Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Her şey bitti derken… Sadece bir tesadüf yetebilir…

“Ben bir nehrin akıntısına kapılmıştım, o ise kıyıda kalmıştı.” Adam’ın, Mia’yı aşkıyla hayata döndürmesinin ve Mia’nın, onun hayatından çıkmasının üzerinden üç yıl geçmiştir…

Artık ülkenin bir ucunda yaşayan Mia’nın Juilliard’da yıldızı gittikçe parlamaktadır. Adam ise Mia’nın gidişinin ardından onun için yazdığı şarkılarla grubunun dünya çapında ünlenmesini sağlamıştır. Fakat elde ettiği başarılar, içindeki boşluğu doldurmaya yetmez.

Sonunda şans, sadece bir geceliğine yollarını kesiştirir. Mia’nın, evi gibi gördüğü New York’u gezerlerken birlikte geçmişe gidip kalplerini geleceğe… ve birbirlerine açacaklardır.

“Unutulmaz.”
-Romantic Times-

“Olağanüstü… Eğer Yaşarsam’ın hayranları bu kitabı da ellerinden düşüremeyecek.”
-SLJ-

“Terk edilmenin ve yeniden alevlenen aşkın muhteşem bir tasviri.”
-USA Today-

“Yeniden hayat bulan karakterlerin acı dolu geçmişleri ve şimdiki yaşamları hikâyeye derinlik katıyor; okuyucular bu kitabı bir çırpıda bitirecek.”
-Kirkus Reviews-

“Yürek sızlatacak kadar güzel.”
-Family Circle-

H”Forman, çoksatan Eğer Yaşarsam’ı aynı derecede, hatta daha güçlü bir hikâyeyle sonlandırıyor.”
-Publishers Weekly-

“Sürükleyici, acıklı ve romantik.”
-Bookpage-

“Yürek burkan bir hikâye… iki gencin aşkındaki olgun derinliği ve yoğunluğu yakalamayı başarmış.”
-Booklist-

“Buram buram aşk kokuyor.”
-The Horn Book-

“Mükemmel.”
-VOYA-

“Gerçek duygular güzeldir… ve bu kitapta onlardan çokça var.”
-MTV.com, Hollywood Crush-

***

KADERİN BİR CİLVESİ Mİ!

Bakışlarımı tekrar aşağı indirdim ve onun gözlerini gördüm. Eskiden onları gördüğüm biçimde değil; her köşeyi dönünce, her yeni günün başında göz kapaklarımın ardında… Seviştiğim her kızın, o gözlere sahip olduğunu hayal etmekten de farklıydı. Hayır, bu defa gördüğüm gerçekten onun gözleriydi. Karşımda tepeden tırnağa simsiyah giysiler içinde, yorgun bir çocuk gibi omzuna yaslanmış çellosuyla onun bir fotoğrafı duruyordu. Saçları, klasik müzik müzisyenlerine özgü olduğunu düşündüğüm bir tarzda topuz yapılmıştı. Eskiden de resitallerde ya da oda müziği konserlerinde de saçını böyle toplardı ama yarattığı sert etkiyi yumuşatmak için birkaç saç tutamının yüzüne dökülmesine izin verirdi. Karşımda duran fotoğraftaysa bu saç tutamlarından yoktu. Afişe daha yakından baktım.

GENÇ MÜZİSYENLER KONSER SERİSİ MIA HALL’U SUNAR.

Zor bir zamanda bunu düşünebilirim, Yatağa çakılmama sebep olan acıdan kurtulmak için yalvarırken, Ya da arzum, kararlılığımın gücünü aşmışken, Aşkım özgürlüğüm karşılığında satmayı. Ya da bu gecenin anısını yiyecekle değiştirmeyi isteyebilirim. Bunları düşünebilirim. Ama yapacağımı sanmıyorum.

Edna St. Vincent Millayin “Aşk her şey değildir; ne ettir ne de su” isimli şiirinden.

BİR

Her sabah uyandığımda kendime şu sözleri söylüyordum: Alt tarafi bir gün, katlanman genken sadece yirmi dört saat.

Her gün bu moral verici cümleyi tekrarlamaya ne zaman ya da neden başladığımı bilmiyordum. Kullandığım sözler on iki adımlık bir mantradan farksızdı ve hakkımda yazılan saçmalıktan okuyan herhangi biri, bu tür bir tedaviye ihtiyacım olduğunu düşünecek olsa da ben ruhsal tedavi sürecinde falan değildim. İnsanların, sadece küçük bir kısmını deneyimleyebilmek için böbreklerinden birini feda etmeye razı olduğu türde bir hayat sürüyordum. Yine de kendime o günü de bir sonu olacağını hatırlatma ve nasıl ki dünü atlattıysam bugünü de atlatacağımı söyleyerek moral verme ihtiyacı hissediyordum.

O sabahki moral verici konuşmamın ardından kaldığım otel odasındaki komidinin üzerinde duran minimalist tarzdaki dijital saate baktım. 11.47’yi gösteriyordu; yani benim için henüz sabahın körü sayılırdı. Buna rağmen resepsiyonun uyandırma servisi daha şimdiden iki kez telefonumu çaldırmış, hemen ar­kasından da menajerimiz Aldous benimle kibar fakat ciddi bir telefon görüşmesi yapmıştı. Tamam, sadece bir gün olabilirdi ama bu son derece yoğun bir gün olacaktı.

Yeni çıkan albümümüzün ilk parçasının sadece internetten satın alınabilecek bir versiyonuna birkaç gitar melodisi daha eklemek üzere stüdyoya girecektim. Bu iş, kelimenin tam an­lamıyla bir kandırmacaydı. Aynı şarkı, yeni gitar melodisi ve birkaç vokal efektle daha pahalıya satılacaktı. Sektörde söz sahibi olan adamlar bizlere sürekli, “Bu devirde bir koyup on almayı bileceksin,” diye hatırlatmayı severdi.

Stüdyodaki işim bittikten sonra Shuffle dergisinden bir mu­habire öğle yemeği eşliğinde röportaj verecektim. Bahsettiğim bu iki organizasyon hayatımın geldiği noktayı açıklar nitelikteydi: Ya müzik yapıyordum, ki bunu çok seviyordum ya da yaptığım müzik hakkında konuşuyordum, ki bundan nefret ediyordum. Ama bu ikisi aynı madalyonun iki farklı yüzü gibiydi. Aldous ikinci kez aradığında nihayet üzerimdeki yorgana bir tekme savurup komidinde duran reçeteli ilacı aldım. Endişeye karşı etkili olan bu ilacı sadece gergin olduğum zamanlarda kullan­mam söylenmişti.

Oysa ben neredeyse her zaman gergindim. Gergin olmaya alışmıştım. Ama Madison Square Garden’daki üç konserle turneye başladığımızdan beri başka bir şey hissediyordum. Sanki güçlü ve acı veren bir şeyin içine çekilmek üzereydim. Girdabımsı bir şeyin içine.

Girdabımsı diye bir kelime var mı acaba? diye sordum kendi kendime.

Şu an kendi kendine konuştuğum göre olsa ne olur olmasa ne olur? diye cevapladım ve ağzıma bir çift hap attım. Üzerime bir şort geçirip odanın kapısına çıktığımda bir kahve demliğini beni beklerken buldum. Belli ki oraya benden uzak durması tembihlenen bir otel görevlisi tarafından bırakılmıştı.

Kahvemi içip giyindim ve servis asansörünü kullanarak aşağı indikten sonra otelin yan kapısından dışarı çıktım. Otelin müşteri ilişkileri müdürü büyük bir nezakette bulunup lobideki hayran kalabalığından uzak durabilmem için bana birkaç giriş anahtarı tedarik etmişti. Dışarıda New York’un kavurucu sıcağı tarafından karşılandım. Sıcak, insanı bunaltsa da havanın nemli olması hoşuma gidiyordu. Bu hava bana sürekli yağmur yağan ve en sıcak yaz günlerinde bile gökyüzünü bembeyaz bulutlar kaplayan Oregon’u anımsatıyordu. Bulutların gölgesi, yazın kısa süreceğini ve yakın bir zamanda yeniden-yağmurların başlaya­cağını hatırlatırdı.

Şimdi yaşadığım Los Angeies’da neredeyse hiç yağmur yağ­mıyor ve sıcak bitmek bilmiyordu. Ama kuru bir sıcak olurdu. İnsanlar kurak havayı bu sıcak ve puslu şehrin her türlü aşırılığına bahane olarak kullanırlardı. “Bugün hava kırk derece olmalı,” diye böbürlenirlerdi, “ama en azından kuru bir sıcak var.”

New York’un havası nemliydi ve West Fifties’in on blok ötedeki tenha bir bölgesinde yer alan stüdyoya vardığımda bir şapkanın altına gizlediğim saçlarım terden sırılsıklam olmuştu. Cebimden bir sigara çıkarıp yakarken elim titredi. Son bir yıldır ellerim biraz titriyordu. Geniş çaplı sağlık kontrollerinin ardından doktorlarım bana bu titremenin sinir bozukluğundan kaynaklandığını söylemiş ve yoga yapmamı tavsiye etmişti.

Stüdyoya ulaştığımda Aldous’u dışarıdaki tentenin altında beni beklerken buldum, önce yüzüme, sonra elimdeki sigaraya, ardından bir kez daha yüzüme baktı. Bana böyle dik dik baktı­ğına göre iyi polisi mi yoksa kötü polisi mi oynaması gerektiğini düşünüyor olmalıydı. Berbat görünüyor olmalıydım çünkü iyi poliste karar kıldı.

“İyi sabahlar, Günışığı dedi neşeyle.

“iyi sabahlar mı? Bir sabahın neresi iyi olabilir ki?” Elimden geldiğince şaka yapıyormuş gibi görünmeye çalıştım.

“Aslına bakarsan öğlen oldu. Geç kalıyoruz.”

Sigaramı söndürdüm. Her zamanki halinin aksine son derece kibar görünen Aldous o devasa pençelerinden birini omzuma yerleştirdi. “Sugar  şarkısına, hayranlarının onu tekrar satın al­ması için ihtiyaç duyduğumuz o küçük değişikliği yaparak bir gitar melodisi eklemeni istiyoruz.” Sektörün ne hale geldiğini düşünerek başını iki yana sallayan Aldous güldü. “Sonrasında Shuffle’ın muhabiriyle öğle yemeği yiyeceksin ve saat beş gibi Times İçin düzenlenen Moda Rüzgârı adlı şu organizasyon için grubun diğer üyeleriyle birlikte fotoğraf çekimine katılacağız. Sektörde söz sahibi olan birkaç adamla bir şeyler içtikten sonra ben havaalanına kaçacağım. Yarın da reklam ve satış ekibiyle küçük bir toplantın olacak. Sadece gülümse ve fazla bir şey söyleme. Bütün bunlar bittikten sonra Londra’ya gelene dek yalnız olacaksın.”

Yalnız mı olacağım? Sîzlerle beraberken ailemin sıcak kucağında mı sayılıyorum yani? dedim. Elbette bunu içimden söyledim. Son zamanlarda sık sık kendi kendime konuşuyordum. Zihnimden geçenlerin yalnızca yarısını bile düşünecek olursak, bu belki de iyi bir şeydi.

Ama bu defa gerçekten de tek başıma olacaktım. Aldous o gece grubun diğer üyeleriyle birlikte İngiltere’ye gidecekti. As­lında ben de onlarla aynı uçaktaydım fakat o günün on üçüncü cuma olduğunu fark edince, “Hayatta olmaz!” dedim. Bu turne beni zaten yeterince korkutuyordu ve resmi olarak uğursuz ilan edilmiş bir günde yola çıkarak şansımı daha fâzla zorlama niye­tinde değildim. Bu yüzden Aldous’tan, bana bir gün sonrasına yer ayırtmasını istemiştim. Londra’da bir klip çekecek ve turu­muzun Avrupa ayağına başlamadan önce basınla birkaç görüşme yapacaktık. Bu da görüntü yönetmenimizle hazırlık toplantısı yapmak dışında pek de önemli bir şey kaçırmayacağım anlamına geliyordu. Zaten onun sanatsal görüşünü duymaya da ihtiyacım yoktu. Çekime başladığımızda bana ne söylerse onu yapacaktım.

Aldous’un peşi sıra stüdyoya girip ses geçirmeyen bir odada gitarımla baş başa kaldım. Odadaki camın diğer tarafında yapımcımız Stim ve ses mühendisleri oturuyordu. Aldous da onlara katıldı.

“Pekâlâ, Adam,” dedi Stim, “geçiş müziği ve nakarata birer melodi daha ekleyeceğiz. Amacımız, şarkının can alıcı kısmını daha da etkileyici hale getirmek. Vokalleri miksaj aşamasında değiştiririz.”

“Can alıcı. Etkileyici. Anlaşıldı.” Kulaklıklarımı taktım ve hem akort yapmak hem de biraz ısınmak için gitarımı elime aldım. Aldous’un az önce söylediklerinin aksine kendimi daha şimdiden yapayalnız hissediyor olmamı umursamamaya çalıştım. Ses geçirmeyen bir odada tek başımaydım. Bunu fazla kafana takma, dedim kendi kendime, üstün teknolojiye sahip bir odada ancak bu şekilde kayıt yapılır. Tek sorun, birkaç gece önce Gardenda da aynı şeyi hissetmiş olmamdı. Bir zamanlar alemin bir parçası olan insanlarla birlikte on sekiz bin hayranımızın önünde sahneye çıktığımda kendimi tıpkı bu odada olduğu gibi yapayalnız hissetmiştim.

Yine de daha kötüsü de olabilirdi. Çalmaya başladım. Oturduğum tabureden kalkıp parmaklarımı gitarımın üzerinde gezdirdim ve istediğim tiz sesleri çıkarana dek tellerine vurdum. Daha doğrusu istediğim seslere benzer sesler çıkarana dek. Bu odadaki gitarların değeri büyük ihtimalle yüz bin doları bulurdu ama hiçbirinin sesi benim Les Paul Junior marka emektar gitarımınki kadar güzel değildi. Yıllardır bana hizmet eden bu gitarla ilk albümlerimizi doldurmuş sonra da bir aptallık ya da bir kibir anında onun hayır kurumlan için açık arttırmaya konulmasına izin vermiştim. Sonradan yerini alan gıcır gıcır, pahalı benzerleri ne onun kadar güzel ses çıkarıyordu ne de onun kadar rahata. Yine de elimdeki gitarın sesini yükselttiğimde birkaç saniye için bile olsa kendimi kaybetmeyi başarmıştım.

Ama her şey göz açıp kapayıncaya dek bitti. Kısa bir süre sonra Stim ve mühendisler elimi sıkıp bana turnede bol şans diliyordu. Aldous beni kapıya çıkarıp lüks bit araca bindirdi ve müzik şirketimizin, yapacağımız röportaj için uygun olduğuna karar verdiği SoHo’daki bir otelin restoranına gitmek üzere hızla Dokuzuncu Cadde’den geçtik. Pahalı bir mekânda düşmanca bir şeyler söyleme ya da bağırıp çağırma ihtimalimin azalacağını mı düşünüyorlardı? Yeni yeni ünlenmeye başladığımız dönemde bizimle röportaj yapan kişilerin çoğunlukla hayranımız olan ve hepimizle bir arada görüşüp, müzik hakkında fikir alışverişinde bulunmak isteyen dergi ve blog sahipleri olduğunu hatırlıyordum.

Bu röportajlar çoğunlukla herkesin bağıra çağıra fikrini savunduğu sıradan sohbetlere dönüşürdü. O zamanlar, kullandığım sözlere dikkat etmek gibi bir kaygım yoktu. Ama artık gazeteciler beni ve grubun diğer üyelerini ayrı ayn sorguya çekiyordu. Sanki onlar birer polisti ve suç ortaklarımı yandaki hücrede tutup bizi birbirimizi ele vermeye zorluyorlardı.

İçeri girmeden önce bir sigaraya ihtiyaç duyduğumdan Aldous’la birlikte göz kamaştırıcı öğle güneşi alanda otelin önünde durduk ve etrafımızı, çaktırmadan beni inceleyen bir kalabalık sardı, işte New York’un dünyanın geri kalan kısmından farkı buydu. Dünyanın her yerinde insanlar ünlüleri görebilmek için deli olurdu ama New York’lular, ya da en azından entelektüel geçinip o an bulunduğum SoHo Caddesi gibi yerlerde dolaşan­lar, üç yüz dolarlık güneş gözlüklerinin ardından dikkade onları inceleseler bile ünlüleri umursamıyormuş gibi davranırlardı. Tıpkı az önce Michigan Üniversitesi yazılı eşofman üstleri giyen iki genç kızın yaptığı gibi, taşradan gelenler ünlülerin yanına koşup onlardan imza istediğinde de küçümseyici bir tavır ta­kınırlardı. Söz konusu kızların bu hareketi az ötede duran üç züppeyi de fazlasıyla rahatsız etmiş ve gözlerini devirip acıyan bakışlarını üzerime çevirmelerine neden olmuştu. Sanki sorun kızlardaymış gibi.

“Seni daha iyi gizlemeliyiz, Çılgın Adam,” dedi Aldous heyecanla kıkırdayan kızlar yanımızdan ayrılır ayrılmaz. Bana hâlâ bu şekilde hitap etme hakkına sahip olan tek kişi Aldous’tu. Eskiden bu iki kelime, Wilde’ olan soyadımdan esinlenilmiş basit bir lakaptan ibaretti. Ama günün birinde bir otel odasının…

“Sen Gittiğinde” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSen Gittiğinde
  • Sayfa Sayısı280
  • YazarGayle Forman
  • ÇevirmenMüge Kocaman Özçelik
  • ISBN9786053431336
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013-10

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur