer!) Anlatıcı işi iyice ileriye götürüp sadece okurunu öyküyü yönlendirmeye katkıda bulunması için davet etmekle kalmaz, doğrudan kendi roman kahramanları ile –figürleri ile– de tartışır: (But my dear madam…).

Burada biraz derleyip toparlamamız gerekiyor. Bir yazar var: J. Barrie. Onu unutalım. Peter Pan romanının bir anlatıcısı var. Anlatıcı üçüncü tekil kişi, her şeyi bilen anlatıcı perspektifini kullanıyor, anlattığı dünya, her edebiyat metni için kaçınılmaz bir özellik taşıyor: Kurmaca (fiktif) bir dünya yaratıyor. Buradaki anlatıcının yarattığı kurmaca dünya, korsanların, Kızılderililerin, perilerin, köpeklerin birbirine karıştığı bir ‘olmayan’ ülke, diyar; özgün adıyla “neverland” (Hiçbir zaman, hiçbir yerde olmamış, olmayacak ülke, diyar). Ama ne yapıyor anlatıcımız, araya giriyor, okura sesleniyor, “gel şunu birlikte öldürelim!” diyor, kimi öyküden çıkarsak diye soruyor. Yetmiyor, neyi anlatsam diye işi kuraya, zara bırakıyor; sonunda da gidip kendi kurmaca dünyasının figürleri ile tartışıyor. Peki bütün bunların sonucunda nasıl bir içeriksel tablo çıkıyor ortaya? Geleneksel anlatı, bu kurmaca dünyanın iç bütünlüğünü bozmamak için elinden ne gelirse yapmak zorundadır. Romancı, anlattığı, yarattığı dünya ile istediği gibi oynamak şöyle dursun, tersine, o dünya kendi anlatısına yön veren belirleyici bir nesnellikmiş gibi bir izlenim yaratmakla yükümlüdür. Burada tam tersi oluyor. Deneyimli, yetişkin okur, bu kopuklukları algılayıp kendince düşünedursun, çocuklar bir masalcı baba tekniğiyle kendilerine sunulan, aralara girmenin iyice belirgin olduğu anlatımda, masalın, hikâyenin anlatımına atfettikleri gerçek olma özelliğini kuşkusuz burada da aramaktadırlar; ancak anlatıcının çeşitli seçimlerle ikide birde araya girdiği ve “ben anlatıyorum, anlatmasam, seçmesem bu şu yok!” anlatımındaki müdahaleleri, kurmacanın bütünlüğünü ve inandırıcılığını yok ediyor olabilir. Barrie, genç okura, kurmacanın kendi gerçekliğini kuran mantığını terk etme çağrısı mı yapıyor istemeden? Yoksa çok sevdiği çocuklara, “anlatılan eninde sonunda bir yazarın buluşu, kurmacasıdır” diye uyarılar mı yapıyor? Cevabı zor birçok soru var burada. Yoksa, anlattığı dünyanın düşselliğini, kurmacalığını hatırlatıp dururken, “ben büyüyemedim, ama sizler büyüyün” mü demek istiyor?”

Ben buradayım, diyen anlatıcı, müthiş ironik,6 parodiler geçidi yapan bir dille anlatıyor öyküsünü. Söylediklerinde, ironinin gerisinde ciddi düşünceler yer alıyor; seçtiği figürlerin birer karikatür olduklarını bilip bunun tadını çıkartabilmek için, onların özgün halini bilmek, tanımak şart.

Şimdi bütün bu söylediklerimiz, Barrie’nin tercih ettiği o çok özel anlatım tarzı; kurmacanın bütünlüğünün ikide birde bozulup, yazarın, “unutmayın anlatan, kuran benim” demesi, ironi, parodi, karikatür gibi üslup araçlarının sıkça kullanılması, genç ve deneyimsiz okurun, romanın bu bölümlerinden herhangi bir anlam çıkartamama olasılığını güçlendiriyor. Yoksa bir çocuk romanı yazar gibi görünüp, gerçekte yetişkin, anlatı sorunlarıyla haşır neşir bir okur kitlesini mi hedef alıyor Barrie? Kurnaz, alaycı, her şeyle dalga geçen bir okur katmanı mı bu? Onlar ile konuşmak istediği bölümlerde, genç okur afal afal onu mu seyrediyor? Romanın, Peter Pan’ın sahne oyunu olarak gençler, çocuklar üzerinde yaptığı etkinin “pabucu bile olmamış olması” gençlerin, çocukların yazara verdiği bir cevap olmalı. Bütün bu üslup oyunlarından, zekice esprilerden, yollamalardan arındığında, anlatıda su yüzüne çıkan “fantastik olaylar dizisi” küçük okurların “neverland”e, kurmacanın büyüsüne kapılmasını sağlayan düzlemi oluşturuyor.

Çocukluğa Hüzünlü Veda mı?
Girişte Barrie’nin “büyümek istemeyen çocuk” temasını işlerken, hedefinin kimler olduğunu sormuştuk. Çocuklar mı, yetişkinler mi? Sinemanın büyümeyen çocuğu ya da yetişkin çocuğu Steven Spielberg, Peter Pan’ın en azından sinema versiyonuna yollamalar yaptığı (uçan bisikletlerle Ay’ın fonundaki çocuklar) “E.T.”de, yetişkinlerin, çocukların fantezi dünyalarına, porselen dükkânına giren fil gibi daldıklarını söylüyordu. Fantastik olan, onlar için olsa olsa, cisimleştiği yerde, aklın kuru yöntemleriyle analiz edilebilecek bir tehlike nesnesiydi (Uzaylı yaratığın incelenmesi ve karantinaya alınması). “Finding Neverland” filminde romanın/ oyunun yazarı Barrie (Johny Deep), çocuklardan Georg’un, annesiyle ilgili kaygılarını dile getirişini dinledikten sonra ona, “Artık çocuk değilsin, yetişkin biri oldun şimdi” der. Büyüme, sorunları kavrama, onlarla baş etmeyi öğrenmedir bir bakıma; hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelebilmeyi becermektir. Büyüme bir yitirmedir elbette; en başta da, çocuğun o fanteziler, hayaller dünyasının bir “olmayan ülke” olduğunu kavramasıdır. Ama büyümek istemeyen çocuk var mıdır? Hatta, gencin, çocuğun bütün çabası, bir an önce olgun görünmeye, olgunlaşmaya yönelik değil midir? Öyleyse Peter Pan, ergenlik üzerinden yetişkinliğe giden yoldaki insanlardan çok, hayatın gerçeklerinin cenderesinde çocukluğun olmayan ülkesini özlemle arayanlara mı seslenmekte? Ölümünden kısa bir süre önce Barrie, Peter Pan hakkında şöyle bir açıklama yapar: “Peter Pan’ı yazışımın ardından bunca zaman geçtikten sonra, onun hakiki anlamını kavradım. Büyümeye yönelik beyhude çabalar.” “Finding Neverland”de Barrie, kardeşinin ölümünün ardından onun kıyafetlerine büründüğü bir gün gerçek anlamda annesinin dikkatini çekebildiğini de söyler. Yaşam öyküsünün bir verisi mi, senaryonun bir eklemesi mi, tespit etmek imkânsız. Ama sorunsuz bir çocukluk dönemine duyulan özlem ile, büyümeyi bir türlü başaramayan, oyun ile, hayal ile gerçeklik arasındaki çizgide sallanıp duran bir yazarın armağanıyla karşı karşıya bulunduğumuza hiç şüphe yok!

Veysel Atayman
Mayıs 2005, İstanbul

PETER PAN

I

PETER ÇIKIP GELİYOR

Biri dışında, bütün çocuklar büyür. Büyüyeceklerini de çok geçmeden öğrenirler. Wendy de bunu şöyle öğrenmişti: İki yaşındayken bir gün bahçede oynuyordu, bir çiçek daha koparıp çiçekle birlikte annesine koştu. Küçük kız epeyce şirin görünüyor olmalıydı ki, Bayan Darling elini göğsüne koyup, “Ah, keşke sonsuza kadar böyle kalabilsen!” diye haykırdı. Bu konuda aralarında geçen konuşmanın hepsi buydu, ancak Wendy artık büyümek zorunda olduğunu biliyordu. İki yaşına basan herkes öğrenir bunu. İki yaş, sonun başlangıcıdır.

14 numarada oturuyorlardı ve Wendy dünyaya gelene dek, evdeki en önemli kişi annesiydi. Annesi, romantik düşünceleri ve çok tatlı, alaycı dudakları olan hoş bir hanımdı. Romantik düşünceleri, Doğu’ya özgü, hayret verici, birini açtığınızda içinde bir diğerini bulduğunuz minnacık kutulara benziyordu; kaç kutu açarsanız açın, geriye daima bir tane daha kalıyordu ve onun tatlı, alaycı dudaklarında Wendy’nin asla alamadığı, tam da dudağının sağ üst köşesinde göze çarpan bir öpücük vardı.

Bay Darling’in Bayan Darling’i kazanması şöyle olmuştu: Bayan Darling genç bir kızken delikanlılık çağında olan birçok bey, onu sevdiklerini aynı zamanda fark etmişler ve Bay Darling hariç hepsi evlenme teklifinde bulunmak için kızın evine koşturmuşlardı. Bay Darling ise bir araba tutarak herkesten önce eve

————

1     Steven Spielberg (1947-): Gişe rekorları kıran filmleriyle tanınmış ABD’li sinema yönetmeni ve yapımcısı.
2     Robert Stevenson (1850-1894): İskoç şair ve yazar.
3     Daniel Defoe (1660-1731): İngiliz romancı ve gazeteci. Robinson Crusoe en tanınmış yapıtlarındandır.
4     Robert Ballantyne (1828-1894): Mercan Adası romanıyla tanınan İngiliz yazar.
5     Parodi: Ciddi sayılan bir eserin bir bölümünü veya bütününü alaya alarak, biçimini bozmadan ona bambaşka bir öz vererek biçimle öz arasındaki bu ayrılıktan gülünç etki çıkaran oyun biçimi.
6     İroni: Edebiyatta, asılı anlamın gizlendiği ya da sözcük anlamlarıyla çeliştiği sözel biçimiyle kullanılan teknik; biriyle ya da bir olayla alay. İronik: İroni özelliği taşıyan.

“Peter Pan” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıPeter Pan
  • Sayfa Sayısı208
  • YazarJ. M. Barrie
  • ÇevirmenDerya Atakan
  • ISBN9786053540526
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur