Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

1. BÖLÜM

Jamie Meldon gözlerini hızla ovaladı ama bilgisayar ekranına tekrar baktığında bunun hiçbir faydasının olmadığını fark etti. Saatine göz attı, neredeyse sabahın ikisiydi. Çok yorgundu. Elli yaşındaydı ve artık gece boyu süren bu çalışmalara dayanamıyordu. Ceketini sırtına geçirip alnından aşağı düşen, seyrelmeye başlamış saçlarını arkaya doğru iteledi.

Evrak çantasını toplarken, geçmişten çıkıp gelen o sesi düşündü. Yapmamalıydı ama aramıştı, konuşmuşlardı. Ardından da buluşmuşlardı. Hayatının bu kısmının tekrar eşelenmesini istemiyordu. Yine de bir şeyler yapması gerekecekti. Yaklaşık on beş yıl boyunca serbest avukatlık yapmıştı, ama artık hükümet adına çalışıyordu. Sabah ola hayır ola, bekleyecekti. Bu her zaman işe yarardı.

On yıl önce, New York’ta çok başarılı ve yüksek gelirli bir savunma avukatıydı, Manhattan yeraltı dünyasının en aşağılık adamlarından bazılarına yasal açıdan destek olmuştu. O günler kariyerinin en keyifli dönemiydi ve aynı zamanda da en aşağılık anlarını temsil ediyordu. Hayatının kontrolünü kaybetmiş, karısını aldatmış ve nefret edeceği bir insan haline gelmişti.

Karısı yaklaşık altı aylık ömrünün kaldığını söylediğinde, Meldon’un kafasına bir şeyler sonunda dank etmişti. Evliliğini tekrar canlandırmış ve eşinin ölümün üstesinden gelmesine yardımcı olmuştu. Ailecek güneye taşınmışlardı ve son on yıldır, suçluları savunmak yerine onları hapse yolluyordu. Ekonomik durumu her ne kadar iç açıcı olmasa da, yaptığı şeyler ona doğru görünüyordu. Binadan çıktı ve evine doğru yöneldi. Başkentte sabahın ikisinde dahi hayat vardı ancak otobandan çıkıp semtine uzanan ara sokaklarda seyretmeye başladığında etraf sakinleşti ve Meldon kendisini çok daha uyuşuk hissetti. Dikiz aynasından yansıyan, yanıp sönen mavi ışıklar onu kendine getirdi. Evinden ancak sekiz yüz metre ilerdeydi ve her iki taraftan ağaçlarla sınırlandırılmıştı. Aracını kenara çekip beklerken, eli resmi belgelerin bulunduğu cüzdanına doğru kaydı. Çok yorgun olduğu için içinin geçtiğinden ya da arabayla yalpaladığından endişelendi.

Arabaya yaklaşan adamları gördü. Üniformalı değillerdi ve üzerlerinde de üç çeyrek büyüklüğündeki ayın altında kolalı beyaz gömleklerini göze çarpar derecede gün yüzüne çıkartacak kadar koyu renkli takım elbiseleri vardı. Hepsi yaklaşık bir metre seksen santim boyunda olan adamların; atletik yapıları, güzelce tıraş edilmiş yüzleri ve kısa saçları vardı, en azından ay ışığı altıda bu kadarını ayırt edebiliyordu. Sağ eliyle cep telefonunu kavrayarak, 911’i tuşladı ve başparmağını arama tuşunun üzerinde tuttu. Penceresini indirdi, tam kimliklerini çıkartıp göstermek üzereydi ki adamlardan biri öne doğru atıldı.

“FBI, Bay Meldon. Ben özel ajan Hope, bu da ortağım özel ajan Reiger.”

Meldon kimlik kartına baktı ve sonra ardından adamın elini ani bir hareketle silkeleyişini seyretti, deri cüzdanın bir sonraki bölmesinde tanıdık bir FBI rozeti belirdi. “Anlamıyorum, tüm bunlar ne için Ajan Hope?”

“E-postalar ve telefon görüşmeleri efendim.”

“Kiminle?”

“Bizimle gelmeniz gerekiyor.”

“Ne? Nereye?”

“WBO’ya.”

“Washington Bölge Ofisi’ne mi? Neden?”

Hope, “Sorgulamaya,” diye karşılık verdi.

“Sorgulama mı? Ne hakkında?”

“Bize sadece sizi alıp getirmemiz söylendi, Bay Meldon. Müdür muavini sizinle konuşmak istiyor.”

“Yarına kadar bekleyemez mi? Ben bir Birleşik Devletler avukatıyım.”

Hope’un canı sıkılmış gibiydi. “Öz geçmişinizden tamamen haberdarız. FBI’dan geliyoruz.”

“Elbette, ama ben yine de…”

“Eğer istiyorsanız direktör yardımcısını arayabilirsiniz efendim, ama bize sizi hemen getirmemiz emredildi.”

Meldon iç çekti. “Pekâlâ. Sizi arabamla takip edebilir miyim?”

“Evet, ama ortağımın da sizinle gelmesi lazım.”

“Neden?”

“İyi eğitimli ve silahlı bir ajanın yanınızda olması kötü bir şey değildir, Bay Meldon.”

“Tamam.” Meldon telefonunu tekrar cebine soktu ve yolcu kapısının kilidini açtı. Hope aracına doğru ilerlerken, Ajan Reiger Meldon’un yanına oturdu. Meldon diğer aracın peşine takıldı ve D.C.’ye doğru yolculuklarına başladılar.

“Ofisime gelmiş olmanızı dilerdim. Şehirden daha yeni geldim.”

Reiger gözlerini diğer araçtan ayırmadı. “Bu kadar geç bir saatte neden dışarıda olduğunuzu sorabilir miyim efendim?”

“Söylediğim gibi, ofisimde çalışıyordum”

“Pazar gecesi, bu kadar geç bir saatte mi?”

“Benimki sabah dokuz akşam beş türü bir iş değil. Ortağınız telefon görüşmeleri ve e-postalardan bahsetti. Benim yaptığım aramalardan mı, yoksa bana gelenlerden mi bahsediyordu?”

“Belki ikisi de değildir.”

Meldon, “Ne?” diye haykırdı.

“Şubenin intel bölümüne pislik dünyadan her zaman söylenti ve dedikodu gelir. Hakkında kovuşturma açılan biri sizden intikam almaya çalışıyor olabilir. Ve sizin New York’ta çalışırken bazı müvekkillerinizde pek iyi bir etki bırakmadığınızı da biliyoruz. Bu da o sektörden geliyor olabilir.”

“Ama bu on yıl önceydi.”

“Çetelerin hafızası kuvvetlidir.”

Meldon korkmuş göründü. “Eğer dışarıda bir yerlerde zayıf anımı kollayan bir deli varsa, ailem için koruma istiyorum.”

“Evinizin önüne içinde iki ajan olan aracı çoktan yerleştirdik.”

Potomac’ı geçip, D.C.’ye girdiler, birkaç dakika sonra ise WBO’ya yaklaştılar. Öndeki araç hızla sola dönüp dar ara yoldan aşağı inerken Meldon da onu takip etti.

“Neden bu yolu kullanıyoruz?”

“Bize doğrudan WBO’ya uzanan, zemini sertleştirilmiş tünelle birlikte kullanılabilecek yeni bir yer altı garajı açtılar. Bu yol daha hızlı ve yedi yirmi dört şubenin gözetimi altında. Şu günlerde kimin kimi izlediğini kim bilebilir ki? El Kaide’den Timothy McVeigh vakasına kadar bir göz gezdir bakalım.”

Meldon ona gergin bir tavırla baktı. “Anladım.”

Bunlar Jamie Meldon’un dudakları arasından dökülen son kelimelerdi.

Büyük bir ayak arabanın frenlerine basarken muazzam bir elektrik şoku onu sersemletti. Eğer Meldon omzunun üzerinden dönüp bakabilseydi, Reiger’in eldiven giydiğini ve bu eldivenlerin dışarı uzanan iki sivri ucu olan küçük siyah bir kutunun etrafına kapandığını görebilirdi. Seğiren Meldon üstüne doğru yığılırken Reiger araçtan indi.

Diğer araç ilerde durdu ve Hope ikinci arabaya doğru koştu. Meldon’u kaldırıp dışarı taşıdıktan sonra, yüzü büyük çöp konteynerine bakacak şekilde duvara yasladılar. Hope ucunda susturucusu olan tabancasını çekip, öne doğru bir adım attı. Namluyu Meldon’un başının arkasına yasladı ve tek bir el ateş ederek adamın hayatını sonlandırdı.

Cesedi kaldırıp çöp konteynerine attılar. Reiger ölen avukat’ın aracına bindi. Ortağını takip ederek dar sokaktan çıktı, sola döndü, ardından Meldon’un cesedi çöplerin arasına iyice gömüldükten sonra kuzeye yöneldi.

Reiger telefonundaki hızlı arama tuşuna bastı. Telefon tek bir çalışın ardından yanıtlandı. Reiger, “İşlem tamam,” dedi. Ardından telefonu kapattı ve cebine attı.

Telefonun ucundaki adam da aynısını yaptı.

Ağır evrak çantası sakat bacağına baskı yapan Jarvis Burns, asfaltın karşısına geçen, metal basamakları tırmanan ve bekleyen uçağa giren güruha yetişmek için çabaladı.

Beyaz saçlı ve buruşuk yüzlü diğer bir adam arkasına dönüp ona doğru baktı. Bu Milli İstihbarat Direktörü Sam Donnelly’ydi ve bu da onu Amerika’nın bir numaralı casusu konumuna sokuyordu.

“Her şey yolunda mı, Jarv?”

Burns, “Mükemmel, Direktör Bey,” dedi.

On dakika sonra Air Force One, Maryland’deki Andrews Hava Üssü’ne dönmek üzere gecenin karanlığına doğru uzandığında gökyüzü bulutsuzdu.

2. BÖLÜM

“Altmış sekiz… altmış dokuz… yetmiş.”

Mace Perry’nin göğsü yere değdi ve son şınavları tamamlamak için tekrar doğruldu. Sıkı kol kasları bu büyük çabadan dolayı titredi. Uzandı, alnından aşağı ter süzülürken havayı hırslı bir şekilde içine çektikten sonra döndü ve mekiğe başladı. Yüz. İki yüz. Sayıyı kaçırmıştı. Bunu bacak kaldırma egzersizi takip etti; karın kasları beş dakika sonra artık haykırmaya başlamıştı, ama Mace hissettiği acıya rağmen egzersize devam etti.

Bunu barfiks takip etti. Yedi tane çekebildi. Ardından çenesini yirmi üç kez çubuğun üzerine çıkarttı, omuz ve kollarındaki kaslar toparlanıp dar birer kordon halini aldı. Son bir endorfin yüklü öfke çığlığıyla ayağa kalktı ve koca odanın etrafını bir, iki, on, yirmi kez turlamaya başladı. Hızını her adımla birlikte, tişörtü ve şortu tenine yapışacak derecede ıslanana kadar hızını artırdı. Bu güzel bir histi ama diğer yandan da saçmalıktı çünkü pencereler hâlâ demirliydi. Bunlardan kaçamazdı, en azından üç gün daha. Eski bir basket topu alıp bacakları arasında birkaç kez zıpladıktan sonra, yaklaştı. Bu duvarlardan birine vidalanmış eğreti arkalığa asılı filesiz bir basket potasıydı. İlk atışını yaptı, turnikeye girerek topu çembere bıraktı, ardından sola doğru dört buçuk metre hareketlendi, döndü ve ikinci atışını gerçekleştirdi. Etraftan dolanıp turnikeye girdi ve önce üçüncü, ardından da dördüncü atışını yaptı. Yirmi dakika boyunca tekniğine odaklanıp şu anda nerede olduğunu unutmaya çalışarak atış üzerine atış yaptı. Son sınıfta, liseler arası eyalet şampiyonasında yaptığı üzere, Mace Perry’nin maçı kazandıran sayısıyla birlikte kalabalıktan yükselen gürültüyü dâhi hayal etti.

Daha sonra, derinlerden gelen bir ses, “Olimpiyatlar’a mı hazırlanıyorsun, Perry?” diye gürledi.

Mace topu bırakıp dönerken, “Bir şey deniyorum,” diyerek bakışlarını elinde cop olan, iriyarı, üniformalı kadına çevirdi. “Belki de akıl sağlığımı.”

“Pekâlâ, o koca kıçını hücrene geri sokmayı dene. Mola zamanın bitti.”

Mace otomatikman, “Tamam, dedi. “Şimdi gidiyorum.”

“Orta düzey güvenlik, hiç güvenlik olmadığı anlamına gelmez. Beni duydun mu!”

Mace, “Duydum,” dedi.

“Burada uzun süre kalmayacaksın, ama hâlâ benim ellerimdesin. Anladın mı?”

“Anladım!” Mace, sanki içinde yaşayan sakinleri yeterince depresyonda değilmişçesine metalik griye boyanmış beton bloklardan yapılmış koridordan aşağı yavaşça koştu. Koridor, tepesinde görüş alanı yaratmak için açılmış kare şeklinde gözetleme deliği olan metal bir kapıyla sonlandı. Diğer taraftaki muhafız kontrol panelinde bir düğmeye bastı ve çelik panel tıkırtıyla açılmaya başladı. Mace karşı tarafa geçti. Beton bloklar, çelik tüpler, sinirli suratların dışarıya baktığı küçük pencereleri olan sağlam kapılar. Gitmek için bir tıkırtı. Geri girmek için bir tıkırtı. Hükümet konutlarını ve üç meydanın lüks rahatlığını bedavaya kullanmanın tadını çıkartan kendisinin ve diğer üç milyon Amerikalının hapsedildiği yere hoş geldiniz. Yapmanız gereken tek şey kanunlara karşı gelmek.

Muhafızın kim olduğunu görünce dudakları arasından sadece iki kelime döküldü. “Lanet olsun.”

Bu yaşlıca bir adamdı, ellili yaşlardaydı, solgun görünen ve hastalıklıymış gibi duran bir teni, bira göbeği vardı. Keldi, dizleri çıtırdıyordu ve sigara tiryakisi birinin harap olmuş ciğerlerine sahipti. Belli ki Mace idmana çıktığında gelmiş, burada görev yapan muhafızla nöbet değiştirmişti ve Mace bunun nedenini biliyordu. Adam onu gözüne kestirmişti ve Mace zamanının büyük çoğunluğunu ondan sıvışmak için harcıyordu. Adam onu birkaç kez yakalamıştı ve bu karşılaşmalardan hiçbiri hoş olmamıştı.

“Yemek öncesi duş almak için dört dakikan var Perry!” diye lafı yapıştırdı ve iri cüssesini Mace’in geçmesi gereken geçide doğru kaydırdı.

Mace adamın yanından hızla geçmeyi deneyip başarısızlığa uğrarken, “Bunu önce de başardım,” dedi. Adam onu hızla arkaya doğru çevirdi. Mace avuçlarını duvara yaslayarak kendini olacaklara hazırlarken ağırlığını kızın üzerine verdi. Kırk beş numara botlarını Mace’in otuz altı numara çelimsiz tabanlarının altına doğru iteledi; Mace artık sırtı bel vermiş bir halde parmak uçlarında yükselmekteydi. Sürtünmeyi ve ardından da adamın etli ellerinin kalçasını kavrayarak köpek stilinde kendisine doğru çektiğini hissetti. Onu tepedeki güvenlik kamerasının kör noktalarından birine sürüklemeyi başarmıştı.

“Elle arama yapma zamanı,” dedi. “Siz hanımlar her zaman bir yerlere bir şeyler saklarsınız, öyle değil mi?”

“Öyle mi yaparız?”

“Çevirdiğiniz dümenleri bilirim.”

“Sizin de söylediğiniz gibi, sadece dört dakikam var.”

Adam eğilerek kulağına, “Senin gibilerden nefret ediyorum,” dedi.

Camels ve Juicy Fruit karışımı nasıl da bir koku oluşturmuş. Adam tek elini göğüslerine doğru kaydırarak gözlerinden yaşlar getirtecek kadar sert sıktı.

Tekrar, “Senin gibilerden nefret ediyorum,” dedi.

Mace, “Evet, bunu gerçekten de görebiliyorum,” diye karşılık verdi.

“Kes sesini!”

Adamın parmaklarından biri, şortunun üzerinden kalçasının ayrığını bir aşağı bir yukarı yokladı.

“Orada silah filan yok, yemin ederim.”

“Sana sesini kes dedim!”

“Sadece gidip duş almak istiyorum.” Hatta şimdi her zamankinden de fazla.

Adam, çatallı bir ses tonuyla, “Eminim öyledir,” dedi. “Eminim istiyorsundur.” Tek eli sağ kalçasında, diğeri poposundayken, botlarını tabanlarının altında daha da ileri doğru iteledi. Sanki artık Mace on santim topukları olan bir ayakkabı filan değil de bir sandalet giyinmiş gibiydi.

Gözlerini kapattı ve başka şeyler düşünmeye çalıştı. Adamın dünyevi zevkleri oldukça basitti; fırsatını yakaladığında birilerine izinsiz dokunmak ya da ereksiyonunu bir pilice sürtmek. Dış dünyada bu tür bir girişim ona demir parmaklıkların arasında en az yirmi yıl kazandırırdı. Ancak içerde bu durum klasik bir dedikodudan öteye gitmez, DNA izi olmaksızın kimse ona inanmazdı. İşte, Bira Göbekli bu işi bu yüzden elbiselerinin gerisinden gerçekleştiriyordu. Ve bu pisliğe atılan bir yumruk ona hapiste geçirilecek ekstra bir yıl daha kazandırırdı.

Adam işi bitince, “Sen bir şey olduğunu zannediyorsun, öyle değil mi? Oysa 245 numaralı mahkûmdan başka bir şey değilsin, sen busun. Blok B’deki hücrede. Sen busun. Başka bir şey değil,” dedi.

Mace elbiselerini düzeltip, Bira Göbekli’ye en kısa zamanda akciğer kanseri tanısının konması için dua ederken, “Ben buyum,” dedi. Aslında yapmak istediği tek şey silahını çekip adamın beynini –tabii eğer şans eseri küçücük de olsa varsa– dağıtıp arkadaki gri duvarlara yapıştırmaktı.

Duşa girdiğinde vücudunu sertçe ovalayarak yıkadı, bu burada yapılan doğal bir şeydi. Burada olan bitenleri daha gelişinin ikinci gününde kavramıştı. Kadının suratını dağıtmıştı. Tenha ya da süresi kısıtlı yerlerden uzak durması Mace’in diğer mahkûmlar tarafından sevilmesini sağlamamıştı. Onu imtiyazlı bir kaltak olarak etiketlemişlerdi ve bu kişinin sahip olduğu ya da olmadığı haklarının tümünün hücre temsilcisi tarafından belirlendiği bir yerde olabilecek neredeyse en kötü şeydi. Yaklaşık iki sene sonra hâlâ dimdik ayaktaydı ama bunu nasıl başardığından tam olarak emin değildi.

Acele etti, artık geçen her bir dakika değerliydi. Özgürlüğe kalan zamanını geri saymaya başlamıştı, hem büyük bir beklenti, hem de korku içindeydi çünkü duvarın bu tarafında ıstırap dışında hiçbir şey garanti değildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıSadakatin Rengi
  • Sayfa Sayısı558
  • YazarDavid Baldacci
  • ÇevirmenE. Özlem Gültekin
  • ISBN9786053480754
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviMartı Yayınevi / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur