Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Güneydoğu Asya’da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır.
Siyah kanla çizilmiş bir yol.
Korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yol.

PARİS. İlk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun İşaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekanda neler olduğunu anlayacaksınız!
BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi’dir!
Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.

ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!

***

1

Bambular.

Ona, bugüne kadar, hışırtılı yaprakların arasında ve cangıldaki patikalarda hep kılavuzluk etmişlerdi. Sanki her seferinde ağaçlar ona izleyeceği yolu fısıldamışlar, nasıl davranacağını sadece onun duyabileceği bir sesle söylemişlerdi. Ancak bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı. Kamboçya’da. Tayland’da. Ama şimdi Malezya’daydı. Yapraklar yüzüne sürtünmüş, onu çağırmış, ona işaret yollamıştı.

Ama ne olduysa olmuş, sonunda ağaçlar ona cephe almış, aleyhine dönmüştü.

Ve sonunda da onu tuzağa düşürmüşlerdi. Bütün bunların nasıl olup bittiğini bilmiyordu, ama bambular iyice birbirlerine yaklaşmış, dikleşmiş ve geçilemez, aşılamaz bir hücre halini almıştı.

Parmaklarını kapı boyunca dolaştırdı. İmkânsız. Kaplama tahtalarını sökmek için yeri eşeledi. Boşuna. Kafasını yukarı kaldırdı ve sımsıkı palmiye yapraklarından oluşan tavanı gördü. Nefes almayalı ne kadar zaman olmuştu? Bir dakika? iki dakika?

İçerisi hamam gibi sıcak olmuştu. Suratı ter içindeydi. Bütün dikkatini içinde kapalı kaldığı bölmeye verdi: en küçük aralık bile rotang sicimiyle sıkı sıkıya kapatılmıştı. Bu sicimlerden birini çözmeyi başarabilirse, içeri hava girebilirdi. İki parmağıyla denemeye çalıştı: yapacak bir şey yoktu. Birkaç saniye boyunca duvarı tırmaladı, tırnakları kırıldı. Öfkeyle duvarı yumrukladı ve sonunda yere, dizlerinin üzerine çöktü. Geberecekti. O, apne ustası, bu kulübede havasızlıktan ölecekti.

O anda, gerçek tehlikeyi hatırladı. İleri doğru baktı: koyu renkli bir sıvı ona doğru ilerliyordu; ağdalı, ağır, katran gibi bir sıvı. Kan. Az sonra ona ulaşacak, her yanını kaplayacak, onu boğacaktı…

İnleyerek duvarın dibine büzüldü. Ne kadar az hareket ederse, o kadar az havaya ihtiyacı olurdu; havaya duyduğu açlık ciğerlerine acı veriyor, zehir dolu bir kabarcık gibi gırtlağını yakıyordu.

İyice büzüldü ve bir yarık, zayıf bir nokta bulmak umuduyla zemindeki köşeleri takip etti. Bu şekilde, dörtayak üzerinde ilerliyordu, başını çevirip baktı. Kan, ondan sadece birkaç santimetre uzaktaydı. Ulur gibi bağırdı, sırtını bölmenin duvarına dayadı, topuklarıyla döşemeyi itekliyor, geri geri gitmeye çabalıyordu.

Sırtını dayadığı duvarın direnci kırıldı. Birden hücrenin içine toz ve samanla karışık beyaz bir ışık doldu. Onu düştüğü yerden kaldırdılar. Malezya dilinde bağırışlar, emirler duydu. Aşağıda palmiye ağaçlarını, gri kumları ve çivit mavisi denizi gördü. Ciğerlerini patlatırcasma temiz havayla doldurdu. Havada bir balık kokusu vardı. Beyninde iki isim yankılandı: Papan, Çin Denizi…

Adamlar onu sürüklercesine götürürlerken, diğerleri kulübenin kapısında toplaşmış, bir şeyin üzerine çöreklenmişlerdi. Vücudunun her yerine yumruklar inip kalkıyor, zıpkınlar bedeninde delikler açıyordu. Büyük bir soğukkanlılıkla her şeye göğüs geriyordu. Aklında sadece tek düşünce vardı: mademki artık o hücreden kurtulmuştu, onu görmek istiyordu.

Kanın kaynağını, geldiği yeri

Yarı karanlığın içindeki kişiyi.

Gözlerini kulübenin olmayan kapışma doğru çevirdi. Dip tarafta, derme çatma bir direğe kıskıvrak bağlanmış, çırılçıplak genç bir kadın gördü. Vücudunun her yerinde, baldırlarında, kollarında, gövdesinde, yüzünde onlarca yara vardı. Gırtlağı kesilmişti. Genç kadın, kanı ağır ağır, ancak sürekli akacak şekilde doğranmıştı.

O anda gerçeği kavradı: bu korkunç görüntü onun eseriydi. Bağırışlar, suratına inen darbeler arasında ürkütücü gerçeği kabulleniyordu.

O bir katildi.

Bir kan dökücüydü.

Bakışlarını kaçırdı. Balıkçılar kumsala doğru iniyor, öfkeyle onu sürüklüyordu.

Gözyaşları arasında, bir dalın ucunda sallanan ipi gördü.

2

[Özel Haber],

TROPİKLER’DE SERİ CİNAYETLER İŞLEYEN BİR KATİL Mİ?

7 şubat 2003. Yerel saatle, sabahın on biri. Papan’da, Malezya’nın güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bu küçük köyde diğerlerinden farksız sıradan bir gün. Turistler, tüccarlar, gemiciler; hepsi gri kumlarla kaplı büyük plaj boyunca uzanan yolda gidip geliyor. Birden çığlık, bağırışlar yükseliyor. Balıkçılar palmiye ağaçlarının altında rahatsız, kıpırdanıp duruyor. İçlerinden bazıları silahlı: sopalar, zıpkınlar, bıçaklar…

Plajın diğer ucundaki patikaya yöneliyorlar ve küçük bir tepenin eteğinde yer alan ormana doğru tırmanıyorlar. Gözlerinde öfke var. Suratlarındaysa şiddet, öldürme tutkusu… Çok geçmeden başka bir tepeye varıyorlar, burada yöreye has bildik cangıl, yerini bambu ormanına bırakıyor. Artık sakin olmaya çalışıyorlar, sessizce yürüyorlar. Aradıkları şeyi bulmuş gibiler: damı dallarla örtülü bir kulübe. Yaklaşıyorlar. Kapı kapalı. Hiç tereddüt etmeden zıpkınlarını saplayıp kulübenin duvarını söküp atıyorlar.

İçerisi cehennemi andırıyor. Belden yukarısı çıplak bir adam, bir mat salleh (bir Beyaz) kapı eşiğinin yakınında büzülmüş duruyor, trans halinde. Kulübenin dip tarafında bir iskemleye bağlanmış genç bir kadın görülüyor. Vücudunun her yanında yaralar var ve kanıyor. Suç aleti kadının ayaklarının dibinde duruyor bir balıkadam bıçağı.

Balıkçılar suçluyu yakalıyorlar ve kumsala doğru sürüklüyorlar. Bir darağacı hazırlamışlar bile. İşte o anda beklenmedik bir şey oluyor, Papan’ın kuzeyinde on kilometre uzakta yer alan Mersing şehrinden polisler olay yerine varıyor. İhbar alan polisleı bu linç girişimini önlemek için tam zamanında geliyor. Zanlı kurtarılıyor ve Mersing Polis Merkezi’nde gözaltına alınıyor.

Ama asıl şaşırtıcı olan, Singapur sınırından fazla uzak olmayan bu yerde son üç günde gelişen olaylar. Aslında tüm bu olanlar pek şaşırtıcı değil. Güneydoğu Asya’da idam cezası uygulaması var, hem de alelacele yapılan bir yargılama sonucunda. Ama bu kez durum farklı, şüpheli hiç beklenmedik biri. Bir Fransız. Adı Jacques Reverdi ve tanınmış bir kişi. 1977 ile 1984 yılları arasında “serbest dalış” ve “limitli ağırlıkla dalış” dallarında birkaç kez dünya rekoru kırmış, uluslararası çapta eski bir sporcu.

Seksenli yılların ortalarında sporu bıraktıktan sonra Güneydoğu Asya’ya yerleşmiş ve on beş yıldan fazla bir süredir de bu bölgede yaşıyor. Malezya, Tayland ve Kamboçya arasında mekik dokuyor, dalış hocalığı yapıyor, kırk dokuz yaşında. Tanıkların ilk ifadelerine göre, güler yüzlü, sosyal ilişkileri güçlü, ama kıyıdaki küçük koylardan birinde yalnız yaşayan, Robinson Crusoe hayatı sürmekten hoşlanan biri. 7 şubat 2003’te neler oldu? Genç bir kızın cesedi, onun birkaç aydan beri yaşadığı kulübede ne arıyordu? Ve niçin Malezyalı balıkçılar onu kendi elleriyle cezalandırmak istediler?

Jacques Reverdi, 1997’de de Kamboçya’da Linda Kreutz adında genç bir Alman turisti öldürmekten tutuklanmış. Delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Ama olay, o dönemde Güneydoğu Asya’da büyük gürültü kopardığından Papan’a gelip yerleştiğinde artık herkes onu tanıyordu. Ve köyde yaşayanlar tarafından göz hapsinde tutuluyordu. Kulübesine, Pernille Mosensen adında Danimarkalı bir genç kızı götürdüğünü gördüklerinde herkesin yüreğini bir korku kapladı. Günlerden beri ilk kez köylerine Avrupalı bir kız gelmişti. Evet, şüphelerinde ne kadar haklı olduklarını anlamaları için fazla bir zaman geçmesi gerekmemişti…

Johor Bahru Hastanesi doktorlarının yaptığı ilk açıklamalara göre, Pernille Mosensen’in vücudunda “delici ve kesici bir alet”le açılmış yirmi yedi yara var. Kollarda ve bacaklarda, yüzde, boyunda, göğüslerde ve üreme organında boydan boya açılmış yaralar. Uzmanlar 9 şubatta yaptıkları basın açıklamasında bunun “patolojik bir vahşet” olduğunu söylediler.

Malezya’daki gazeteler bu olayı, bu cinayet çılgınlığını, genelde Malezyalıları etkileyen ve öldürücü delilik anlamına gelen “amok” olarak adlandırdılar bile.

Mersing’de bir gece kaldıktan sonra Reverdi, Malezya’nın en meşhur enstitüsüne, Ipoh Akıl Hastanesi’ne yollandı. Reverdi yakalandığı andan bu yana tek kelime söylemedi. Şoka girmiş gibi bir hali var. Doktorlara göre, bu, travma sonrası bir akıl durgunluğu ve fazla sürmeyecek. Acaba kendine geldikten sonra bütün yaptıklarını itiraf edecek mi? Yoksa kendini aklamaya mı çalışacak?

Limier‘nin yazı kurulunda yer alan biz gazeteciler, bu olaya ışık tutacak her şeyi araştırmaya söz verdik. Reverdi’nin tutuklanmasının ertesi günü ekibimiz Kuala Lumpur’a ulaştı ve Jacques Reverdi’nin izini sürmeye başladı. Onun yaşadığı, gittiği yerlere gitmek ve arkasında başka kayıplar, cinayetler var mı öğrenmek istiyoruz…

Bu satırları yazdığımız sırada, özel haber kaynaklarımızdan beklenmedik önemli ipuçları elde ettik. Gelecek sayımızda, bu uğursuz “dalgaların prensi”nin gizli yüzü hakkında çok daha fazla şey öğreneceksiniz.

Marc Dupeyrat
Limier‘nin Kuala Lumpur’daki
özel muhabiri

3

Marc Dupeyrat makalesinin son satırlarını yazarken gülümsedi.

Sözünü ettiği “ekip” sadece kendisinden oluşuyordu ve yaptığı yolculuk da 9. Bölge’den öteye geçmemişti. “Özel haber kaynakları”na gelince, Kuala Lumpur’da AFP muhabiri olarak çalışan birkaç eski dost ile Malezya gazetelerinden başka bir şey değildi. Elektronik posta kutusunu açtı, yazı işleri müdürü Verghens’in gözüyle birkaç satırı okudu, düzeltmeleri yaptı, sonra makalesini ek doküman olarak Verghens’in posta adresine ekledi. Dizüstü bilgisayarını bulduğu ilk telefon prizine taktı ve iletiyi yolladı.

Bilgisayarda veri dağıtım logosuna bakarken bir yandan da düşünüyordu. Gerçekler üzerinde yapılan bu küçük düzenlemeler, sıradan işlerdi. Le Limier bu tür şeylerle asla canını sıkmaz, fazla titiz davranmazdı. Zaten Verghens daima hep fazlasını isterdi: çok farklı alanlarda uzmanlaşmış olan dergisi, diğer gazete ve dergilerin hep önünde olmalıydı. Marc ise çoğunlukla sürekli rötar yapan bir uçak gibiydi…

Gerindi ve çevresini saran altın renkli parıltılarla süslü alacakaranlığı hayranlıkla seyretti: deri koltuklar ve cilalı bakır eşyalar. Birkaç yıldan beri Marc, Saint-Georges Meydanı’nın yakınlarındaki lüks bir otelin barını kendine mekân edinmişti. Bu barı seçmişti, çünkü atölyesine birkaç yüz metre uzaktaydı: İngiliz pub’larına has bu atmosferi seviyordu; kahve kokusunun sigara dumanına karıştığı, starların gelip her konuda röportaj verdiği bu atmosferi.

Yalnızken yazamıyordu. Eskiden de, fakülte yıllarında, hatta lisede okurken bile, ödevlerini, kompozisyonlarını hep gürültülü, espresso makinelerinden yayılan buhar bulutları arasında, tıklım tıkış dolu kafe köşelerinde yapardı. Tüm bunlar onun yazma korkusunun üstesinden gelmesini, çekingenliğini üstünden atmasını sağlıyordu. Ve böylece de kendi kendisiyle baş başa kalmamış oluyordu. Marc yalnızlıktan korkuyordu. Boş bir evde yaşamak onu zaten tedirgin ediyordu, her an bir yabancı içeri girip onu öldürebilirdi. Bir anda ürperdi; bir hava akımı sanki bütün vücudunu yaladı. Kırk dört yaşındaydı ve hâlâ bu çocuksu korkularıyla yaşıyordu.

Başka bir arzunuz?

Beyaz ceketli bir garson onu küçümser bakışlarla süzüyor, bir yandan da masasının üzerine serili belgelere, kâğıtlara bakıyordu.

Burası bir bar, Mösyö. Kütüphane değil.

Marc ceplerini karıştırdı ve birkaç bozukluktan başka bir şey bulamadı. Garson alaycı bir ses tonuyla ekledi:

Belki bir kahve? Yanında bir bardak suyla, ha?

Evet bir bardak suyla. Kesinlikle.

Garson çekip gitti. Marc avucundaki avrolara baktı. Paralar lambaların solgun ışığında parlıyor, onun malî durumunu kısaca özetliyordu. Hızla kenarda köşede parası olup olmadığını düşündü; yoktu. Ne bankada ne de başka bir yerde. Bu duruma nasıl gelmişti? Yaklaşık on yıl önce, Paris’in en iyi ücret alan röportaj muhabirlerinden biriydi.

Bozukluklardan birini masanın üstüne dikey olarak koydu ve bir fiske darbesiyle döndürdü. Paranın bu fır dönüşü ona, kendi hayatını bir Film şeridi gibi perdeye yansıtan bir büyülü feneri anımsattı. Bu filmin adı ne olmalıydı? Birkaç saniye düşündü, sonra kararını verdi: “Bir Saplantının Portresi”.

Cinayet saplantısı.

.

Her şey masumca başlamıştı.

Piyanoyla. Yeniyetmelik dönemi boyunca, Marc’ın hep bir inancı vardı. Hayatı bir partisyon gibi düzenlenmiş olmalıydı. Lisede müzik sınıfı. Paris Konservatuvarı. Resitaller ve CD kayıtları. Piyanist Marc, aynı zamanda da pragmatik olmak istiyordu. Her türlü tumturaktan uzak duruyor, romantizmi reddediyordu. Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Çeşitlemeleri‘ni çalarken asla pedal kullanmıyor, kontrpuanların matematiksel özelliğini iyice vurguluyordu. Chopin’i yorumlarken sol elinin rubatosunu asla abartmamaya, suda ilerleyen eski bir tekne gibi parçanın baş-kıç vurmasını engellemeye çaba gösteriyordu. Ve Rahmaninov’la mücadele ettiğinde de, iki zamanlı melodiyi sol elinin üçlü salınımlarıyla gergin ve doğru bir kesinlikle yorumlamayı seviyordu.

Tüm gerçekler ve doğrular parmaklarının altından hızla akıp gidiyordu. Yazgısında en küçük bir yanlış notanın olabileceğine ihtimal vermiyordu. Ama ansızın karşısına çıkıverdi o yanlış nota. 1975 ilkbaharında, hem de büyük bir yıkımla. Lise yıllarını birlikte geçirdiği, en iyi arkadaşı d’Amico’nun ölümü hayatını altüst etti. Marc bu olayı kafasında hep reddetti. Komaya girdi ve altı gün sonra kendine geldi. Uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordu. Ne cesedi buluşunu ne de bu olayın öncesindeki birkaç saati.

Bu olayın sadece hayatını altüst etmekle kalmadığını anlamakta gecikmedi. Yaşadığı bu dramın onun üzerinde karanlık ve yoldan çıkarıcı bir etkisi oldu. Müziğe bakışı, algılayışı değişti. Piyanonun önüne oturduğunda artık büyük bir huzursuzluk duyuyor, bir bıkkınlık onu çalmaktan değil, ama parçayı içten bir duyarlılıkla yorumlamaktan alıkoyuyordu. İçindeki çatlak her geçen gün biraz daha büyüyordu. Tüm umutları birer birer yok olmuştu. Konservatuvar, yarışmalar, resitaller… Anne ve babasına hiçbir şey söylememişti, bilincini kaybettiği günden bu yana onu takip eden psikiyatrına da. Müzik bakaloryasını şöyle böyle de olsa vermişti. Ama makine bozulmuştu bir kere. Diğer virtüözlerle arasında bir fark yaratabileceğine dair en ufak umudu kalmamıştı; büyük yorumcuların dünyasına ne verebilirdi ki artık. Tutunacak bir dal bulmalıydı, edebiyatı seçti ve Sorbonne’a kaydını yaptırdı.

Annesi ile babası öldüğünde master yapıyordu. Darbe üstüne darbe. İkisi de aynı şekilde kanserden ölmüştü. Yaşadığı travmanın hâlâ etkisinde olan Marc, duyarlılığını kaybetmiş, hisleri körelmiş bir halde bu trajediyi uzaktan izledi. Aslında, Nanterre’li bu iki eczacıya hiçbir zaman fazla bağlanmamıştı, hayattayken onun tutkularını, heyecanlarını asla anlamamışlardı. Bu çifti, yani annesi ile babasını hep bir tomar paraya tutturulmuş bir çift ataşa benzetmişti. Onun hiçbir çıkar gütmeyen müzisyen hayalleriyle bağdaşmıyorlardı. Marc’ın bir de kız kardeşi vardı, anne ve babasıyla aynı küçük burjuva modeliydi, eczanenin başına geçmek için sabırsızlanıyordu. Bir atlama taşı, para basan bir darphaneydi eczane onun gözünde.

Marc master tezini bitirdi: “Apuleius ve Metamorphoses”, sonra iş aramaya başladı. Büyük bir özenle curriculum vitae‘sini yazdı. İçine mesajlar koyduğu şişeyi denize atan bir kazazedeyi andırıyordu. Çağdaş iş dünyasında yeniplatoncu şairler konusunda uzman birini kim işe almak isterdi? Kalemini kullanabileceği bütün alanlardaki işlere başvurmuştu: gazetecilik, reklamcılık, yayıncılık… Aslında tüm bunların onun için bir anlamı yoktu: hâlâ yarası acıyordu. Piyanosundan vazgeçmişti.

Mucize gerçekleşti. Yerel bir gazete ona olumlu cevap verdi. Bu, Nîmes’de faaliyet gösteren, sıradan, basit bir gazeteydi, ama yazdığı için ona para ödeyeceklerdi, önemli olan da buydu! Kendini yeni mesleğine adadı. Güney Fransa onun tutkusu haline geldi ve bu bölge için söylenen övgü dolu sözlerin hepsinin gerçek olduğunu keşfetti. Güneş, altın sarısı ovalar, lavantanın ve biberiyenin pastel renkleri. Her duygu, onun için çarşafların arasına konulan küçük lavanta torbalarından biriydi sanki. Kokular onun içine, ruhuna nüfuz ediyor; içten ve yumuşak bir tatlılıkla varlığının kıvrımlarının arasında dolaşıyordu.

Yıllar geçti. Mesleğinde ilerledi, iyi kazanıyordu. Aile eczanesindeki hissesini kız kardeşine sattı ve Sommiéres yakınlarında bir ev satın aldı. Orada bir arkadaş çevresi de edinmişti, alışıldık bir çevre, “nişanlı” çiftlerden oluşan bir grup. Otuz yaşındaydı, Gard’da yaşayan o gençlerden biri haline gelmişti. Arkadaşının, d’Amico’nun dramı sanki çok gerilerde kalmıştı, hayatında tek bir amaç vardı artık: yazmak; o günlerde bir roman taslağı üzerinde çalışıyordu. Her sabah “büyük eserini” yazmak için erkenden kalkıyordu. Ama her şeyden önemlisi, hemen hiçbir rahatsızlığı kalmamıştı. Nîmes’deki bir psikiyatrla görüşmeye devam ediyordu, kabusları azalmıştı. Kırmızılık, kafasının içini kaplayan bu kırmızılık, uyandığında sabahın ışıklarıyla birlikte koyuluğunu yitiriyor, kayboluyordu.

Ama bu kez de, yeni bir zehir hayatına nüfuz ediyordu: monotonluk. Yaşamını bir çember gibi saran alışkanlıklar onu boğacak kadar sıkmaya başlamıştı. Her geçen gün biraz daha bunalıyordu. Gitgide geç kalkmaya başlamıştı, sabah toplantılarına ucu ucuna yetişiyordu. Akşamları, bütün gün eşek gibi çalıştığını bahane ederek televizyonu açıp karşısına geçiyordu. Yavaş yavaş iş hayatının küçük ama yoğun uğraşıları onun yazarlık hayallerine baskın çıktı. Çok yemek yiyordu, kilo almaya başladı, hareketsizlikten hoşlanıyordu. Bir ara piyanosunun başına bile geçti, ama istemeye istemeye.

İşte tam bu dönemde ona rastladı.

Önce onu görmedi. Tıpkı psikolojik testlerde kullanılan, ama oynanması imkânsız iskambil kâğıtları gibi: kırmızı renkli maça ası, siyah renkli karo onlusu içeren bir deste iskambil kâğıdı. Hasta nasıl bunun farkına varmaz, normal oyun kâğıdı sanırsa, Marc da Sophie’yi alışıldık görüntünün bir parçası olarak algıladı ve onun farklı yanlarının ayırdına varmadı.

“Siyah Kan” için 2 yanıt

  1. Bu kitabı okuyalı bir kaç ay oldu ve ben hala ethisi altındayım. Hayatımda okuduğum en güzel kitaplar arasında yer alıyor. Mutlakaa okunması gerken bir kitap bence. Kitapta kan o kadar çok geçiyorki mide bulandırıcı olabiliyor. Kan görmeye dayanamayanlar okumayabilir diye düşünüyorum ayrıca bu kitap korkaklara göre değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSiyah Kan
  • Sayfa Sayısı432
  • YazarJean-Christophe Grangé
  • ÇevirmenŞevket Deniz
  • ISBN9789759914332
  • Boyutlar, Kapak14x23, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Kitap / 2007

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur