Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Yaşlı ağaç oymacısı Geppetto, akrobat gibi sıçrayıp taklalar atan bir tahta kukla yapmaya karar verir. Ortaya gerçek çocuklar gibi hareket edip davranan haşarı bir kukla çıkar. Ele avuca sığmayan, yaramazlıkta yaşıtlarına taş çıkartan Pinokyo başını durmadan “belalara” sokar. Tahta çocuk maceradan maceraya sürüklenir, okulu “kırıp” bir kukla gösterisine katılır, kurnaz tilki ile kedinin tuzağına düşer, sirke satılır, sonuçta iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, yalan ile doğruyu ayırt etmeyi öğrenip babası ile birlikte “normal” hayatın içine döner.

Pinokyo: Her çocuk bir gün büyür.

***

ÖNSÖZ

YARAMAZ BİR KUKLANIN ARAYIŞLARI…

“Söz veriyorum. Ben de iyi bir çocuk
olmak istiyorum. Babam benimle
gurur duysun istiyorum.”

Pinokyo deyince herkesin belleğinde aynı görüntü canlanır. Üçgen şapkası, tahta bacakları, upuzun burnuyla şu bildiğimiz kukladır Pinokyo; başka türlüsü olamaz!

1881-82 yılları arasında, Roma’da yayımlanan bir gazetenin çocuk sayfalarında sürekli olarak yer alan bir dizi maceranın kahramanı olarak doğduğu halde, 1940’da Walt Disney stüdyolarında çizgi film kahramanı olarak çocuk-büyük hepimizin tanıdık olduğu görsel kimliğine kavuşan Pinokyo, acaba yazarın hayalindeki Pinokyo ile aynı mıydı? Kim bilebilir?

Pinokyo’nun yazarı Carlo Collodi, aslında yazarın gerçek adı değil… Yazar Carlo Lorenzini, birçok başka yazar gibi, kendisine yeni bir isim seçmiş ve kitaplarını, Carlo Collodi adıyla yayımlamış. (Tom Sawyer’in yazarını Mark Twain olarak bilsek de, aslında yazarın gerçek adının Samuel Clemens olduğunu kaç kişi bilir acaba? Alice Harikalar Diyarında adlı kitabın yazarıolarak bildiğimiz, Lewis Carroll’ın gerçek adının Charles Ludwidge Dodgson olması gibi…)

Collodi, İtalya’nın Tuscany kentine bağlı küçük bir köyün adı aslında. Carlo Lorenzini, annesinin doğum yeri olması nedeniyle bu köyün adını seçmiş ve 1856’dan itibaren bu isimle yazmış.

Carlo Lorenzini, aşçı bir babanın ve hizmetçilik yapan bir annenin oğlu olarak, 1826 yılında, İtalya’nın Floransa kentinde doğdu. Çocukluğunun büyük bölümünü Collodi köyünün sokaklarında (yaramazlık yaparak!) geçirdi; belki de Pinokyo’nun bu denli canlı ve yaşayan bir karakter olmasının nedeni buydu; o kukla, biraz da yazarın kendisiydi…

Okuduğu okullarda, dini eğitimin yanı sıra, müzik ve edebiyat eğitimi aldı; yabancı diller öğrendi.

Yazın dünyasına, daha 20’li yaşlardayken, tanınmış bir kitabevinin kataloğuna kitap tanıtımları yazarak girdi. Ardından, L’Italia Muscale adlı dergiye yazılar yazmaya başladı. Başka birçok gazeteye yazılar yazarken, bir yandan kendi yayımladığı Il Lampione ve daha sonra La Scaramuccia adlı mizah dergilerini çıkarttı. Ancak bu dergiler, hükümet tarafından sansürlenip kapatıldı.

Lorenzini, gazeteciliğinin ve kitap eleştirmenliğinin yanı sıra, başka dillerden kitap çevirileri yapıyordu. Peri masallarının Fransızcadan çevirisi o kadar başarılı oldu ki, yayıncısı, özgün masallar yazmayı deneyip denemeyeceğini sordu. Lorenzini’nin ilk masalı olan Giannettino, didaktik türde başarılı bir masal oldu.

Büyükleri memnun etmenin çok güç olduğunu gören Lorenzini, bundan böyle artık çocuklar için yazmaya karar verdi…

1881’de Roma’da bir gazetede editörlük yapan arkadaşına, tahta bir kuklanın macerasını anlatan kısacık bir olay kurgusu yolladı. Acaba gazetenin çocuk bölümüne bu kuklayla ilgili saçma sapan öyküler yazsa, tutar mıydı?

Editör teklifi kabul etti. Pinokyo’nun ilk macerası yayımlanır yayımlanmaz, çocuklar tarafından büyük bir beğeni kazandı. 1881-82 tarihlari arasında Pinokyo’nun tüm öyküleri gazetede yayımlandı, 1983’te de kitabı basıldı, kapış kapış satıldı.

Pinokyo, basit bir kukladan öte bir karakter aslında. Yaramaz bir çocuk görüntüsünün ardında, döneminin sosyal yapısını ve kültürünü yansıtırken, o dönemdeki yetişkinlerin çocuklara bakış açısına ve beklentilerine de bir ayna tutuyor.

Pinokyo’nun yazıldığı dönemdeki eğitim anlayışına bakılacak olursa, çocuklar uslu olur, söz dinlerler; büyüklerinin dediklerini yapar; asla yalan söylemezler… Oysa hangi çocuk yetişkinlerin kalıplarına uymuş, onların koyduğu çerçeveye sığabilmiştir ki? Lorenzini, Pinokyo adlı kuklayı yaratırken, ona yaramaz, söz dinlemeyen, haylaz, tembel, üstelik de “yalancı” bir kimlik vermiş. Pinokyo yalan söylediğinde burnu uzuyor, uzuyor; öyle ki, Pinokyo kapılardan sığamıyor!

Yalan söylediklerinde, büyüklerin bunu her zaman anlayacağı, uzayan bir burun simgesiyle bütün çocuklara hatırlatılmak istenmiş olabilir diye düşünmeden de edemiyor insan. Ve kuklaya yüklenen özelliklerle, öte yandan kuklanın başına gelenlerle, toplumsal düzene uymamanın, yetişkinlerin öğütlerine kulak asmamanın ne denli kötü sonuçlar doğuracağı mesajı da açık açık veriliyor çocuklara.

Kuklanın, yanlışlardan hareketle doğruları bulma ve gerçek bir “cici” bir çocuk olma sürecinde yaşadıkları, insanın yaşamında, çocukluktan olgun bir kişiliğe geçişive topluma uyumusimgeliyor.

Selahattin Dilidüzgün, Çağdaş Çocuk Yazını (Morpa, 2003, İstanbul) adlı kitabında, Pinokyo’nun, bazı eğitsel amaçlara öncelikle yer vermesine rağmen, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ilk fantastik örneklerden sayılabileceğini belirtiyor. “Pinokyo 1890’lı yıllarda Avrupa’daki eğitim anlayışını yansıtan en önemli kitaplardan biridir. 19. yüzyılın sonlarında yetişkinlerin toplumsal doğrularını çocuğa öğretmek çocuk eğitimi anlayışının temelidir. Pinokyo her ne kadar günümüz eğitim ve yazın anlayışına ters düşse de, yine de kitabın dünya çocuk klasikleri arasındaki yeri yadsınamaz. Çünkü kitabı salt davranış biçimi benimseten, otoriter eğitim boyutuyla görmek yanlış olacaktır. Yapıtta düşsel öğeler masal gibi kendi içine kapalı bir mantıkla işlenmez, tersine, gerçek yaşamla köprüler aralıksız olarak kurulmaya çalışılır. Bunun ötesinde, fantastik çocuk kitaplarının en önemli özelliklerinden biri olan eğlendirme ve güldürme işlevi sürekli canlı tutularak okurun ilgisi çekilir.”

Pinokyo, bazı eğitsel amaçlara öncelik vermesine rağmen, yüz yılı aşkın bir süredir popüleritesini yitirmeden, çocuklar tarafından çok sevilerek okunan bir klasik… Gerek kitaplarıyla, gerek filmleri ve oyunlarıyla hayatımızın bir parçası olmasının nedeni, ilginç öyküsü ve içerdiği fantastik öğeleri kadar, hiç kuşkusuz Pinokyo’nun, aslında hepimizin içindeki o yaramaz çocuğa ayna tutuyor olmasındandır… Bizler de her yeni günle birlikte, Pinokyo gibi “Artık iyi kalpli bir çocuk olduğum için çok mutluyum!” diyeceğimiz günleri bekliyoruz…

Kaynak: Selahattin Dilidüzgün, Çağdaş Çocuk Yazını, Yazın Eğitimine Atılan İlk Adım, Morpa, 2003, İstanbul.

Aytül Akal
Temmuz 2004, İstanbul

PİNOKYO

I

Nasıl olduysa oldu; marangoz
Kiraz Usta, çocuk gibi ağlayıp gülen
bir odun parçası buldu.

Bir zamanlar…

“Bir kral varmış!” diyecekler hemen, benim küçük okurlarım.

Hayır, çocuklar, yanıldınız. Bir zamanlar bir odun parçası vardı.

Hem öyle özel bir odun da değildi bu, sıradan bir odun parçasıydı. Hani şu kışın ateş yakıp odaları ısıtmak için sobalara ve şöminelere atılan odun parçalarından biriydi.

Nasıl oldu bilmiyorum, ama günlerden bir gün, bu odun parçası kendini yaşlı bir marangozun dükkânında buluverdi. Marangozun asıl adı Antonio Usta’ydı. Burnunun ucu her zaman olgun bir kiraz gibi kıpkırmızı ve parlak olduğundan, ona Kiraz Usta derlerdi.

Kiraz Usta bu odun parçasını görünce, birden neşelendi ve sevincinden ellerini ovuşturarak kısık sesle söylendi:

“Bu odun parçası tam da zamanında elime geçti. Bundan harika bir masa bacağı yaparım şimdi ben.”

Ve hemen işe koyuldu. Kabuğunu sıyırıp düzeltmek için iyice bilenmiş keseri eline aldı, havaya kaldırdı, tam indirecekti ki… kolu havada asılı kaldı, çünkü yalvararak konuşan incecik bir ses duymuştu:

“Vurma bana!”

İşte o anda Kiraz Usta’nın, o iyi kalpli yaşlı adamın şaşkınlıktan ne hale geldiğini varın siz düşünün! Bu ince sesin nereden gelmiş olabileceğini anlamak için, şaşkın bakışlarla odanın dört bir yanına bakındı, ama kimseyi göremedi! Tezgâhın altına eğilip baktı, kimse yoktu; her zaman kapalı duran dolabın içine, alet edevat dolabına ve talaş sepetine baktı, yine kimse yoktu; son olarak dükkânın kapısını açıp bir de sokağa göz attı, orada da kimsecikler yoktu! E, öyleyse?

“Anlaşıldı,” dedi o zaman, bir yandan gülerek; bir yandan da peruğunu kaşıyarak. “Bana öyle geldi herhalde. Neyse, ben işime devam edeyim.”

Keseri eline aldı ve bütün gücüyle odun parçasına vurdu.

“Of! Canımı acıttın!” diye sızlanarak aynı ince ses bağırdı.

Kiraz Usta bu defa olduğu yerde donup kaldı. Korkudan yuvalarından fırlamış gözleri, açık kalan ağzı, çenesine kadar sarkan diliyle sirk soytarısına benzemişti. Dili yeniden çözülünce, korku içinde titreyerek ve kekeleyerek konuşmaya başladı:

“Ahlayıp vahlayan bu ince ses nereden gelmiş olabilir, acaba? Burada kimsecikler yok ki! Çocuk gibi ağlayıp sızlanmasını bilen bu şey sakın şu odun parçası olmasın? İnanamıyorum! İşte şu: Diğer odunlar gibi sobaya attığımız sıradan bir odun parçası. Ateşe attın mı, bir tencere fasulyeyi güzelce kaynatabilir… E, öyleyse? Sakın, içeriye biri saklanmış olmasın? Burada biri varsa eğer, hapı yuttu demektir. Ben ona gününü gösteririm!”

Böyle diyerek iki eliyle yakaladığı gibi zavallı odun parçasını hiç acımadan odanın duvarlarına vurmaya başladı.

Ağlayıp sızlanan bir ses var mı diye de durup kulak kabartmayı ihmal etmedi. İki dakika bekledi, ses yoktu; beş dakika, on dakika, yine ses yoktu!

“Anladım,” dedi o zaman peruğunu kaşıyıp, kendini gülmeye zorlayarak. “Olmayan sesler duymaya başladım herhalde ben! Neyse, işime bakayım!”

Çok korkmuştu. Korkusunu yenmek için, bir şarkı mırıldanmayı denedi.

Bu arada keseri bir yana bıraktı ve odun parçasını temizlemek için eline rendeyi aldı. Ama rendeyi bir aşağı bir yukarı sürterken, aynı ince ses bu kez gülerek:

“Yeter! Gıdıklıyorsun beni!” demez mi?

Bu kez zavallı Kiraz Usta yıldırım çarpmışçasına olduğu yere yığılıverdi. Gözlerini açtığında kendini yerde buldu.

Yüzü allak bullak olmuş, burnunun her zaman kıpkırmızı olan ucuysa korkudan iyice morarmıştı.

II

Kiraz Usta odun parçasını dostu Geppetto’ya
hediye eder. Geppetto dans etmeyi, kılıç
kullanmayı, cambaz gibi takla atmayı bilen,
olağanüstü bir kukla yapmak istemektedir.

Tam bu sırada kapıvuruldu.

“Girin, girin!” diye bağırdı marangoz, ayağa kalkacak gücü kalmamıştı.

Etrafa neşe saçan bir ihtiyar içeri girdi. Geppetto’ydu bu. Kızdırmak istedikleri zaman, çocuklar onu “Püskül” diye çağırırlardı; mısır püskülüne benzeyen sarı bir peruğu vardı çünkü.

Geppetto çabucak kızardı. Ona “Püskül” diyenin vay haline! Bir anda vahşi bir hayvana dönüşürdü, işte o zaman onu tutmak imkânsızlaşırdı.

“İyi günler, Antonio Usta,” dedi Geppetto. “Orada oturmuş ne yapıyorsunuz öyle?”

“Karıncalara sayı saymayı öğretiyorum.”

“Tanrı yardımcınız olsun!”

“Sizi buraya hangi rüzgâr attı, dostum Geppetto?”

“Rüzgâr değil, ayaklarım attı beni buraya. Sizden bir iyilik isteyecektim, onun için geldim, Antonio Usta.”

“Buyrun, emriniz olur,” diye karşılık verdi marangoz, dizlerinin üzerinde doğrularak.

“Bu sabah aklıma bir fikir geldi de…”

“Neymiş o?”

“Tahtadan, güzel bir kukla yapmayı düşündüm; ama öyle sıradan bir kukla değil, dans etmesini, kılıç

“Pinokyo” için 2 yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıPinokyo
  • Sayfa Sayısı224
  • YazarCarlo Collodi
  • ÇevirmenDuygu İnelmen
  • ISBN9786053540519
  • Boyutlar, Kapak12x21, Karton Kapak
  • YayıneviBORDO SİYAH / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur